TARİH NEDİR? NASIL BİR TARİH ÖĞRETİMİ?

1. TÂRİH NEDİR?

Târih üzerine yazılan yazıların çoğunda, “târih nedir” sorusu sık sık yer alır. Biz böyle bir soru sorup, buna bir takım anlaşılmaz cevaplar bulmaya gi­rişmeden, bir çok tarihçinin veya târih felsefecisinin ‘târih şudur’, ‘târih budur’ yollu düşüncelerini aktarmaya kalkışmadan, böyle bir soruya kendimizce cevap oluşturabileceğini düşündüğümüz şahsî fikrimizi kestirmeden söyle­mek isteriz: Târih, bizce hafızadır. Bunu millî hafıza ve beşerî veya cihan-şümûl hafıza diye ikiye ayırmak mümkündür. Tek bir milleti dikkate alıyorsak, millî hafızadan; millet ayırımı yapmadan bütün insanlığı hesaba katıyorsak, beşerî veya cihan-şümûl hafızadan söz ediyoruz demektir. Bu bakımdan, dünyâda ne kadar millet varsa, o kadar da hafıza var diyebiliriz. Fakat üzerinde yaşa­dığımız yerkürede bütün insanların -hangi coğrafyada, hangi mekânda ya­şarlarsa yaşasınlar-, bâzı farklılıklar gözlense bile, insan olmaktan kaynak­lanan ortak yönleri, benzer idrâkleri, benzer korku ve sevinçleri, İslâmî terminoloji ile benzer mebde’ ve me’âd anlayışları, benzer evren ve metafizik dü­şünceleri, bir çok bakımdan kesişen ortak hayat tarzları vardır. Bütün bun­lar, ortak bir hafızanın teşekkülünü mümkün kılar; öyleyse bu çerçevede bir de cihan-şümûl hafızadan söz edebiliriz. Parti, grup, dernek, futbol takımı gibi aidiyetlerin oluşturduğu ortak hafızayı ise bu değerlendirmenin dışında tu­tuyoruz.

Hafıza geçmişle ilgilidir; diğer bir deyişle hafızamız geçmişte oluşur; bu, fert fert hepimiz için geçerlidir. Başka bir ifadeyle, her insanın bir hafızası vardır ve bu, dünyaya gelişimizden içinde bulunduğumuz ana veya idrak ettiğimiz yaşa kadar başımızdan geçenlerin, faili veya mef’ûlü olduğumuz fi­illerin tamamının hâsılasıdır; bunu kültürel kimliğimiz olarak da görebiliriz. Biz, insan olarak etimizin, kemiğimizin, kanımızın dışındaki varlığımızla büyük ölçüde bu hafızanın mahsulüyüz. Hâdiseler karşında gösterdiğimiz tepkilerin aldığı istikameti bu hafıza belirler. Fert olarak başka insanlara ba­kışımızı bu hafıza şekillendirir; sevgilerimizi, nefretlerimizi bu hafıza biçim­lendirir. Komşumuzu, köylümüzü, şehirlimizi, bir bütün olarak ülkemizin insanlarını, bu hafıza yardımıyla benimseriz veya iteriz. Eğer o insanlarla daha önce, yâni geçmişte şöyle veya böyle bir ilişki içerisinde bulunmamış, bir takım mekânları paylaşmamış, bâzı hâdiseleri ortaklaşa yaşamamış ol­saydık, diğer bir ifâdeyle, o insanlara karşı hafızamızda olumlu veya olumsuz herhangi bir kanaat oluşmasaydı, pek muhtemeldir ki, kendilerine karşı nötr durumda kalırdık. Sokakta daha önce tanıdığımız birisini görünce selamlaşırız; biraz hukukumuz varsa sohbet ederiz; aynı mahallenin sakini isek karşılıklı aile fertlerimizin durumunu sorarız; can-ciğer dost isek, geçmişte birlikte yaşadıklarımızı hatırlarız, hatıralarımızı paylaşırız. Karşılaştı­ğımız kimse ile olan ilişkimizin niteliği olumsuz bir arka-plâna sahipse, onu görmezden gelir, yolumuza devam ederiz.

Böyle bir geçmişi paylaşmadığımız kimseler, bizim için yok gibidirler. So­kakta yüzlerce insanla karşılaşırız, fakat hiç birini tanımayız; hiç biriyle se­lamlaşma ihtiyacı duymayız: hiç birisiyle sohbete girişmeyiz. Hatta bunu manasız buluruz; çünkü onlarla ortak bir geçmişimiz yoktur. Fizikî görünü­şün çekiciliği dolayısıyla gösterilen alâka ise, burada dikkati çekmek istedi­ğimiz konunun bütünüyle dışındadır.

Fakat ülkemizin dışına çıktığımız zaman, kendi ülkemizden bir insanla karşılaştığımız takdirde -ülkemizin hangi şehrinden olursa olsun- bir anda ona karşı yakınlık duyarız; onu akrabamız gibi görürüz. Bu duyguyu bize, yaşadığımız ortak geçmiş verir; onunla aynı vatanı, aynı gelenekleri, aynı kültürel değerleri paylaştığımızı hatırlarız, biliriz ve tavrımızı bu bilgimiz şekillendirir. Eğer, dünyamızın dışında başka bir dünya olsaydı ve oraya gitme imkânımız bulunsaydı, pek muhtemeldir ki, o dünyada karşılaştığı­mız kendi dünyalımızla da aynı şekilde ilgilenir ve onu kendimize yakın hissederdik. Bu hissi ortaya çıkaran da yine ortak bir mekânı ve ortak bir in­sanlık duygusunu paylaşmış olmamız keyfiyeti olurdu.

