ATATÜRK VE ÇAĞDAŞ TÜRKİYE

Çağdaşlaşma, din kurallarının ruhani bir kurul içinde ya da onun kanalı ile uygulanması karşısında, Hıristiyanlık dışında Yahudilik, İslamlık ve öteki Asya dinlerinde olduğu gibi, bazı kuralların değişmez geleneksel kurallar oldukları ölçüde dinsel kurallar olduğu sanılan toplumlarda yalnız siyasa alanında değil, altın diş takmaktan ya da bisiklete binmeye kadar her alanda, değişmez kutsal kuralların sarsılması gibi daha kapsamlı bir sorundur.

Çağdaşlaşma konusunda asıl sorun kutsal sayılan alanın ekonomik, teknolojik siyasal, eğitsel, cinsel, bilgisel yaşam alanlarında daralması, etkisizleşmesi sorunudur.

Atatürk’ü gerçekten tanıyor muyuz, onu anlayabildik mi, özümseyebildik mi? Atatürk’ü özetlersek şu noktalar öne çıkar: 1919-1922 yılları arasında üç buçuk yıl süren, emperyalist güçlere karşı verilen çetin bağımsızlık savaşı…

Atatürk’ün devrini tamamlamış olduğuna inandığı, Osmanlı İmparatorluğu enkazı üzerinde yeni temellere dayanan Türkiye Cumhuriyetini kurmasının amacı “Çağdaş Uygarlık Düzeyine Ulaşması”na bağlamıştır.

Yaptığı devrimlerin amaçlarını irdelediğimizde, halkın tamamen modern ve uygar bir toplum haline getirilmesini sağlanmak vardır. Batı uygarlığını kastederek toplum, fikir ve ekonomik yaşamda kültüre sahip olmayı işaret etmiştir. Mustafa Kemal “Bütün ilim dallarının uygarlık yolunda bir meşale olarak elde tutulmasının gereğini” Cumhuriyetin 10. yılında 29 Ekim 1933’de yaptığı konuşmasında belirtmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ile Türk milletinin bir ve beraber olarak, azimle ve inançla verdiği büyük mücadelenin sonucudur. Bu mücadele başlamadan çok önce Mustafa Kemal, Türk milletinin onuruna en çok yakışanın kendi kendini yönetmesi olduğuna inanmıştır. Bu gerçeği dönemin kaynaklarına baktığımızda görebilmek hiçte zor değildir. Atatürk’ün çok genç yaşlardan itibaren Türk milleti için en uygun yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu düşüncesine inandığını görürüz. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesi… Saltanatın, padişahlığın ve halifeliğin kaldırılışı ve tarihin derinliklerine gömülüşü… ve bunları izleyen bir dizi inkılâp…

Hukuktan kadın haklarına, laiklikten kıyafete, dilin arındırılmasından çağdaş okullara kadar, toplumu toptan değiştirmeye yönelen ve tümüne Aydınlanma İnkılâbı adını verdiğimiz bu büyük hareketin anlamı nedir? Bu inkılâpların insanlık tarihindeki yeri nedir? Ortadoğu coğrafyasında ve İslam dünyasında ilk kez gerçekleşen bu büyük inkılâbı nasıl algılamalı, insanlık tarihinde nereye oturtmalı?.. Bu inkılâbın önderi Atatürk’ün düşünsel yapısının temelleri nedir? Şeklinde devam eden sorular mutlaka cevap bulmalıdır.

İnsanlık tarihinin son 220 yılında, toplumları yerinden sarsan üç büyük inkılâp oldu. Birincisi; 1789 Fransız Büyük İhtilali’dir. İkincisi, Rusya’da gerçekleştirilen 1917 Devrimi’dir. Üçüncüsü, İslam dünyasında ve gelişmekte olan üçüncü dünya ülkeleri evreninde, tüm Ortadoğu coğrafyasında bir benzeri olmayan Atatürk İnkılâbı, daha geniş deyimle Türk Aydınlanma İnkılâbı’dır. Cumhuriyet’in ilan edildiği tarih nedeniyle 1923 İhtilali dediğimiz Anadolu İhtilali ‘nin çok önemli iki unsuru vardır. Özetleyecek olursak, Birincisi; dünyanın en büyük devletlerine, egemenlerine, emperyalizme karşı bir ulusun topyekûn olanaklarını ortaya koyarak verdiği ulusal bağımsızlık savaşıdır. Esir alınmış, bütün toprakları paramparça edilerek vatanı dört bir yanından işgal edilmiş ve kuşatılmış bir ulusun direnişi, inanılmaz mücadelesi ve zafere ulaşmasıdır.

