Taşların Şiiri, Zamanın Kalbi: Sızlayan Yanım Antakya’m

Antakya…

Sabahın ilk ışıkları Habib-i Neccar Dağı’nın omzundan aşarken, kendimi yine o çok sevdiğim sokakların kollarına bırakıyorum. Ayaklarım beni hiç şaşırmadan, yüzyılların yorgunluğunu taşıyan ama her daim diri kalan o daracık, kıvrımlı geçitlere götürüyor. Üstelik taş duvarların ardındaki avlulardan taze çekilmiş kahve ve narenciye çiçeklerinin kokusu sızıyor sokaklara. Adımlarımın çıkardığı ses, tıpkı eski bir şarkının ritmi gibi yankılanıyor taş evlerin yüzünde. Kısacası burası Antakya; zamanın acele etmediği, her köşesinde bir medeniyetin fısıldadığı o efsunlu şehir.

Dokunduğum her taş bir Roma duası,
Soluduğum her nefes asırlık çınar gölgesi.
Burada zaman bir nehir gibi sakin akar,
Gözlerimde canlanır geçmişin en güzel perdesi.

Sokakların Sırrı ve Ortak Dualar

Daha sonra Kurtuluş Caddesi’ne çıkıyorum. Dünyanın ilk ışıklandırılan caddesinde, tarihin parıltısı hala gözlerimi alıyor. Birkaç adım atıyorum; sağımda bir caminin kubbesi göğe yükseliyor, solumda bir kilisenin çanı güne uyanıyor. Hatta az ilerideki sinagogun kapısında durup gökyüzüne bakıyorum. Ezanın dinginliği, çanın berrak sesi ve hazanın mistik tınısı havada asılı kalıyor. Bu sesler birbirine çarparak kırılmıyor, aksine birleşip gökyüzüne tek bir dua gibi yükseliyor. Özellikle insanların birbirine “günaydın” deyişindeki o eski, samimi eda içimi ısıtıyor. Burada kimse yabancı değil, çünkü herkes bin yıllık bir akrabalığın sessiz ortağı.

Sarraf Ali’nin dükkanı: Eski bir gramofondan yükselen bir taş plak sesi.

Meryem Ana’nın avlusu: Duvarlardan sarkan pembe begonvillerin güneşe selamı.

Demirci ustasının çekici: Örsün üzerinde dövülen demirin zamana meydan okuyan ritmi.

Uzun Çarşı’da Zamanı Durdurmak

Bunun ardından ayaklarımı takip edip Uzun Çarşı’nın o devasa kapısından içeri süzülüyorum. Aslında burası sadece bir çarşı değil, Antakya’nın atan kalbi, ruhunun aynasıdır. Çatlak kiremitlerden sızan gün ışığı, havada uçuşan toz zerrelerini altın birer toza dönüştürüyor. Baharatçıların önünden geçerken zahterin, kimyonun, kurutulmuş biberlerin kokusu genzimi yakıyor ama ruhumu da doyuruyor.

Aynı zamanda tepsi kebabı yapan fırıncının küreğinden çıkan o nefis kokuya kapılıyorum. Esnaf beni görüyor ve kırk yıllık dostuymuşum gibi gülümsüyor. “Gel bir soluklan, çay koyduk” diyorlar. Hemen oturuyorum bir taburenin üzerine. Çay bardağının sıcaklığı parmaklarıma geçerken, buradaki hayatın ne kadar yalın ve ne kadar zengin olduğunu düşünüyorum. Tam o sırada yan masada pişen künefenin şerbetini döküyorlar; cızırtı çarşının uğultusuna karışıyor, koku göğe ulaşıyor.

Affan Kahvesi’nde Bir Öğleden Sonra Melankolisi

Çarşının kargaşasından çıkıp adımlarımı asırlık Affan Kahvesi’ne doğru yönlendiriyorum. Zamanın dışına taşmış bu mekanda, ahşap sandalyelerden birine yerleşiyorum. Çünkü buranın havası, baştan aşağı yaşanmışlık kokar. Hemen meşhur “haytalı”yı söylüyorum kendime. Alçak cam kasede, bembeyaz muhallebinin üzerine döktükleri pembe gül şurubu ve üstündeki el yapımı dondurma bir görsel şölen gibi duruyor önümde. Kaşığı her daldırdığımda, çocukluğumun o saf ve tasasız yaz günleri geri geliyor sanki. Gül suyunun kokusu genzime dolarken, yan masalarda koyu bir sohbete dalmış, birbirine kahkahalarla takılan Antakya ihtiyarlarını izliyorum. Demek ki hayat, bu kahvehanenin yüksek tavanına astıkları eski fotoğraflar kadar sakin ve kıymetli.