Demek ki hafızamız bir yönüyle millî, diğer yönüyle cihan-şümuldür. Millî hafızamız, bizim içinde yaşadığımız dünyadaki kimliğimizi şekillendirir ve diğer milletlerle olan ilişkilerimizin niteliğini etkiler. Türk milleti olarak bizle­rin Ruslara, İngilizlere, Fransızlara, Almanlara, Rumlara, Bulgarlara, Çinli­lere, Araplara, İranlılara veya başka bir millete bakışımızı da yine bu hafıza şekillendirir. Bu bakışı etkileyen şey de yine onlarla geçmişte yaşadığımız ilişkilerin niteliğidir. Nitekim bir İngiliz’e karşı duyduğumuz hislerin aynı­sını bir Kongoluya karşı duymayız; Şili’li birisine bakışımızla, bir Rus’a ba­kışımız aynı değildir. Bir Rum’un veya bir Ermeni’nin zihnimizde uyandır­dığı intiba ile bir İrlandalının uyandırdığı intiba farklıdır. Olumsuz fikirle­rimizin yoğun olduğu milletlerle aramızda geçmişte olumsuz hâdiseler cere­yan etmiştir. Eğer intibâlarımız olumlu ise, yine aynı şekilde, aramızda geç­mişte olumlu ilişkiler yaşanmış demektir. Fakat geçmişte hiçbir şekilde ilişki kurmadığımız bir milletin ferdi ile yüz yüze gelirsek, pek muhtemeldir ki, ilk intibâlarımız olumlu veya olumsuz duyguların ötesinde, nötr durumdadır. Onun hakkında zihnimizde bir kanaat oluşmaya başladıkça, duygularımız da değişir ve nötr durumumuz, olumlu veya olumsuz bir istikâmet alır.

Bu noktada, meselâ 1930’ların başında kurulmuş bulunan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni hatırlatabiliriz. Bu fakülte bünyesinde kurulmuş bulunan yabancı dillerle ilgili bölümler, hemen hemen istisnasız tarih içinde şu veya bu şekilde ilişki kurmuş olduğumuz, ittifaklar oluşturduğumuz ya­hut savaşlar yaptığımız milletlerle ilgilidirler. Bu fakülte bünyesinde meselâ bir Çin dili ve edebiyatı bölümü açılmıştır ama bir Malezya dili ve edebiyatı bölümü açılmamıştır; bir Rus dili ve edebiyatı bölümü vardır ama bir Nepal
dili ve edebiyatı bölümü yoktur. Bunun bir manası olmalıdır ve söz konusu
bölümlerin açılmasına karar verenler, hiç şüphesiz, böyle bir şuurla hareket
etmişlerdir.

Bu mülâhazalar, tarih hafızadır derken neyi kastettiğimizi anlatım! olma­lıdır. Çünkü tarihîn konusu, ilgi alanı ve malzemesi geçmiştir; o, geçmişte olup bitmiş, şu yahut bu şekilde hafızamızda yer etmiş şeyleri inceler. Bunların bir kısmı çok canlıdır; bir kısmı ise yaşadığımız andan geriye gittikçe silikleşir. Fakat onların silikleşmiş olmaları, hiç olmadıkları veya yaşanmadıkları manasına gelmez; onlar vardırlar; ne var ki, aramıza uzun bir zaman dilimi girmiş, zihnimizden izleri silinmiş veya hafızamızın en ücra köşelerine itil­mişlerdir. Bu durum, yani tarihîn ele aldığı konunun bize uzaklığı veya ya­kınlığı, bizim objektiflik yahut sübjektiflik durumumuzu etkiler. Hafıza­mızda canlılığını koruyan, bizi olumlu veya olumsuz, ama mutlaka etkile­yen olgular karşısında daha az objektif oluruz. Olgunun cereyan ettiği veya yaşandığı zaman dilimi bizden uzaklaştıkça, objektifliğimizin derecesi de ar­tar: Nitekim meselâ Osman Bey, Orhan Bey, Sultan Murat, Fatih, Yavuz veya Kanunî’ye bakışımızla, II. Abdülhamit’e yahut Vahdeddîn’e bakışımızın fark­lı olması, bu hükümdarların yaptıklarından ziyade, bize yakın bir dönemde ya­şamış olmalarıyla doğrudan ilgilidir. Abdülhamit veya Vahdeddîn, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde değil de, meselâ XV. veya XVI. asırlar­da yaşamış şahsiyetler olsalardı, pek muhtemeldir ki, kendilerine karşı besle­nen hislerin niteliği de bugünkünden çok farklı olacaktı.

Şu hâlde bizler, aynı zamanda hafızamızın doğrudan etkisi altındayız. Bu durum, sıradan insan için de, meslek olarak kendisine tarihî seçmiş insanlar için de geçerlidir. Dolayısıyla, bugün ülkemizde tarihle ilgili yaşanan sıkın­tıların, anlaşmazlıkların, farklı, hatta birbirine zıt bakış açılarının müşahede edilmesinin asıl sebebi de budur. Ve işte bunun için ilmî bir tarihçiliğin yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Çünkü ilim soğuk-kanlılık gerektirir; peşin hükümlerin ve kesin kanaatlerin ilimde yeri yoktur veya olmamalıdır. Bizi, hislerimizin esiri olmaktan kurtaracak yegâne yol, ilmî yaklaşımdır; zira ilmî yaklaşım, kendisine bir takım metodolojik vazgeçilmezleri rehber edinmek, bir takım prensiplere göre hareket etmek durumundadır. Ancak bu şekilde hafızamızın arka-plânında nelerin olup bittiğini ve bunların günümüzü ve bugünkü hayatımızı nasıl etkilediğini nispeten doğru anlama imkânını elde edebiliriz. Nispeten diyoruz; çünkü geçmişi, hafızamızın arka-plânında olup bitenlerin hepsini, bütün açıklığıyla, bütün yaşanmışlığıyla, olduğu gibi or­taya koymak, bizzat tarihîn bile üstesinden gelebileceği bir iş değildir.

Öyleyse tarihî, geçmişi, dolayısıyla hafızamızın arka-plânını oluşturan hâ­diseleri, yaşandıkları şekilleriyle görme veya tespit edebilme imkânından mahrumuz. Düne gidemeyiz; olguları, yaşandıkları halleriyle fotoğraflayamayız; bunların -bugün olduğu gibi- yaşanmış şekilleriyle filmlerini çeke­nleyiz. Bunu başarma imkânımız olsaydı bile, olguların faillerinin zihinle­rinden gerçekte nelerin geçtiğini tespit edemezdik. Biz dünü, dünün olgula­rını veya hâdiselerini, ancak bir takım verilerin yardımlarıyla anlamaya çalı­şırız. Ne var ki, bu veriler yüzyılların gerisinden seçile seçile, ayıklana ayık­lana bize ulaşmışlardır. Bize ulaşanların çoğu da, yine bizler gibi insanlar ta­rafından bırakılmışlardır. O insanların da duyguları, düşünceleri, hırsları, nefretleri, inançları, kültürleri, etkilendikleri kendi hafızaları vardı. Bir veri­nin çok eski devirlerden kalmış olması, onun mutlaka doğru, y anılmaz ve yanıltmaz olduğu manasına gelmez. Biz bugün nasıl yanılmak ve yanıltmak, etkilemek veya etkilenmek durumunda isek, dünküler de öyleydiler. Bugün bir tarihçi olarak bizlerin, sadece veriyi değil, onu bırakanın kişiliğini de öğ­renme ihtiyacı duymamız, bu yüzden değil midir?

