Eskiden Yeniye: Türkiye’de Bit Pazarlarının Sosyolojik Dönüşümü
Türkiye’de tüketici davranışları kökten bir dönüşüm geçiriyor. 2000’li yıllardan bu yana yaşanan krizler ve dijitalleşme, ikinci el alışverişi bir hayatta kalma stratejisi yaptı.
Türkiye’de tüketici davranışları kökten bir dönüşüm geçiriyor. 2000’li yıllardan bu yana yaşanan krizler ve dijitalleşme, ikinci el alışverişi bir hayatta kalma stratejisi yaptı.
onsuzluk kavramı neden insan zihninde derin bir korku ve çaresizlik uyandırır? Bu yazımızda, sınırları ortadan kaldıran ve kontrol mekanizmamızı sarsan bu büyük bilinmezliği anlatmak istedim.
Türkiye’de yüksek enflasyon ve ekonomik daralma, toplumsal katmanlar arasındaki makası hiç olmadığı kadar açıyor. Üst gelir grubu küresel konforunu korurken; eski dönemin “orta direği” statü kaybıyla eriyor, alt gelir grubu karbonhidrat ağırlıklı bir hayatta kalma mücadelesi veriyor, emekliler ise sistem dışına itilerek çalışmak zorunda kalıyor. Eğitimde fırsat eşitliğinin kaybolması, genç işsizliği ve kronik beyin göçü gibi yapısal krizler, kamusal alanı tamamen parçalayarak Türkiye’yi katmanların birbirine hiç değmediği ikili bir toplumsal yapıya doğru sürüklüyor.
Havuzdaki kaynaklar azaldığında bu asalak yapılar birbirini acımasızca tasfiye ederken, en büyük yıkımı ise celladına aşık olan yoksul kitleler yaşar. Halk, boş buzdolaplarının önünde dış güçlere beddua edip efendilerinin tokluğuyla gurur duyarak kendi çocuklarının yarınlarını bu haram sofrasına feda eder.
Giriş ve Ocağın Kurulma Sebepleri Osmanlı Devleti, kuruluş aşamasında hızla beylikten devlete geçerken daimi ve profesyonel bir orduya ihtiyaç duydu. Zira mevcut aşiret ve uç kuvvetleri genişleyen fetih hareketlerinde zamanla yetersiz kalıyordu. Bu askeri tıkanıklık nedeniyle, Sultan I. Murad döneminde düzenli ve merkezi birlik ihtiyacı kesinlik kazandı. Söz konusu ihtiyacı karşılamak adına başlangıçta savaş esirlerinin …
“Osmanlı Devleti’nin Askeri Omurgası: Yeniçeri Ocağı’nın Yükselişi ve Çöküşü”devamını oku
büyük ideallerle başlanan akademik yolculuklar Türkiye’de neden hayal kırıklığıyla son buluyor? Bu yazıda, yükseköğretim sistemimizi içten içe kemiren liyakat eksikliği, bütçe yetersizlikleri, plansız büyüme ve her geçen gün hızlanan beyin göçü gibi yapısal krizleri mercek altına alıyoruz.
Hayat bazen en bildik kahkahaların arkasına bile belli belirsiz bir hüzün gizler. Yüreğimizi bir anda saran o buruk özlem duygusuyla irkiliveririz. Her şey öylesine iç içe geçer ki… Zamanı nasıl hoyratça tükettiğimizi ancak eksildiğimizde fark ederiz. Önce kendi dünyamızdan, sonra çevremizden silinen görüntülerle zamana karşı duramayan birer faniyiz nihayetinde. İşte bu amansız akış, bizi kaçınılmaz …
“Hayatın Yükünü Omuzlamak: Zaman, İnsan ve Onurlu Kalabilmek”devamını oku
Dostunuzun hayatını kurtarmak sizin göreviniz değil. Siz sadece onun kendi kendini kurtarma yolculuğuna eşlik edersiniz. Dostlukta omuz vermek ile sırtlamak arasındaki o ince çizgiyi yazmaya çalıştık. Sınırlarınızı korumak için okuyun: [Link]
4+4+4 sisteminin kağıt üstündeki iddiaları ile sahadaki yıkıcı gerçekleri arasındaki uçurumu, öğretmenlerin yetkisizleşmesi ve akademik nitelik kaybı ekseninde özette olsa mercek altına alıyoruz.