Bir ulusun en büyük emperyalist güçlere karşı direnmesinin ve onları yenmesinin olanaklı olduğunu, bağımsızlık savaşlarının mümkün olduğunu kanıtlayarak tarihe geçen büyük inkılâp. Bu nedenle, Asya’da, Afrika’da yaşayan mazlum uluslara bağımsızlık savaşlarında örnek olmuştur. Türk halkının vermiş olduğu Ulusal Kurtuluş Savaşı, hem bu savaş sırasında hem de sonraki yıllarda sömürge ya da bağımlı halklar tarafından büyük bir ilgiyle izlendi. Emperyalizmin yenileceğini kanıtlayan bu olay, bağımsızlık isteyen halkları ve önderlerini derinden etkiledi.

Bu etkilemenin coğrafyası çok geniş olmuştur. Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya kadar bütün üçüncü dünya ülkeleri Türk inkılâbından etkilendi. Örneğin Latin Amerika’daki bir düşünür, Jose Carlos Mariategui, daha 1924’te yayımladığı yapıtında ”Türk İnkılâbı’nın ilerici niteliğini” vurgulamıştı. Çin’deki Komintag Partisi ve lideri Sun Yat-Sen ve Hint bağımsızlık hareketine öncülük eden Gandi, Nehru gibi liderler Türkiye’den ve Atatürk’ten derin bir biçimde etkilenmişlerdi. Atatürk önderliğindeki bu Türk direnişi, bu bağımsızlık savaşı, kuşkusuz İslam ülkelerini de etkiledi. Bağımsızlık savaşı veren Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ve onun önderi Mustafa Kemal derin etkiler yarattı. Atatürk, bu bağımsızlık savaşının tüm mazlum ülkelere örnek olacağını biliyordu. Nutuk’ta ”Güneşin nasıl doğuşunu görüyorsam, mazlum milletlerin de bir bir doğuşunu bütün insanlık görecektir” diyordu.

İkinci unsura gelince, bu emperyalizme karşı kazanılan askeri başarıdan sonra ortaya konan bir dizi inkılâpdır. Aydınlanma İnkılâbı adını verdiğimiz, bir toplumun ortaçağ karanlığından kurtulup, çağdaş uygarlık düzeyine yükselmesinin savaşıdır. Bağımsızlık savaşı vererek emperyalizme karşı vatanını koruyan geri kalmış bir ulus, şimdi, tüm toplumun çağdaşlaşması için gerekli atılımları, gerekli inkılâpları yapabileceğini kanıtlıyordu. İşte bu inkılâpların adı Aydınlanma İnkılâplarıdır.  

Türkiye bağımsızlığını kazandıktan sonra ulusal ve laik ilkelere dayalı bir devlet kurma yolunda ilerledi. Bunun anlamı çok açık ve yalındır. Türkiye artık İslam dünyasının dinsel merkezi olmaktan çıkmak, din ve ümmet ilişkilerden vazgeçmek istencindedir. Sonuçta ise ümmet toplumundan bir ulus yaratılmıştır.

Aydınlanma Devrimi’nin, kurtuluştan sonraki basamakları çok özet olarak şöyledir:

Saltanat ve Padişahlığın kaldırılması son derece büyük ve etkileyici bir inkılâpdı. Ancak toplumda ve İslam âleminde büyük etki ya da şaşkınlık doğurmadı. Çünkü, son Osmanlı padişahı Vahidettin ve sarayı, ulusça verilen bağımsızlık savaşında bir takım zorlamalar nedeniyle bu mücadeleye karşı tavır almışlardır. Padişah ve İstanbul hükümeti ulusal direnişi örgütleyen Atatürk, Fevzi Çakmak, İnönü gibi liderleri idama mahkûm etmiş, Anadolu’da karşı isyanlar çıkarmış kendi varlığını yabancı devletlere, özellikle o günlerin en büyük emperyalist gücü İngiltere’ye bağlamıştı. Bu nedenle padişahlığın kaldırılışı sancısız gerçekleşti.

Başlı başına bir inkılâp olan halifeliğin kaldırılışı Mustafa Kemal’in ulus devlet kavramını derinden kavradığını gösteriyordu. Halifeliğin kaldırılışı sancılı olmuştur. Halifeciler, şeriatçılar Türk ulus devletini yıkmak, kemirmek için yıllardır verdikleri uğraşlarını sürdürüyorlar.