Dünün bilgileri, prizmanın ışığı kırarak bize yansıtması gibi, zaman prizmasından kırılarak bize ulaşırlar. Dolayısıyla, hakikati tam olarak aksettirmezler. Bu durum, yazılı kaynaklar için bile böyledir. Onları kaleme alan­lar, kendi tercihlerine göre hareket etmişlerdir. Bugün, dünü anlamak açı­sından bizim için çok mühim görülen bazı bilgiler, bize bilgi aktaranlar için hiç de dikkate değer bulunmamış ve eserlerine yansıtılmamış olabilirler. Do­layısıyla geçmişin bütün bilgilerine ulaşma imkânını hiçbir zaman bulamayız. Öyleyse, ele aldığımız tarihî bir konuyu veya olguyu ne kadar bol veriyle değerlendirmeye çalışırsak çalışalım, onların hakikatlerine yine de matematik kesinliğiyle vâkıf olamayız. Tarihî bilgi olarak inşa edip sunduğumuz geç­miş, o geçmişin bizzat kendisi değil, bizim bilgilerimizin, tahlillerimizin ve yorumlarımızın oluşturduğu izafî bir geçmiştir. Söz konusu verilerin ışığın­da yeniden inşa etmeye çalıştığımız geçmiş veya olgu, her ne kadar bir takım vesikaların ve bilgilerin üzerine oturtulmuş olsa bile, yine de bizim şahsî bilgimizin, kabiliyetimizin ve yorumumuzun ürünü olmaktan kurtulamaz. Çünkü söz konusu vesikalar veya bilgiler, bizatihi konuşmamakta, onları bizler konuşturmaya, konuştuklarını anlamaya ve anladıklarımızı anlatma­ya çalışmaktayız. Bu husustaki başarımız, kim olursak olalım, ne kadar büyük tarihçi sıfatı taşırsak taşıyalım, her vakit tartışmaya açıktır. Zira araştır­malarımız ve incelemelerimiz sonunda ortaya koyduğumuz çalışmamız, dayandığı kaynaklar ne olursa olsun, yine de bizim eserimizdir; bizim düşün­celerimizi, bizim bakış açımızı ve bir bakıma bizi yansıtır; mutlak hakikatin kendisini değil.

Şu hâlde, sosyal bilimlerin tamamında olduğu gibi, tarih ilminde de mutlak hakikate ulaşmak söz konusu değildir; bu alanda hiçbir zaman iki kere ikinin dört ettiği iddia edilemez. Eğer öyle olsaydı, daha önce defalarca çalışılmış, araştırılıp incelenmiş bir konu, bir kez daha başka birisi tarafından incelenmezdi. Meselâ, İstanbul’un fethiyle ilgili bir eser hazırlanır ve dosya kapatı­lırdı; bir daha aynı konuya tekrar dönülmezdi. Oysa hiç de öyle yapmıyo­ruz; tarihî bir olguyu tekrar tekrar masaya yatırmaktan vazgeçmiyoruz. Çün­kü geçen her yıl, her ay ve hatta her gün, daha önce defalarca çalışılmış bir konuyla ilgili olarak bize yeni bilgilere ulaşma, dolayısıyla konuyu bir kez de bu bilgilerin ışığında ele alma imkânı sunmaktadır.

Demek ki, tarih söz konusu olduğunda gerçekten çok kaygan bir zeminde yürümekteyiz. Bu zeminde yürümenin metodunu ve araçlarını iyi bilmek mecburiyetindeyiz. Eğer bu metodu ve araçları iyi kullanmasını bilmiyor­sak, hem kendimizi, hem de okuyucumuzu yanıltmaktan kurtulamayız.

2. TÂRİH NİÇİN ÇALIŞILIR, NİÇİN GEREKLİDİR?

Yazımızın başlığında “tarih niçin çalışılır” şeklinde bir sorunun sorulduğu gözlerden kaçmamış olmalıdır. Bizler tarihçi olma iddiâsındayız; bunu sırf meşgale olsun diye mi yapıyoruz; sâdece geçmişten hikâyeler nakletmek, in­sanlara hoşça vakit geçirtmek düşüncesiyle mi emek sarf ediyoruz; tozlu ar­şiv ve kütüphane köşelerini arşınlamayı gerçekten çok mu seviyoruz; ken­dimizi tatmin etmekle mi vakit geçiriyoruz?…

Yüz yıl öncesinden günümüze kadar zaman zaman tartışma konusu edi­len bir husus vardır: Sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir? Aynı so­ruyu tarih için de sormak pekâlâ mümkündür: Fakat böyle bir soru, bize, ta­vuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan suâli kadar mânâsız gel­mektedir. Çünkü çalışmalarımızın neticesi olarak ortaya koyduğumuz ese­rimiz, topluma sunulmayacaksa, ne işe yarayacaktır?

Öyleyse niçin tarih çalışıyoruz ve niçin tarihle ilgileniyoruz? Yukarıda sergilenen mülâhazalar bir kere daha gözden geçirilirse, bu sorunun cevabının, aslında çoktan verilmiş olduğu görülür. Dikkati çekeceği üzere, defa­larca hafıza kelimesi kullanıldı. Evet, tarih hafızadır. Fert fert hepimizin hafıza­sıdır, bir bütün olarak cemiyetin tamamının hafızasıdır. Fert olarak eğer hafı­zamızı kaybetmiş olsaydık, kendimizi nasıl hissederdik? Annemizi, baba mızı, yakın cedlerimizi tanımasaydık; bugün bulunduğumuz yere nasıl geldiğimizi bilmeseydik, acaba nasıl bir ruh haleti içinde olurduk? Son derece eminiz ki kendimizi iyi hissetmezdik. Ruh sağlımız bozulurdu; hatta ken­dimizle kavgalı duruma düşerdik; başka bir ifadeyle istikametimizi kaybe­derdik… Tarihî hafızasını kaybeden veya problemli bir tarihî hafızaya sahip olan milletler de aynı duruma düşerler. Dolayısıyla, ruh ve beden sağlığımı­zın devamı kadar, sosyal sağlığımızın devamı için de sağlıklı bir hafızaya sa­hip olmalıyız.

