Cumhuriyet’in Sosyal Kazanımları

Dünya tarihi göz önünde bulundurulduğunda Cumhuriyetimizin genç olduğu savunulabilir. Hele hele İkinci Dünya Savaşı sonrası çok partili sistemle birlikte ele aldığımızda bu yargımız kesinlik kazanır. Genç Cumhuriyetimiz 29 Ekim 1923’te “bir gece önce alınan kararla” ilan edilmişti. Ancak Cumhuriyet gibi halkın doğrudan veya yarı doğrudan yönetime katıldığı bir rejimin bir anda ortaya çıkamayacağı açıktır. Ülkemizde 29 Ekim 1923 öncesi Cumhuriyet sistemine yaklaşan rejim denemeleri olmuştur. Çok uluslu Osmanlı’nın I. ve II. Meşrutiyet idareleri beraberinde halkların egemenliğini de getirmişti. Ülkeyi tek başına olmasa da, halkın reyine başvurmadan yöneten padişahın yetkileri giderek sınırlandırılmıştı. Ta ki 1922’de Osmanlı saltanatının kaldırılışına dek. Ülkede ki iktidar mücadelesini nihayet başından beri milli iradenin hakimiyetini savunan, içerisinde çeşitli çatlaklarla birlikte Kurtuluş Savaşı’nın önder kadrosu kazanmıştı. Cumhuriyet idaresini idame ettiren Mustafa Kemal ve ekibi hürriyet atmosferinde ve pek çok acı içerisinde yetişmişlerdi. Saltanatın en sancılı günlerini yaşayan ve II. Meşrutiyet’i gören bu ekibin cumhuriyet sistemine geçmesi gayet doğaldır. Ama Cumhuriyet uzun ve zor günlerin ardından gelmiştir. Ne yazık ki algılayış ve genel kabul bunun tersi istikamettedir. Genel kabule göre Cumhuriyet kazanımlarını ilan edildikten hemen on-on beş yıl gibi kısa bir zamanda, daha doğrusu Atatürk’ün sağlığında elde etmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra ise Cumhuriyetin kazanımlarından geriye gidiş başlamış, karşı devrim güç kazanmıştır. Fakat bu kanaatin getirdiği temel sıkıntı Cumuriyetin o dönemde dondurulması olmaktadır. Şunu en başta söylemek gerekirse Atatürk’ün hayatı Cumhuriyet sistemi merkez olmak kaydıyla ekonomik, eğitim, sanayi ve birçok alanda çeşitli sistemleri denemekle, yani arayışla geçmişti. Atatürk sonrası da Cumhuriyet kazanımlarına devam etmiş ve bugünlere gelinmiştir.

 1923 Cumhuriyet İnkılâbı’nı yaratan Atatürk, insanlık tarihinde büyük bir ihtilali gerçekleştiren ve ulus devlet temelinde yepyeni bir cumhuriyet kuran lider olarak, tarihe geçmiştir. Saltanatın ve Halifeliğin kaldırılışı, Cumhuriyetin ilan edilmesi, öğretim birliğinin kabul edilmesi, Türk inkılâbının siyasal yönünü açıklıyordu. Artık sadece ”mutlak monarşi” yıkılmıyor; 700 yıllık din temellerine dayalı ”dinsel devlet” yıkılıyor ve yerine laik temellere dayalı yepyeni bir Cumhuriyet kuruluyordu.