Harbiye’nin Serinliğinde İki Kadeh

Öğleden sonra güneş yakmaya başladığında, kendimi Harbiye’nin serin koynuna atıyorum. Defne ağaçlarının koyu yeşil gölgeleri altında, suların kayalardan dökülürken çıkardığı o uğultulu şarkıyı dinliyorum. Üstelik suyun tam içine yerleştirdikleri o ahşap masalardan birine oturuyorum. Ayaklarım buz gibi suyun akıntısında, ruhum ise tamamen buranın büyüsünde.

Garson masaya bembeyaz bir örtü seriyor. Yanına hemen taze humusu, üzerine gezdirdiği sızma zeytinyağını, sıcak ekmeği ve birkaç parça mezeyi bırakıyor. Ve tabii ki, o meşhur buğulu kadehi… Suların çağıltısı fonda en güzel melodiye dönüşürken, ilk kadehi bu kadim şehrin geçmişine, burada yaşayan tüm canlara kaldırıyorum. Anason kokusu defne kokusuna karışıyor. İkinci kadehte ise sadece susuyorum; suyun serinliği bacaklarımdan yukarı tırmanırken, içimdeki tüm dertlerin akıp gittiğini, yerini derin bir huzura bıraktığını hissediyorum. Zira mitolojik hikayeler canlanıyor gözümde; sanki Daphne hala burada bir nehir perisi gibi saklanıyor, gözyaşları bu şelaleler olup çağlıyor.

Harbiye Şelalesi

Zeyn Otel’in Verandasında Geceye Doğru

Akşamüstü, Harbiye Şelalesi’nin hemen yamacında, yeşilliklerin içindeki Zeyn Otel’in o geniş verandasına kuruluyorum. Karşımda zamana kafa tutan Harbiye Şelalesi uzanıyor, suyun sesi aşağıdan buraya kadar hafif bir melodi gibi ulaşıyor. Derken, verandanın hoparlörlerinden o bildik, ruhu okşayan eski Antakya ezgilerini yükseltiyorlar.

Zeyneddin Bey’in mutfağından çıkan o eşsiz Antakya mezeleri masayı bir bir donatıyor:

  • Üzerinde halis zeytinyağının parıldadığı, ipek kıvamında humus
  • Nar ekşisiyle can bulmuş ekşili cevizli muhammara
  • Hatay’ın o has kekik kokusunu taşıyan taze zahter salatası
  • Köz kokusu üzerinde sıcak atom ve süzme yoğurt
  • Elbette Tepsi Kebabı

Şüphesiz bu mutfak alelade bir yer değil; Antakya’nın yüzyıllık lezzet hafızasının tabağa dökülmüş halidir. Bardağıma buğulu ilk kadeh dolduruyorum. İlk kadehi, karşımdaki şelalenin asırlardır durmaksızın akan sularına baka baka, bu kadim toprakların cömertliğine kaldırıyorum. Müzik şelalenin şırıltısına karışırken, ikinci kadehi bu anın hafızamdan hiç silinmemesini dileyerek yudumluyorum. Böylece içime dolan neşe ve huzur, anason kokusuyla birleşip geceye yayılıyor. İçime dolan neşe ve huzur, anason kokusuyla birleşip geceye yayılıyor.

O Kaçınılmaz Kırılma: Bir Gecede Solan Cennet

Fakat işte tam bu huzur anında, zihnim amansız bir sızıyla bölünüyor. Karşımdaki şelaleye, kadehimdeki beyazlığa, tabağımdaki humusa bakarken boğazım düğümleniyor. Çünkü biliyorum; bir 6 Şubat gecesi, zaman bu şehir için geri dönülmez biçimde kırıldı. O asırlık taş evler, birbirine yaslanan dar sokaklar, çan ve ezan seslerinin kucaklaştığı Kurtuluş Caddesi büyük bir gürültüyle sessizliğe gömüldü. Uzun Çarşı’nın kiremitleri çöktü, Affan Kahvesi’nin o yüksek tavanı anıların üzerine yıkıldı. Şehir, üst üste yığılan taşların altında kendi yasını tutmaya başladı.