Fakat bugünkü tarih eğitimimizin bunun farkında olduğu pek söylene­mez. Bunu, eğitim çağındaki gençlerimizin tarihle ilgili düşüncelerini sor­guladığımız vakit açıkça görürüz. Gençlerimizin büyük bir ekseriyetinin tarihî pek de sevmedikleri sır değildir. Bunda, bizzat tarih anlayışımızın veya tarih olarak onlara vermeye çalıştığımız bilgilerin niteliğinin de payı olmalı­dır. Çünkü tarih deyince, gençlerimizin ekseriyetinin savaşları, antlaşmaları, antlaşma tarihlerini ve maddelerini, hükümdarların hayat hikâyelerini ve benzeri konularını anladıklarını görürüz. Oysa bütün bunlar tarihîn teferruat bilgi­leri olmak durumundadır. Tarih bunlar veya en azından bunlardan ibaret değildir; tarih aynı zamanda bir vizyondur; bir şuur hâline ulaşma ameliyesidir; bulunduğumuz noktanın neresi olduğunu idrâktir; kişinin bizzat kendi varlığının farkına varmasıdır; çevremizde nelerin olup bittiğini ve bunların ne mânâya geldiğini kavramaktır.

Bugün Türkiye’de olup bitenlerin; kavga konusu hâline gelen, milletimi­zin fertlerinin üzerinde fikir-birliği tesis etmekte zorlandıkları ihtilaflı ko­nuların; zaman zaman birbirimizi düşman bloklar gibi görmemize sebep olan tartışma noktalarının tamamını gözden geçirdiğimizde, bunların hemen hemen hepsinin günümüze dünden intikal ettiğini görürüz. O hâlde, sırtı­mızda tarihten intikâl eden çok ağır bir yük taşıyoruz demektir. Bu yükün gerçek niteliğini bilmediğimiz için de, millet olarak birbirimizle kavga edip duruyoruz. Ekonomik problemler dolayısıyla kavga çıkarıldığını görüyor muyuz? Geçim sıkıntıları yüzünden birbirimize girdiğimiz varit midir? Tıbbî bir mesele yüzünden sokaklara dökülüyor muyuz? Bir matematik probleminin çözümü sırasında farklı yollar ve metotlar takip ettiğimiz için kavga çıkarıyor muyuz?… Elbette hayır. Dikkat edelim: Sosyal hayatımızda gerginliklere sebep olan bütün ihtilaflı noktalar, sosyal bilimlerin ilgi alanla­rına giren konulardır; dindir, laikliktir, rejim meselesidir, çağdaşlaşmadır, Batılılaşmadır, dünyaya bakış açılarımızdır, yaşanan sıkıntılara farklı göz­lüklerle bakma alışkanlıklarımızdır… Bunların tamamı, bize dünden intikal etmiştir; dolayısıyla doğrudan tarihîn ilgi alanında bulunmaktadır.

Bütün bu gerginliklerin sebebi, bizce tektir ve oda sağlıklı bir sosyal hafızaya, tarih bilgisine ve şuuruna sahip olmayışımızdır. Diğer bir deyişle, zih­nimiz karışıktır. Yaşanan sıkıntıların çevresinde odaklandığı ihtilâf noktala­rının geçmişini bilmiyoruz; üzerinde asgarî bir fikir birliği oluşturamadığı­mız konuların nasıl bir tarihî arka plâna sahip olduğu hususunda yeterli malumatımız bulunmuyor. Kavgalarımızın temelini teşkil eden meselelerin bizzat kendileri hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Tartışmalarda kullan­dığımız terimlerin hakikî manalarından bile habersiziz… Bütün bunları bir takım çekici sloganların hazır kalıpları içinde anlamaya, yorumlamaya ve ar­dından tavır almaya kalkışıyoruz.

Meselâ, din ve bilhassa İslâm söz konusu olduğunda, okumuşlarımızın bü­yük bir ekseriyetinin onun hakkında ne kadar bilgisiz olduğunu açıkça görü­rüz. İslâm’ın fert ve cemiyet için gerçekte neleri öngördüğü çoğumuzun meç­hulüdür; sosyal hayatımızı, rejimimizi ve günlük yaşantımızı tahrip edeceğini zannettiğimiz İslâmî verilerin, bunu nasıl yapacağını gerçekten bildiğimiz söylenemez. Kişi, bilmediğinin düşmanıdır; dolayısıyla da tartışmalarımızı ge­tirip içkiye, kumara, faize, örtünmeye veya açılmaya, çok evliliğe, haram-helâl telâkkilerine bağlama kolaycılığından kurtulamıyoruz; diğer bir deyişle İslâm denince sadece bunları anlama eğilimindeyiz. Bu kolaycılığın bizzat İslâm’ı anlamama, tanımama, onun tarihîni ve kültürünü bilmeme olduğunu aklımı­zın ucuna bile getiremiyoruz. İslâm’ın bunlar veya en azından bunlardan iba­ret olmadığını; bütün bunların belki de teferruattan ibaret şeyler olduğunu fark edemiyoruz. Onun sunduğu gerçek vizyonun ne olduğunu anlamak is­temiyoruz veya en azından bu hususta zorlanıyoruz. Bizi geriye, karanlık de­virlere götüreceğini zannettiğimiz İslâmî vizyonun hangi unsurlarının buna yol açacağı sorusunu cevaplamaktan kaçmıyoruz. Bir takım basmakalıp fikir­lerin ve cevapların doğru olduğunu zannediyoruz…

Keza, yakın geçmişimizi oluşturan Osmanlılar hakkındaki düşünceleri­miz de farklı değildir; Osmanlı dönemi denince, zihnimizde kapkaranlık bir devir tahayyül etme eğilimindeyiz. Bir despotun milletimizi yüzyıllar bo­yunca demir bir cenderenin içinde ezip un-ufak ettiğini zannediyoruz. O dönemde zulümden, adaletsizlikten, haksızlıktan, baskıdan, hoşgörüsüz­lükten, farklı fikirlere tahammülsüzlükten, insanları zorla bir kalıba sok­maya çalışma uygulamalarından başka bir şey olmadığını düşünüyoruz…

Oysa bütün bu düşünceler sâdece bizim düşüncelerimizdir; bize öyle ol­duğu yönünde empoze edilen düşüncelerdir; deyim yerinde ise, beynimizin spekülatif propagandalarla yıkandığının farkında bile değiliz. Tabiatıyla, bu propagandalara kolayca teslim olmamızın tek sebebi de tarihî cehaletimizdir; dünde gerçekten ne olup bittiğine dair sağlıklı bilgilerimizin bulunmayışıdır.