Ülkesi dört yanından işgal edilmiş, devleti üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk iken küçülmüş, topraklarının çoğu elden çıkmış bir milleti yeniden canlandırmak, içinde bulunduğu kâbustan uyandırmak son derece önemli ve de zor bir iştir. Atatürk’ün başarısının ardında yatan sırrı Âfet İnan, her işte başarı sağlamayı prensip edinmek şeklinde yorumlar. Ona göre, Atatürk’te bu prensip, kaynağını “bilgi, bilim, vatan ve millet sevgisi”nden almaktadır. Âfet İnan, Atatürk’ün, bilgili ve muhakeme gücü olan insanlara değer verdiğini; zekânın bir insanı sadece geçici başarılara götüreceğini, halbuki bilgi ve aklın gücüyle elde edilen başarının sürekli olacağını belirttiğini ileri sürer. Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetin Doğuşu adlı kitabında Dietrich Gronau ise Atatürk’ün başarısının ardında yatan üç neden olduğunu söyler. Bunları sezgi gücü, dikkat ve hazırlık yapmaya büyük özen göstermek olarak sıralar. Atatürk’ün sahip olduğu inanılmaz gözlem gücünün ve hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamasının da altını çizer. Üzerinde durduğu bir başka nokta ise Atatürk’ün sarsılmaz bir özgüvene sahip olması, kendisine inanması, her durumda beklemeyi ve düşmanının sabrını tüketmek için zamandan yararlanmayı bilmesidir.

Cumhuriyetin kazanımlarıyla kastedilen anayasamızın değiştirilmesi teklif edilemeyen ilk üç maddesinde yer almaktadır. Bunlar yönetim şekli (Cumhuriyet), demokrasi, laiklik, sosyal devlet, hukuk devleti, resmi dilin Türkçe olması, bağımsızlık, başkent, milli marş gibi hususlardır. Bilhassa Laik Cumhuriyet son zamanda sanki Cumhuriyetin tek kazanımıymış şeklinde ifade edilmeye başlanmıştır. Oysaki laikliğin tarifinde bile bir birliktelik mevcut değildir. Uygulamasında sıkıntılar vardır. Bu sıkıntı devamlı bir irtica korkusundan kaynaklanır. Bu korku nihayetinde laikliğin katılaşmasına sebep olmuştur. Sanki her kesimin laiklik tarifi ayrı ayrıdır. Bu durum gösteriyor ki daha ilk adımda Cumhuriyetin kazanımları, Cumhuriyetin 80’li yıllarında oturmamıştır, yerleşmemiştir. Laikliğin tarifi noktasında yaşanan bu sıkıntılar “Kişi mi laik olur, yoksa devlet mi?” sorusunda kilitleniyor. Laik Cumhuriyetçiler-Demokratik Cumhuriyetçiler olarak laiklik hem yöneticileri hem de toplumu kamplaştırıyor. Gelinen bu son noktada buna kazanım demek güçtür.

Sosyal devlet ve hukuk devletine gelince, durum daha da vahimdir. Halkçılığın bir ifadesi olan sosyal devlet yerine 80 küsur yılın ardından, bugün vatandaşına abanan ve vatandaşının tercihlerini sorgulayan, eleştiren, vatandaşını zaman zaman dışlayan bir devlet anlayışı gelişmiştir. Cumhuriyetin ilk yılları maddi sıkıntılar, toprak reformu, köylünün sırtındaki aşar vergisi gibi yüklerin hafifletilmeye çalışıldığı arayışlarla geçti. Bir yandan da Teşvik-i Sanayi kanunları çıkarıldı. Kalkınma planları hazırlandı. Devletçiliğin ekonomide etkinliği devreye girdiyse de giderek liberalizme yönelmek gerekti. Ancak bugün ekonomimizin iyi olduğunu iktidarlar dışında savunan pek fazla kişi ve kuruluş yoktur. O halde cumhuriyetimizin ekonomik bir kazanımından söz etmemiz -Atatürk dönemi yapılan atılımlar hariç (!)- mümkün gözükmüyor. Kişi başına düşen milli gelirin düşüklüğü, enflasyonun hâlâ istenilen seviyede tutulamayışı, işsizlik, istihdam, dış ve iç borçlar, açlık sınırında bulunan dar gelirli insanların nüfusun kahir ekseriyetini oluşturması Cumhuriyetin kazanımlarını unutturur cinstendir. Hukuk devleti kazanımına bakacak olursak mevcut anayasadan memnuniyetsizlik, geçmişteki anayasalardan daha iyisinin yapılamayışı ve yargı-siyaset ilişkileri hep dert yandığımız şeylerdir. Hâsılı sosyal devlet ve hukuk devleti Cumhuriyetin kazanımlarıdır demek kolaycılık olur. Üzerinde düşünmek gerekir. 