Laiklik, Halifeliğin kaldırılışının doğal uzantısıdır ve Cumhuriyet rejimini kurmanın, demokrasiye doğru ilerlemenin önkoşuludur. Laiklik inkılâbı, Mustafa Kemal’i ve Türk Aydınlanma İnkılâbı’nı en güçlü, en etkili düzeye ulaştırmıştır. Laiklik sadece Cumhuriyet rejiminin ilerlemesini değil, aynı zamanda kültür değişiminin gerçekleşmesini de sağlamıştır. Diğerleri; eğitim, hukuk, kadının sosyal ve siyasal haklara kavuşması, ortaçağlarda yaşayan bir toplum için inanılmaz derecede büyük atılımlardı. Türk İnkılâbı, bu etkilemeleri ve özellikleriyle üçüncü dünya için yeni bir model sunmaktaydı.

1923 Cumhuriyet İnkılâbı’nı yaratan Atatürk, insanlık tarihinde büyük bir ihtilali gerçekleştiren ve ulus devlet temelinde yepyeni bir cumhuriyet kuran lider olarak, tarihe geçmiştir. Saltanatın ve Halifeliğin kaldırılışı, Cumhuriyetin ilan edilmesi, öğretim birliğinin kabul edilmesi, Türk inkılâbının siyasal yönünü açıklıyordu. Artık sadece ”mutlak monarşi” yıkılmıyor; 700 yıllık din temellerine dayalı ”dinsel devlet” yıkılıyor ve yerine laik temellere dayalı yepyeni bir Cumhuriyet kuruluyordu.

Ülkesi dört yanından işgal edilmiş, devleti üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk iken küçülmüş, topraklarının çoğu elden çıkmış bir milleti yeniden canlandırmak, içinde bulunduğu kâbustan uyandırmak son derece önemli ve de zor bir iştir. Atatürk’ün başarısının ardında yatan sırrı Âfet İnan, her işte başarı sağlamayı prensip edinmek şeklinde yorumlar. Ona göre, Atatürk’te bu prensip, kaynağını “bilgi, bilim, vatan ve millet sevgisi”nden almaktadır. Âfet İnan, Atatürk’ün, bilgili ve muhakeme gücü olan insanlara değer verdiğini; zekânın bir insanı sadece geçici başarılara götüreceğini, halbuki bilgi ve aklın gücüyle elde edilen başarının sürekli olacağını belirttiğini ileri sürer. Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetin Doğuşu adlı kitabında Dietrich Gronau ise Atatürk’ün başarısının ardında yatan üç neden olduğunu söyler. Bunları sezgi gücü, dikkat ve hazırlık yapmaya büyük özen göstermek olarak sıralar. Atatürk’ün sahip olduğu inanılmaz gözlem gücünün ve hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamasının da altını çizer. Üzerinde durduğu bir başka nokta ise Atatürk’ün sarsılmaz bir özgüvene sahip olması, kendisine inanması, her durumda beklemeyi ve düşmanının sabrını tüketmek için zamandan yararlanmayı bilmesidir.

Atatürk’ün düşünce yapısını etkileyen olaylar, düşünürler, yazarlar ve kitaplar söz konusu olduğunda, onun salt bir olayın ya da bir düşünce akımının izleyicisi olmayıp, değişik görüş ve düşüncelerden kendisine özgü bir sentez çıkarmış olması dikkati çeker.

Mustafa Kemal tarihsel bir dönemeçte dünyaya geldi. 1789 Fransız İhtilali’nin yarattığı düşünceler insan hakları, eşitlik, adalet, özgürlük, bağımsızlık ve ulusçuluk gibi kavramlar artık Avrupa’da yer tutmuş, diğer ülkelerde de yayılıp etkisini arttırmaya başlamıştı. O sırada da Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve çöküşü de hızlanmıştı. Mustafa Kemal bu iki büyük olgunun gelgitleri arasında öğrencilik yıllarından başlayarak tüm bu gelişmeleri yaşamış, öğrenmiş ve düşünmüştü.