Bu yüzden de, neredeyse geçmişimizden, atalarımızdan utananlarımız vardır. İçimizde, atalarımızın Avrupa’nın ortalarına kadar gitmiş olmalarından utanç duymayanlar az değildir; İstanbul’u Bizans’ın elinden almamızı bir utanç vesilesi olarak görenlerimiz bile görülebilmektedir. Bugünkü Avrupa nezdindeki itibarımızın tarihîmiz, atalarımız, onların yaptıkları yüzünden olumsuz olduğunu düşünenlerimiz çoktur. Bu sebeple redd-i mirastan bile çekinmiyoruz. ‘Kusura bakmayın, bizden öncekiler öyle yapmışlar, ama biz­ler onlar değiliz; ne olur bizi affedin’ demekten başka bir mana taşımayan ve bugün her tarafta örnekleri bol bol görülebilecek olan davranışlarımızın, ta­vırlarımızın, aşağılık duygularımızın sebebi bir bakıma budur; tarihî cehaletimizdir; tarihte olup bitenlerin ne manaya geldiğini anlama ve yorumlama kabiliyetimizin bulunmayışıdır; hâdiseleri geniş bir bakış açısıyla değerlen­dirme bilgisine sahip olmayışımızdır.

Fen bilimleri alanlarında çalışanların büyük bir ekseriyetinin, muhteme­len mesleklerinin gereği olarak, daha ziyade meslekî bilgilerle donatıldıkları, bu sebeple de sosyal meseleleri tahlil ve değerlendirmede zorlandıkları dikkati çeker. Onların bu bilgi arka-plânları, kendilerini köşeli düşünmeye alıştırmış-tır; dolayısıyla içlerinde pek azının derinliğine bir din, tarih, felsefe, sosyo­loji, psikoloji, edebiyat, sanat ve estetik… Bilgisinin olduğu inkâr edilemez. Bu bilgi eksikliği ve ufuk darlığı, kendilerinin sosyal ve siyasî hâdiseleri yo­rumlamalarını zorlaştırmakta; bu tür hâdiseler karşısında, yetersiz bilgi sâikiyle ölçüsüz tepki gösterebilmektedirler. Nitekim şu son zamanlarda ce­reyan eden bir takım hâdiselere gösterilen aşırı tepkilerin mühim bir kısmı­nın, bu bilgi eksizliğinden kaynaklandığı söylenebilir.

Tarih, en azından işte bu problemlerin çözümü için gereklidir. Ama çarpıtılmamış bir târihin rehberliğine ihtiyâcımız vardır; olanı olduğundan farklı, büyük veya küçük gösterme gayreti içinde bulunmayan bir târih anla­yışı bize rehberlik edebilir. İdeolojilerin peşin hükümlerine kurban edilme­miş bir tarihe muhtacız. Hâdiseleri, yaşanmışlıkları, teşekkül etmiş düşün­celeri bile bile, göz göre göre çarpıtmaya yeltenmeyen bir tarih vizyonu ge­rekmektedir. Zira hem düne, hem bugüne, hem de geleceğe ışık tutacak ye­gâne vâsıta, sâdece ve sâdece sağlam bir târih bilgisidir; çarpıtılmamış bir tâ­rih bilgisidir; târihî mecrasından saptırılmamış bir geçmiş bilgisidir.

Ünlü İngiliz tarihçisi A. Toynbee, tarihî hakikati tahrifi ahlâksızlık sayar: “Hakikati tahrif edip de suçsuz kalmak imkânsızdır. Hakikati tahrif etmek, fikir adamına yakışmayan bir hareket olduğu gibi, aynı zamanda politik bir ahlâksızlıktır da.” Biz, yaklaşık yüz elli küsur yıldır işte bu politik ahlâksızlığı yaşıyoruz. Kendi kabiliyetsizliklerimizi tarihîmizin sırtına yüklemeye, cehaletimizi bir tarafa iterek karanlığa yumruk savurmaya, dünümüzü mahkûm etmeye, atalarımızı suçlamaya ve böylece işin içinde sıyrılıp çıkmaya çalışıyoruz.

Oysa yeterince ve dürüstçe ulaşılıp, incelenip sunulmuş bir dün bilgisine sahip olsaydık, bugünkü fikir keşmekeşini, kafa karışıklığını ve zihin bula­nıklığını da yaşamayacaktık; ayaklarımızı daha sağlam yere basacaktık; kendimizden, tarihîmizden, atalarımızdan, öz medeniyetimizden utanmayacaktık; dolayısıyla, şu öldürücü aşağılık duygusunu da yaşamayacaktık. Kendimize güvenimiz olacaktı; ne yaptığımızı, nereden gelip nereye gittiği­mizi, tarihî misyonumuzu, medeniyetimizin manasını ve istikametini bilmiş olacaktık; kısaca zihnimiz daha duru, daha sakin ve daha rahat olacaktı.

Bu bakımdan tarihî biz, sadece dünün bilgilerine ulaşma gayreti olarak görmüyoruz. Onu, aynı zamanda insanlarımıza sağlam bir geçmiş ve gele­cek vizyonu sunma gayretinin vasıtası olarak da telakki ediyoruz. Evet, tarih esas itibariyle objektif bilgiye ulaşma ameliyesidir; fakat mücerret objektif bilgi, hiçbir işimize yaramayacaksa, ne manası vardır? Bu bilgi, olduğu yer­de, olduğu gibi, çarpıtılmamış haliyle zaten duruyordu ve bundan da rahatsız değildi. Bizler, böyle bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmak istiyorsak, bir hedefi­miz de var demektir. Bu hedef, hiç şüphesiz, maziden atiye köklü ve sağlam köprüler oluşturmaktır. Yahya Kemal, “Kökü mazide olan atiyiz.” derken, hiç şüphesiz, bu noktaya işaret ediyordu.