Atatürk, Cumhuriyeti kurarken “Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri” diyordu. “Ben bu ihtiraslarımın gerçeklemesini… bir fikrin başarısında arıyorum” diye de ilave ediyordu. Atatürk’ün bir fikir dediği hiç şüphesiz Cumhuriyet fikridir. Kısa zamanda çok büyük başarılar elde ettik, sözü de  Atatürk’ün ihtiraslarına olan bağlılığını gösterir. Bir de şu var ki Cumhuriyet ilan edildiğinde yüksek ideallere sahip olsa da bunları kısa zamanda başaracak imkânlara sahip değildi. 1923 Türkiye’si kuşkusuz yaralı ve bitkin bir ülkeydi. Canını dişine takıp bağımsızlığını kazanmış bir milletin yoksunluğu idi görülen… Varını yoğunu ortaya koymuştu. Cumhuriyet idaresi işte bu halka dayandığını ısrarla vurgulasa da demokratik anlamda bu halkın olgunlaşmasını yıllar yılı beklemiştir. Çok Partili sistem denemeleri beraberinde iç bunalımları getirmiştir. İsyanlar, kavgalar, II. Dünya savaşı, darbeler, demokratik kesintiler birbirini kovalamış demokrasi rafa kaldırılmıştır. Anlaşılan herkesin ortak paydası olan demokrasi günümüze dek tam uygulanamamıştır.

Bağımsız olma ülküsü Türk milletinin öteden beri vazgeçilmezlerindendir. Cumhuriyetin ilanı beraberinde esaret altına düşürülmek istenen bir milletin bağımsızlığını kanıyla, canıyla elde etmesiyle gelmişti. Lozan Antlaşması bu bağımsızlığın dünyaya kabul ettirilmesidir. Ancak Cumhuriyetimiz burada da tartışmalıdır. Ülkemizin Cumhuriyetle birlikte modernleşme adımlarıyla Batıya yönelmesi bağımsızlık kavramını sorgulatır hale getirmiştir. 1923 dünyasında Türkiye Cumhuriyeti yeryüzünün tek müstakil, bağımsız Türk devletiydi. Siyasi ve ekonomik bağımlılıklardan kurtulmuştu. Acıdır ki çok geçmeden Türkiye Batılı ülkelerin kapısını çalacaktır. Yahut Batılı ülkelerin siyasi ve ekonomik hedefleri içerisinde yer alacaktır. Türkiye’nin Batıya yönelişi nihayetinde bugün bağımsızlığımızın da sorgulanır hale gelmesine hizmet etmiştir. Özellikle ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye üzerine artan baskıcı yaklaşımı bağımsızlığımızı zedelediği fikrine yol açmıştır. Avrupa Birliği’ni de katarsak buna cümlelerimizi nasıl kurmalıyız? Bireyselleşen ve zenginleşen toplumda bağımsızlık olgusunu yeniden düşünmek ve tarif etmek zaruridir.

Cumhuriyetin en önemli kazanımı ulus devlet yapısı da gelecek vaat etmiyor. Türkiye ayrışmaya doğru sürükleniyor. Burada Kürt meselesi herhalde en geniş ve derin kırılmadır. Zihinsel olarak bir Türk-Kürt ayrılığı cumhuriyetimizin ulus devlet ilkesini sekteye uğratmaya devam edecek görüntüsü veriyor. Ara açıldıkça açılıyor. Bir grup Kürt milliyetçisi Türk bayrağını sembol olarak kullanmaya veya Türkçeyi resmi dil olarak kabullenmeye yanaşmıyor. Bu durumda Cumhuriyet ideallerinin ülkenin bilhassa Doğu’sunda tutmadığını söylemek abartı sayılmaz.