Atatürk’ün cumhuriyet düşüncesinin oluşmasında, gerek Batı’daki Fransız İnkılâbı, Rousseau, Montesquieu, gerek ülke içindeki Genç Türkler ve İttihat Terakki’nin etkileri yadsınamaz. Atatürk’teki cumhuriyet düşüncesi aslında daha Harbiye’de öğrenciyken oluşmaya başlamış ve aşama aşama 1923’te olgunlaşmıştı. Türkiye’de cumhuriyet, Atatürk’ün milli bir sır olarak yıllarca kalbinde sakladığı, uğrunda bütün hayatını fedaya hazır olduğu ve büyük mücadeleler neticesinde elde ettiği bir sonuçtur. “Türkiye’de cumhuriyetin ilanıyla kabine sistemine geçilirken, aynı zamanda devletin demokratikleşmesi ve ülkenin çağdaşlaşması yolunda büyük bir adım atılmış ve yapılacak olan inkılâplara ortam hazırlanmıştır.

Kişi özgürlüğü ve millet egemenliğine dayanan bir yönetim biçimi olan Cumhuriyeti ilân ederek Türk toplumunun siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik yapısına yeni bir şekil ve ruh veren Atatürk, bu yeni yapıyı koruyarak geliştirecek olan yeni nesilleri yetiştirecek millî, çağdaş, lâik ve demokratik bir eğitim sistemi kurmayı da ihmal etmemiştir.

Prof. Anıl Çeçen ‘in de belirttiği gibi ”Atatürk’te biçimlenen dünya görüşü; özgürlükçü, tam bağımsızlıkçı ve ulusal egemenliğe dayanan çağdaş ve uygar olmayı amaçlayan bir Cumhuriyet Türkiyesi’ydi.”

Prof. Dankwart A. Rustow , Türk inkılâbının gelişmesini ciddi olarak incelemiş ve bu konuda yapıtları olan bir siyasal bilimcidir. Rustow, Anadolu hareketinin sosyal ve siyasal temellerini doğru olarak çözümlemiş ve bu hareketin başından beri cumhuriyet ilkelerini ön plana aldığını belirtmişti. Rustow şöyle diyor: ”Mustafa Kemal, daha başından itibaren direniş hareketini padişahın dışında, padişahı dikkate almadan ve nihayet padişaha karşı örgütlemişti. Eskiden Osmanlı orduları din ve devlet uğruna savaşa girmişlerdi. Kemalist ordular ise vatan ve millet uğruna dövüşmekteydiler. Ağırlığın buraya kaymış olması, daha o zamandan cumhuriyete gidişin bir belirtisi sayılabilir.

Atatürk bu noktayı şöyle açıklıyor: ”Devlet yönetimini cumhuriyetten söz etmeksizin milli egemenlik esasları çerçevesinde her an cumhuriyete doğru yürüyen biçimde toplamaya çalışıyorduk.”

Mustafa Kemal, öğrenimi ve yaşamı boyunca tarihe büyük ilgi duydu. Tarih bilincinin oluşmasında Manastır Askeri Ortaokulu’nda tarih öğretmeni M. Tevfik Bilge ve Harp Okulu’nda tarih öğretmeni Necip Asım etkili oldular.

Akılcılık (rasyonalizm) ve olguculuk (pozitivizm) düşünceleri Atatürk’ün düşünsel gelişmesinde etkili olmuştur. Atatürk’te özelikle din konusunda, bireysel düşünmeyi temel almada, laiklik anlayışında akılcı görüşün tüm nitelikleri açık olarak görünür.  

Dr. Reşit Galip ‘le yapılan bir konuşmada Atatürk’ün şu sözleri onun akılcı ve pozitivist düşüncesini yansıtır. ”Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman hızla dönüyor. Böyle bir düyada asla değişmeyecek yargılar konulduğunu ileri sürmek usun ve bilimin gelişmesini yadsımak olur.”

Atatürk’ün şu ünlü sözü de onun ve Türk inkılâbının özünü ve olgucu yanını yansıtmaktadır: ”Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.” ”Türk ulusunun ilerleme ve uygarlık yolunda (…) yol göstericisi pozitivist bilimdir.” Atatürk, ”bilim” i her şeyin temeli, ”yaşam ve gücün nedeni” olarak görüyordu. ”Bilim” i laik olarak düşünüyordu. Çağdaşlaşma, uygarlık, Atatürk’ün temel amacıydı. Bunu şöyle dile getirir: ”Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır.”

Atatürk, en önemli inkılâbın ”düşünce inkılâbı” olduğu inancındaydı. Osmanlı yıkıntıları üzerine kurulan yeni Türkiye için bu yaşamsaldı. Yıkılması gereken birçok kalıp vardı. Bu nedenle de biçimsellikten çok yeni düşünce ve duyguların halka kazandırılmasını istiyordu. Bu bağlamda en önemli deyişi şöyledir: ”Beni görmek demek yüzümü görmek demek değildir. Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve duyuyorsanız bu yeter.” Atatürk’teki laiklik düşüncesinin temelleri ”akılcılık” düşüncesinde yatmaktadır. Atatürk’ün olaylara, tarihe, toplumsal düzene, bilimsel bakışı, gerçekçi tutumu, olayların üzerine korkusuz olarak gidişi, laik cumhuriyet rejiminin temellerinin atılmasını sağlamıştı.