Şu hâlde biz, aynı zamanda mazinin ürünleriyiz. Tarih sahnesindeki ye­rimizi bir anda almadık; kültürümüzü, maddî ve manevî değerlerimizi ak­şamdan sabaha oluşturmadık; düşünce dünyamız, kâinatı ve dünyayı idrak kültürümüz, bir anlık gayretin neticesi değildir. Bütün bunlar, uzun bir tarihî geçmişin içerisinde şekillenmiş, vücut bulmuş ve bize ulaşmıştır. Bu­günkü cemiyetimizin çalkantılar içinde bocalamasının bir sebebi de, kanaa­timizce dünle-bugün arasında sağlıklı köprüler kurulamaması, redd-i mirasın çıkar yol olarak görülmesi ve binlerce yıllık bir tarihî geçmişin, yüzyılı bul­mayan bir zaman dilimiyle sınırlanmaya kalkışılması olsa gerektir. Bilmek gerekir ki, toprağın derinliklerine kök salmış ağaçların azametleri, kökleri­nin çok derinlerde bulunmasından gelmektedir. Köksüz milletler, mevsimlik nebatlar gibidirler; hafif bir rüzgârla pekâlâ yerlerinden sökülüp, savrulup giderler. İşte bu sebepledir ki, Afrika’da çok yakın bir geçmişte istiklâllerini kazanmış olan devletlerin çoğunun kendileri için bir tarih icat etme ihtiyacı duyduklarını görüyoruz. Çünkü, bir cemiyetin ayakta kalabilmesi, varlığını sürdürebilmesi için hafızaya ihtiyâcı vardır; o hafıza da târihtir. Keza, yine bu ihtiyaç dolayısıyla değil midir ki, bugünkü Cumhuriyetimizin kurucuları, kendi mücadelelerine uygun bir tarih kurgulamak lüzumu duymuşlardır?

Târih gereklidir; çünkü, bugünkü varlığımızın meşruiyet temelleri orada bulunur. Yeter ki iyi bakmasını bilelim.

3. TARİH KİME BIRAKILMALIDIR?

Ne var ki, Türkiye’de en talihsiz ilim dallarından birisisinin tarih olduğu görülüyor. Eğer aynı nitelikte ikinci bir ilim dalı zikredecek olursak, bunun da din ve ilahiyat olduğunu söyleyebiliriz. Tarih için ilim kelimesini bilerek kullandık. Evet, tarih, gerçekten bir ilim dalıdır; ancak sosyal bilimlerin içeri­sinde yer alan bir ilim dalı. Dolayısıyla, hâdiseleri fen ve teknik bilimlerin metodolojisiyle, terimleriyle ve bakış açısıyla incelemek mecburiyetinde de­ğildir. Onu ve uğraştığı konuları -fen bilimlerinde olduğu gibi- ‘deney’e tâbi tutamayız; laboratuarlara sokamayız; incelediği konuları fen bilimlerinin test usulleriyle test edemeyiz. Pozitif bilimlerin metodolojisi ve bakış açısı, sosyal bilimlerin ilgi alanlarına giren konuların çözümünde ve anlaşılma­sında, sanıldığı gibi, bize pek de yardımcı olamaz. Zîrâ bunların farklı nite­likleri vardır; farklı kulvarlarda hareket ederler; dolayısıyla kendilerine has metodolojileri, terminolojileri ve bakış açıları olmak zorundadır ve vardır.

Tarihîn Türkiye’de en talihsiz ilim dallarından birisi olduğunu söyledik. Bu talihsizlik, hemen herkesin tarih üzerine fikir beyan etmesinden kaynak­lanır. Aynı durum din için de söz konusu edilebilir; ancak bu husus konu­muzun dışında kalmaktadır. Bu bakımdan diğer ilim dallarının büyük bir ekseriyeti tarihten daha şanslıdır. Tıbbî bir konuyu, mutlaka mütehassısına sorarsınız; fizik söz konusu olduğunda, yıllarca bu alanda çalışmış olanların fikirlerine itibar edersiniz; kimya ile ilgili bir problemle karşılaştığınızda, bu alanda fikir beyan etmeye yetecek kadar eğitim almış birisinin düşüncesine başvurursunuz.

Bu durum, sadece fen ve teknik bilimlerle de sınırlı değildir. Hukukî bir meselede, bir hukukçuya, en azından bir avukata müracaat ederiz. Siyaset bilimi söz konusu olduğunda da durum böyledir; muhatabınız şöyle veya böyle bir takım fikirler ileri sürse de, kendisi bile ileri sürdüğü fikirlerin doğruluğundan ekseriyetle emin değildir. Mimarlık için mimara, müzik için müzisyene, güzel sanatların şu veya bu alanıyla ilgili olarak, alanın müte­hassısına başvurduğumuz zaman doyurucu yahut ikna edici bir cevap ala­cağımızı düşünürüz…

Fakat tarih böyle midir? Türkiye’de tıpçı tarihle ilgili fikir beyan edebilir; sosyolog tarihçiden geri kalmak istemez; felsefeci tarihîn kendi çalışma alanı içinde bulunduğunu düşünür; hukukçu tarihçiliğe soyunur; hatta sokaktaki insanlar bile kendisinde potansiyel tarihçi gürü ve salâhiyeti görür. Deyim yerinde ise, hemen herkes, kendisinde tarihle ilgili fikir beyan etme; tarihî hâdiseleri inceleme, sorgulama, yorumlama ve hatta ciddî ciddî yayın yap­ma hakkı bulur.

Biz bir tarihçi olarak, tıbbî bir meselede fikir beyân etsek, pek muhtemel­dir ki, en hafif deyimle “haddini bilmezlikle” itham olunabiliriz; iktisat üze­rine teoriler üretmeye kalkışsak, istihza ile karşılaşırız; hukukî bir problemi çözme iddiasında bulunsak, “hukukçu musun” sorusuna muhatap oluruz; kimya ile ilgili iddialarda bulunsak, laboratuara girip ‘deney’ yapmaya yeltensek, kim bilir bu iddia ve hareketimiz “densizliğimize” yorulabilir. Dinî bir meselede mutlak görüş bildirmeye kalkışsak, kendini bilmezlikle itham olunabiliriz.