ürkiye’de siyaset kurumu nesnel tarihi imha ederek yerine araçsal bir “tarih tasarımı” inşa etmiştir. Bu analizde, II. Abdülhamid romantizminden Adnan Menderes’in mağduriyet siyasetine kadar, geçmişin geniş kitleleri manipüle etmek adına nasıl birer siyasi cephaneliğe dönüştürüldüğünü sert ve akademik bir dille masaya yatırıyoruz.
Türkiye’de toplumsal dönüşümün tıkanması, aydınların sessizliğinden değil, doğrudan doğruya aldıkları aktif kararlardan kaynaklanıyor. 2000’li yılların virajında eleştirel akıllarını gücün hizmetine sunan, AB illüzyonundan kumpas davalarına kadar her aşamada yeni vesayetin taşlarını bizzat döşeyen entelektüel sınıfın proaktif ortaklığını inceliyoruz. Pasif bir seyirciliğin değil, kalemle yapılan aktif bir tetikçiliğin anatomisi
Hayatı anlamlı kılan, her insanın dünyayı farklı bir pencereden seyretmesidir. Renklerin çeşitliliği, fikirlerin zenginliği ve farklı bakış açıları toplumu besler. Ancak bu zenginliğin karşısında büyük bir tehdit duruyor. Kendi zihninin sınırlarını, hakikatin tek ölçüsü sayan bireyler. Stefan Zweig’in, “En tehlikeli insanlar, kendi doğrularının tek gerçek olduğunu sananlardır” sözü, bu zihniyeti özetler. Bu yaklaşım sadece bireysel …
“Kendi Doğrularının Kafesinde Yaşayanlar: Mutlak Hakikat Yanılgısı”devamını oku
İnsan, içine doğduğu gürültünün kuşatması altındayken, varoluşunu ancak dünyayı paranteze aldığı o radikal kesintide, kalbinin sessizlik arzusunda bulur. Aslında dünyayı sessize almak, dışarıdan dayatılan tüm kimlikleri askıya alarak kalbin o en saf, en derin arzusuna—kendi sessizlik tapınağına—doğru atılan radikal bir adımdır. İnsan, gürültünün içine doğar ve tüm ömrünü o gürültüyü evcilleştirmeye çalışarak geçirir. Sokaklar, ekranlar, …
“Dünyayı Susturmak: Ruhun Kendi Egemenliğini İlanı…”devamını oku
Dünya sahnesine fırlatılıp bırakıldığımızdan beri, bir rüzgarın önünde yaprak misali savruluyoruz. Adına yaşamak denilen bu devasa devinimin içinde, özne olmak iddiasından çoktan vazgeçmiş, sadece akışa maruz kalınan bir durağanlığı benimsenmiş durumda. Zamanın amansız çarkları arasında ezilinirken, günlerin birbirini kovalaması sadece seyrediliyor. Her sabah güneşin doğuşuna şahitlik ettiriliyor bu bedenler. sokakların gürültüsüne, kalabalıkların telâşına usulca alışıyor …
“Betonlar Arasında Birikilmek: Ortak Bir Yazgının Fısıltısı…”devamını oku
Halkevleri, işlevsel açıdan sadece birer kültür merkezi olmanın ötesinde, siyasal sosyalleşme mekanizmaları olarak görev yapmıştır. Okuma-yazma oranının düşük olduğu bir dönemde, görsel ve işitsel araçlar kullanılarak inkılapların halk tarafından benimsenmesi kolaylaştırılmıştır.