Cumhuriyetin kazanımları dediğimiz bu hususları göz ardı etmemeliyiz. Zira bugün kazanım dediğimiz şeyler çeşitli sebeplerle, yukarı da izah ettiğimiz üzere hırpalanmış, adeta içi boşaltılmıştır. Bunda 7’den 70’e herkesin sorumluluğu vardır. Devleti kuran ve o erki, gücü elinde bulunduranlar nerede yanlış yaptıklarını sorgulamalıdırlar. Cumhuriyetin kendi kendini Cumhuriyet olmaktan çıkarması ne yaman çelişkidir. Cumhuriyet halkın rejimi ise kazanımları da halka dönük olmalıdır. Nasıl ki çoğunluk için azınlık feda edilmemeliyse, azınlık için çoğunluğun sesine kulak verilmelidir. Çatışmadan da sorunlarımızı diyalog yoluyla çözebiliriz. Ancak izleyin tartışma programlarını Cumhuriyetin fikir hürriyeti kazanımı sağladığı bir ülkede düşünceye saygı yoktur. Cumhuriyetin kazanımları diyerek övündüğümüz hususlar aslında anayasamızda kayıt altına alınmaktan öte hayata tam olarak geçirilememiş şeylerdir. Kimsenin de bunları yaşanabilir kılmaya niyeti yoktur. Oysaki Cumhuriyet bizden vicdanı hür, irfanı hür yeni nesiller ister. 

Prof. Anıl Çeçen ‘in de belirttiği gibi ”Atatürk’te biçimlenen dünya görüşü; özgürlükçü, tam bağımsızlıkçı ve ulusal egemenliğe dayanan çağdaş ve uygar olmayı amaçlayan bir Cumhuriyet Türkiyesi’ydi.”

Prof. Dankwart A. Rustow, Türk inkılâbının gelişmesini ciddi olarak incelemiş ve bu konuda yapıtları olan bir siyasal bilimcidir. Rustow, Anadolu hareketinin sosyal ve siyasal temellerini doğru olarak çözümlemiş ve bu hareketin başından beri cumhuriyet ilkelerini ön plana aldığını belirtmişti. Rustow şöyle diyor: ”Mustafa Kemal, daha başından itibaren direniş hareketini padişahın dışında, padişahı dikkate almadan ve nihayet padişaha karşı örgütlemişti. Eskiden Osmanlı orduları din ve devlet uğruna savaşa girmişlerdi. Kemalist ordular ise vatan ve millet uğruna dövüşmekteydiler. Ağırlığın buraya kaymış olması, daha o zamandan cumhuriyete gidişin bir belirtisi sayılabilir.”

Atatürk bu noktayı şöyle açıklıyor: ”Devlet yönetimini cumhuriyetten söz etmeksizin milli egemenlik esasları çerçevesinde her an cumhuriyete doğru yürüyen biçimde toplamaya çalışıyorduk.”

Cumhuriyet, Türk ulusunun yapısına en uygun yönetim biçimidir. Bu nedenle Atatürk ”Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk ulusu denir” sözüyle doğal ve tarihsel bir gerçeği vurgulamış, en anlamlı biçimde ortaya koyarak tüm olumsuz girişimleri karşılamıştır. 1919-1922’de Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran, bir yılda Cumhuriyeti kuran 1923-1938’de 10. Yıl Marşı ‘ndaki kazanımları sağlayan 19 Mayıs 1919 yürüyüşü, tarihimizin en büyük olayıdır. Köktendincilik, etnik bölücülük, ırkçılık ve kimi sapkınlık ve kötülüklerle nitelikleri gölgelenen Cumhuriyetimizi; 1930’larda 150’den fazla Alman bilim adamının sığındığı özüne, gerçek kimliğine kavuşturmak hepimizin sorumluluğundadır. Tembellikten, ilgisizlikten, tepkisizlikten, çıkarcılıktan, partizanlıktan kurtulup ahlak, adalet ve bilimle yaraşır olduğumuz düzeye gelmek zorundayız.