Ama konu tarih olunca, hemen herkes mütehassıs gibi davranır. Hatta bir takım kişiler, “tarih, tarihçilere bırakılamayacak kadar ciddî bir iştir” diyerek, çalışma alanımızı bütünüyle sahiplenmeye kalkışır. Evet târih, tarihçilere bı­rakılmayacak kadar ciddî bir iştir; ama vazifesini sâdece spekülasyon olarak gören; yazılarını ajitasyon malzemesi olarak kullanmaktan kaçınmayan; ça­lıştığı gazetenin patronunun ekonomik çıkarlarını koruyabilmek, dolayısıyla bundan kendisi de nemâlanmak için akı kara, karayı ak göstermekte tered­düt etmeyen; köşesinde hem savcılık, hem hâkimlik yapmayı mesleğinin in­celikleri gibi düşünen; bu uğurda tahrik, tezyif, jurnal, îmâ, işaret ve hattâ her türlü hakareti mubah sayan bir gazeteci târihle pekâlâ istediği gibi oyna­yabilir. Bir takım kânun maddelerinin köşeli kalıplarının dışına çıkamadığı; tek tercihinin ak ve kara, suçlu ve suçsuz; tevkif ve beraat ikilisinden ibaret olduğunu zannettiği; vazifesinin bütün insanları veya bir bütün olarak ce­miyetin tamamını aynı kalıba sokmak, bu kalıba girmeyenleri yahut gir­mekte direnenleri sakıncalı, sıra dışı ve yola getirilmesi gerekli zararlı unsur­lar olarak gördüğü için kendisinde “toplum” mühendisliği kudreti ve hakkı bulan bir takım hukukçular, bunun için tarihe el atabilirler. Bir cemiyetin onu oluşturan fertlerin sayısı kadar farklı karakter ve kişiliklerden oluştu­ğunu bilmediği için, üzerinde çalıştığı bedende karşılaştığı habis bir urun mutlaka sökülüp atılması gerektiği fikrinden başka bir çıkar yol düşünme­yen bir tabip, işine geldiği zaman tarihten, söz edebilir. Türkiye’de Türk mil­letinin nasıl bir sosyal hayat yaşadığını tetkik etmeden, onu Batı’da gelişti­rilmiş bir takım sosyoloji teorilerinin kalıplarıyla anlamaya, anlatmaya, açık­lamaya çalışan ve bu kalıplara uymayan durumlarla karşılaştığı zaman, mil­leti suçlamayı uzmanlık zanneden bir takım sosyologlar da tarihle dile­dikleri gibi flört edebilirler. Siyasetçisi, mülkiyelisi, Harbiyelisi, tiyatrocusu, sinemacısı, müzisyeni, aklınıza gelebilecek bütün meslek erbabı, size tarihten deliller sunabilir; iddiasını savunmak için tarihî verileri ikna aracı olarak kullanmayı; ona istediği manayı vermeyi, onu eğip bükmeyi ve istediği ka­lıba dökmeyi bir hak olarak görebilir. Fakat tarihçi tarihle uğraşamaz veya tarih, tarihçilere bırakılamayacak kadar ciddî bir iş oluverir!

Aynı mantıkla diğer ilim dalları için de benzer cümleler kurulabilir. Baş­ka bir ifadeyle, tarihîn dışındaki disiplinler için de, o ilimlerin, o ilimlerle uğraşanlara bırakılamayacak kadar ciddî işler olduğu ileri sürülebilir… Du­rum bu ise, bütün bu alanlarda eğitim veren kuruluşlara ne gerek var? Niçin tıp fakülteleri, hukuk fakülteleri; siyasî bilimler, ilahiyat, iktisat, diş hekim­liği, mühendislik fakülteleri; güzel sanatlar okulları, konservatuarlar… aça­rız? Mademki ihtisas diye bir mefhum tanımıyoruz; mademki eğitime, bil­giye, bir mesleğe ve onun gerekli bilgilerini edinmek için yıllarca dirsek çü­rütmenin kazandırdıklarına itibar etmiyoruz; öyleyse bu zahmetlere kat­lanmaya ne gerek var?

Bunu diyebiliyor muyuz? Sanırız, demiyoruz. Bedenî bir rahatsızlığımız varsa, aklımıza ilk gelen şey, bir hastaneye, bir doktora gitmektir. İyi ve es­tetik değer taşıyan bir bina yaptıracaksak, bir mimara başvurmak; kânunluk, mahkemelik bir problemimiz varsa, bir avukata danışmak; psikolojik sıkın­tılarımız varsa, bir psikologa görünmek; dişimiz ağrıyorsa, diş hekimine müracaat etmek; dinî bir cevap arıyorsak, bir müftüye veya bir ilâhiyatçıya danışmak… Aklımıza gelen ilk yol olur. Fakat tarihle ilgili bir konuyla kar­şılaşırsak, hiç çekinmeden mütalâa yürütürüz; hâdiseleri yorumlar, değer­lendirir, istediğimizi suçlu, istediğimizi suçsuz, istediğimizi hain, istediği­mizi kahraman ilân etmekte tereddüt göstermeyiz.

Ne var ki, tarih söz konusu olduğunda, hiç tereddüt etmeden fikir beyan edilir; meseleler derinliğine incelenmeden, kesin kanatlar ileri sürülebilir; hatta herkesin bunlara inanması istenebilir. Şu hâlde, Türkiye’de herkesin bir tarihî var demektir; fakat bu tarih gerçek tarihçinin ilgi alanına girmez. Çünkü gerçek tarihçinin ilgi alam, övme veya yerme, hain veya kahramanlar bulma; ak veya kara alanlar keşfetme; karanlık veya aydınlık çağlar arama; iyiler ve kötüler tespit etme gibi iki zıt kutup arasında bocalayan; insana birini veya di­ğerini tercih etmekten başka çıkar yol bırakmayan bir alan değildir.

Gerçek tarihçinin anladığı tarihîn çerçevesi önceden çizilmemiştir; vara­cağı netice başlangıçta birebir öngörülmemiştir; misyonu, belli bir düşünceyi veya görüşü doğrulamak veya yanlışlaşmak değildir; vazifesi ideolojilere geçmişten malzeme temin etmek veya onların meşrulaştırılması için dünden seçme veriler derlemek; ihtiyaçlara göre yazılmış reçetelere uygun kılıflar hazırlamak veya sadece arzularımızı tatmin edecek, hoşumuza gidecek, zevahiri kurtaracak bir takım bilgilere ulaşmak ve bunları taliplisine sunmak hiç değildir. Gerçek tarih, kollarında avunacağımız, hislerimizi tatmin ede­ceğimiz altın çağlar veya asr-ı saadetler keşfetmeye veya baş ağrıtacak alanları görmezden gelmek, bir daha bunların semtlerine uğramamak için, bu sakın­calı alanların sınırlarını çizmeye çalışmak da değildir. Gerçek tarih, geçmişte kahramanlar veya hainler bulmakla, münhasıran çatışan sınıflar belirle­mekle; faydalılar ve zararlılar kategorileri oluşturmakla; kısacası akları ve ka­raları tasnif edip sergilemekle uğraşmaz. Aksine gerçek tarih, olanı ve yaşa­nanı gücü yettiği, verilerin imkân verdiği ölçüde olduğu gibi, görebildiği ka­darıyla tespit etmeye, ortaya koymaya ve göstermeye çalışır.