Oysa şimdi ne zaman gözlerimi kapatsam, o yıkımdan önceki o canım Antakya’yı arıyorum. Doğa yerinde duruyor, şelale hala çağlıyor ama o sokakları canlandıran, o mezeleri sevgiyle yoğuran güzel insanların gülüşleri artık birer gökyüzü hatırası. Ne yazık ki toprağın altında kalan sadece binalar değil; insanlığın en naif, en hoşgörülü ortak rüyasıydı.

Akşamın Renkleri ve Asi’nin Hüznü

Güneş tamamen çekildiğinde, Antakya binalarının taşları ve Harbiye’nin vadisi mor tonlarına bürünüyor. Şehrin üzerine çöken bu loş ışık, her şeyi olduğundan daha masalsı gösteriyor. Gecenin serinliği yüzüme üflerken, bu toprakların ne kadar cömert, insanının ne kadar güzel ve kalıcı bir iz bıraktığını bir kez daha derinden hissediyorum. Sonuç olarak Antakya, gözlerimi kapattığımda burnuma gelen o defne kokusu, damağımdaki o mezelerin ve gül suyunun tadı, kulağımdaki o ortak dua ve içimdeki o hiç bitmeyen eve dönme arzusu olarak kalıyor.

Daha önce kaleme aldığım bir başka Antakya Anı yazım…

Zamanın Ötesinde: Masmavi Bir Özlem

Üzerinden hayli zaman geçti. Çünkü takvimler yaprak yaprak döküldü. Hayat kendi amansız hengamesinde sessizce akıp gitti. Bu yüzden kentler değişti ve mevsimler başkalaştı. Ayrıca insan yüzlerindeki çizgiler de derinleşti. Fakat bazı anlar ve kurulan bağlar çok özeldir. Zira bu bağlar zamanın her şeyi unutturan gücüne inat eder. Özellikle ruhun en korunaklı köşesinde ilk günkü parıltısıyla nöbet tutar. İnsan bu duyguyu hayatta sadece bir kez yakalar. Hatta yıllar sonra bile saçlarına aklar düştüğünde aynı sarsıntıyla hatırlar. Kısacası insan, ruhun diğer yarısına erişir.

Zamandan Çalınan Sığınak

O insanın hatırasını zihnimin en gizli bölmelerinde saklarım. Çünkü adının harfleri sadece bende gizlidir. Onunla kesişen yollarımız ansızın biten büyülü bir rüyaydı. Ancak bu rüya içimde yıllarca sürmeye devam etti. Biz sadece bir araya gelebilmek için fırsat kollardık. Böylece dünyanın karmaşasından sıyrılmak isterdik. Yan yana geldiğimiz o ilk saniyede sorumluluklardan kaçardık. Sonuç olarak hayatın omuzlarımıza yüklediği tüm yükler yok olurdu. Çünkü o an bizim gizli sığınak alanımızdı. Dünya dışarıda kendi kavgasını ede dursun, biz zamanın sınırlarını zorlardık.

Ancak ne garip bir tecellidir bu. Dünyanın tüm yüklerinden kaçarken bu kez zamanın kendi akışına yenilirdik. Biz zamana meydan okudukça akrep ve yelkovan daha hızlı dönerdi. Bize inat adeta o büyülü anları elimizden usulca çalardı. Özellikle zamanın akışına yenildiğimiz o anlarda gökyüzü de usulca kararırdı. Çünkü gece dünyanın tüm gürültüsünü tamamen sustururduk. Sadece birbirimizin nefesini dinlerdik. O saatlerde üzerimize örtülen gece masmavi bir tuale dönüşürdü. Şimdi ise ne zaman göğe baksam o rüyanın rengini görürüm.