Mustafa Kemal, 24.08.1925, Kastamonu’da yapmış olduğu bir konuşmada, « …Fikrimiz, zihniyetimiz medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Medeni olacağız. Bununla iftihar edeceğiz. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği şümul ve yükselmeye uyamadıklarından ne büyük felaketler, ne ıstıraplar içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve sonuç olarak son felaket çamuruna batışımız bundandır… » diyerek yapılması gerekenleri ifade etmiştir.

Atatürk kendisine, ”Halifelik kaldırılıyor, şeriat gidiyor, türbeler kapanıyor, şimdi ben ne olacağım” diye soran hocaya, çekinmeden, gerçekçi bir tutumla ”Adam olacaksın, hocam!” karşılığını veriyordu. Kendisinden halife olmasını isteyenlere, ”Hayır, cumhuriyet kurulacaktır” diyebiliyordu. Yanlış ve yıkım getiren düşünceler peşinden koşup büyük fetihlere girişmek isteyenlere ”Misak-ı Milli” yi gösteriyordu.

Bunlar, Atatürk’ün akılcılığının, inkılâpçılığının örnekleridir. Atatürk’ün laiklik anlayışında, tanrıtanımazlık değil, boş inançlardan arınma, akla bağlanma, vardır.

Onun laiklik anlayışında, – boş inançlardan arınmış – bilim ve tekniğin ışığıyla olgunlaşmış, dini kötüye kullananlara yer vermeyen bir yöntem vardır. Atatürk’ün aydınlanma hareketi, üç eski ve köhnemiş kurumun yıkılışıyla uygulamaya sokulmuştur. Saltanat yerine, cumhuriyet, hilafet yerine, çağdaşlık ve laiklik. Medrese yerine, çağdaş – bilime dayalı eğitim sistemi. Atatürk’ün Aydınlanma inkılâpları, aklın inançtan – bilimin dinden bağımsızlığı demektir. Bu Aydınlanma inkılâbı, ümmetten bir ulus; kuldan – vatandaş yaratmıştır.

Türk ulusu düşünce alanında usçu yönde, akılcı düzene yönlendirilmiştir. Kimi yayınlar Aydınlanma inkılâplarını İslam dininde yapılan bir reforma benzetmişlerdir Aydınlanma inkılâplarıyla aslında Doğu’ya özgü mistik, dogmalara dayanan skolastik düşünce yıkılıyor, akla dayalı, yapıcı, araştırıcı, eleştirici, yaratıcı ve olumlu düşünce sistemine geçiliyordu. Yerleşmiş, köhneleşmiş dogma ve inançların insanın kafası ve düşüncesi üzerindeki ipoteği kaldırılmakta, akılcı yol ve yöntemlerle, bilimin yol göstericiliği sağlanıyordu.

Atatürk’ün Batılılaşma getirdiğini sanırlar, oysa Atatürk’te Batılılaşma deyimi yoktu. Batılılaşma, ”belki bir zaman kesitinde en ileri teknolojiyi kullanan toplum düzeyi” biçiminde tanımlanabilirse de, Atatürk’ün amaçladığı toplum düzeyi ve özlemi ”laik, uygar ve gelişmiş bir toplum” olduğundan çağdaşlaşma deyimi daha uygun ve doğrudur.

Daha çağdaş, daha demokratik, laiklik ilkesinden ödün vermeyen, sanayileşmede, ekonomide ilerlemiş Türkiye, yürümesini sürdürmelidir. Türk Aydınlanma İnkılâbı, Batılı olmayan bir toplumda, kendi aydınlarının öncülüğünde, Batı’nın sıçraması yönünde bir sosyal değişme olabileceğini kanıtlamıştır. Atatürk’ün önderliğinde kazanılan büyük atılımların, büyük kazanımların geriye alınması, toplumun geriye döndürülmesi imkânsızdır. Akan ırmak geriye döndürülmez. Doğudan doğan güneşi, batıdan doğuramazsınız. Her şeye karşın Atatürk’ün armağanı laik Cumhuriyet ve Aydınlanma inkılâpları gelişerek yaşayacaktır.