Gerçek tarihçi de böyledir. O, görüşlerine ihtiyaç duyulduğunda başvu­rulan, kendisinden siyasî veya ideolojik maslahatlara uygun cevaplar iste­nen; caiz mi, değil mi formülasyonu içinde çalışması, bu çerçevede fetva ver­mesi arzulanan, tarihî verileri bir ideolojiyi desteklemek veya yerin dibine batırmak için kullanan kimse değildir. Hele hele şu veya bu ideolojinin adamı hiç değildir. Çünkü hangi türü olursa olsun, tarihçiyi tarihî hakikate ulaşmaktan alıkoyacak bir şey varsa, o da ideolojidir. İdeoloji, tarihçiliğe so­yunan insanı kör eder; tarihî verileri tahrif etmesine, ideolojisine uymayan durumlarla karşılaştığı zaman, onları eğip bükmesine ve ideolojisiyle uyum­lu hâle getirmesine veya en azından görmezden gelmesine sebep olur. Ta­rihçi, zihnini ve çalışma alanını temelsiz spekülasyonlara ve ideolojik manipülasyonlara kapatmak zorundadır. Gerçek tarihçinin vazifesi, tarihte kahramanlar veya hainler aramak da değildir. Ona, hâkim veya savcı rolü biçilemez. O, anlamak ve anlatmakla yükümlüdür. Onun, mümkün olan bü­tün imkânları kullanarak ortaya çıkardığı, anladığı ve anlattığı tarih bilgisi, hiç şüphesiz, kendisi dışındaki insanlar tarafından farklı anlaşılabilir, farklı maksatlar için kullanılabilir, farklı hedeflere ulaşmanın aracı hâline getirile­bilir. Fakat bu durumda artık sorumlu tarih ve tarihçi değildir; tarihçi vazi­fesini yapmış, ilminin gereklerine riayet ederek ulaştığını düşündüğü tarihî gerçekliği ortaya çıkarmış ve insanların istifadesine sunmuştur. Bu noktadan itibaren tarihçinin dışındaki herkes, kendi kabiliyetine ve müktesebatına gö­re, kendisine sunulan bilgiden istifade etmekte serbesttir; fakat artık, dü­şebileceği hataları tarihîn veya tarihçinin sırtına yüklemek hakkına sahip de­ğildir; bunlar kendisine aittir; kendi yorumlarıdır, kendi doğruları veya yan­lışlarıdır; dolayısıyla sorumlu tarih veya tarihçi değildir.

Bu noktada şöyle bir muhtemel soru akla gelebilir: “O hâlde, tarihle ilgili olarak sadece tarihçiler mi fikir beyan edecektir; başkalarının bu hususta araştırma, inceleme, konuşma ve yazma hakkı yok mudur?”

Böyle bir muhtemel soruya cevabımız şu olacaktır: Tarih, münhasıran akademik manada târihle meşgul olanların inhisarında değildir; herkes meş­gul olabilir; herkes araştırma, inceleme, tahlil ve değerlendirme hakkına sahiptir. Ancak, bunun için tarih disiplininin gerektirdiği ilmî metotlara riayet etmek şarttır. Kişi samimiyetle, “bu disiplinin gereklerini biliyorum ve onlara riayet ediyorum” diyebiliyorsa, onun elini-kolunu bağlamak gibi bir yetkiye sahip değiliz. Popüler niteliğinin de bulunması dolayısıyla, tarihe karşı gösterilen ilgi takdir edilebilir; ancak, bu çerçevede ortaya konulan ürünlerin, yazılan yazıların ilmî değil, popüler nitelikli oldukları en azından hissettirilmeli; varılan neticelerin kesin kanaatler ve tarih ilminin şu safhada tespit ettiği nihaî neticeler olmadığı okuyucuya ihsas ettirilmelidir. Aksi bir durum, hariçten gazel okumak olur.

Son olarak şunu da ilâve edelim: Tarihçi uzaydan gelmiş insan değildir; belirli bir cemiyet içinde doğmuş, büyümüş, eğitim almış ve içinde büyü­düğü cemiyetin inanç ve kültür kodlarıyla donanmıştır. Bu sebeple, ne ka­dar objektif olmaya çalışırsa çalışsın, içinde yaşadığı cemiyetin temel kültür ve inanç dinamiklerinin bütünüyle dışına çıkamaz; bu kültürün temel de­ğerleriyle görür, duyar, okur, anlar, tahlil ve yorumlarda bulunur. Ondan bütünüyle objektif olması beklenemez. Çünkü, sözünü ettiğimiz kültürel di­namikler, inançlar veya ideolojiler, üzerindeki bir palto gibi değildir; çalış­maya başlamadan önce, bunları çıkararak, bir torbaya dolduramaz, bir as­kıya asamaz veya bir gardıroba yerleştiremez. Biz, bir tarihçi olarak, İstan­bul’un Türkler tarafından almışını, “İstanbul’un fethi” olarak tanımlarız; umûmî olarak İslâm dünyâsının üyesi olan bir tarihçi de aynı ifâdeyi kulla­nır; fakat bir Yunanlı tarihçi, “İstanbul’un işgali” diyebilir; Batılı bir tarihçi, en hafif deyimle, “İstanbul’un düşüşü” ifâdesini kullanır. Tarih ilmi, tarih­çiye bu kadar bir sübjektiflik hakkını tanımak zorundadır ve kanaatimizce tanır. Bu şekilde kullanılan ifadeler, tarihçinin objektifliğine halel getiremez. Tarihçiden aksini beklemek, onun yetiştiği cemiyetin hem kendisine, hem de temel değerlerine ihanet etmesini istemek olur. Buna da kimsenin hakkı yok­tur. Objektifliğe halel getirecek davranış, hâdiseleri ve olguları bilerek ve is­teyerek olduğunun dışında yorumlamak; akı kara, karayı ak göstermeye çalışmak, yani tahrif etmektir. Böyle bir davranış ise, taammüden cinayet iş­lemekten farksızdır.