Şehrin Hafızası ve Yarım Kalan Zamansızlık

Fırsat kollayıp kaçtığımız o sokakları iyi hatırlarım. Çünkü sorumlulukları ardımızda bıraktığımız o gizli köşeler hâlâ durur. O gittikten sonra o mekânlar benim için birer müzeye dönüştü. Zira zaman oralarda adeta donup kaldı. Fakat yanından her geçişimde zamanın akışına direnen o iki gölgeyi izlemeye devam ederim. O telâşlı ve mutlu çocukları hâlâ orada görür gibi olurum. Çünkü onlar aynı masada yan yana otururlar. Şehir değişti ve binalar yenilendi. Ayrıca yollar başkalaştı ama o köşelerin hafızası taze kaldı. Kısacası o anlar bende hep ilk günkü gibi durur.

Belki de hikayenin en güzel yerinde ansızın uyanmamız gerekiyordu. Çünkü tamamlanmış ve sonuna ulaşmış her şey eskir. İnsanlar onu tüketir ve dünyanın sıradan kalıplarına uydurur. Biz ise amansız çarklar arasında yarım kaldık. Bu sayede aslında birbirimizin ruhunda zamansızlaştık. Sonuçta hiç yaşanmayacak olan o gelecek içimde büyüdü. Yaşanmış olan o kısıtlı zamandan çok daha korunaklı bir sığınağa dönüştü. Ansızın uyanılan her güzel rüya gibi bu gidiş de geride derin bir sessizlik bıraktı. Kalbimin odalarında sadece o sessizlik yankılandı. Ancak o sessizliğin içinde bile her zaman bir melodi gizliydi. Zira onu yalnızca ikimiz duyardık. İnsan uyanacağını bildiği bir rüyayı neden bu kadar çok sever? Çünkü o rüya bize gerçek dünyada asla bulamayacağımız o saf hakikati hissettirir. Ayrıca bize çok kısa bir anlığına mutlak bir özgürlük verir.

Sönmeyen Heyecan, Baki Kalan Özlem

Şimdi bunca yılın ve yaşanmışlığın ardından arkama bakıyorum. Çünkü içimde ne bir sitem ne de bir pişmanlık var. Zamanın getirdiği hiçbir kırgınlığı barındırmıyorum. Geçmişin o tozlu aynasından bugüne sadece tek bir şey süzülüyor. Zira hatırlarda halen o ilk günün heyecanı titriyor. Bu yüzden içimde sadece masmavi bir özlem kalıyor. Gökyüzünün ve denizin birleştiği o uçsuz bucaksız ufuk çizgisi gibidir bu duygu. Çünkü bakınca çok uzak ve imkânsız görünür. Ancak her nefes alışta insanın tam içinde yaşar. Hatta göğüs kafesinin ortasında atmaya devam eder. Bazı rüyalar bitse de kokusu ruhumuzda kalır. Zamanın akışına direnen rengi sonsuza dek asılı durur.

Geceye Emanet Edilen: Sevmek Neden Hâlâ En Güzel Umuttur?

Hayat bazen tüm sesleri kısar ve bizi kendi içimizdeki o en derin fısıltıyla baş başa bırakır. İşte tam o anlarda, şehrin üzerine çöken sessizlik aslında göründüğü gibi boş değildir. Aksine, üzeri örtülmüş en saf duyguların, özlemlerin ve hiç sönmeyen umutların sesidir.

Geçen gece, sokaklarda adımlarken yine o tanıdık his kapladı içimi. Şehir alabildiğine sessizdi, sokaklarda sanki sadece senin yokluğun yürüyordu. İnsan sustukça, içindeki o dünya daha da büyüyor, genişliyor. Etrafımı saran, adını bir sır gibi saklayan dilsiz duvarlara baktım. Her biri, yaşanmış ya da yaşanmayı bekleyen hikayelerin şahidi gibiydi.

Bir Yıldız Kayar, Bir Devir Başlar

Tam bu melankolik düşüncelerin ortasında, gökyüzünden ışıl ışıl bir yıldız kaydı. Çoğu insan kayıp giden şeylerin ardından üzülür; oysa gökyüzü bize bir şeylerin bitişinin bile yeni bir niyet için fırsat olduğunu fısıldar. Ellerimi açtım ve geleceğimize dair, sadece seninle bezeli güzel bir dilek tuttum.

Şairlerin, yazarların asırlardır peşinden koştuğu o sırrı o an bir kez daha anladım: İnsan gerçekten de bazen bir çift gözde kaybolurken, aslında kendi ruhunun en doğru adresini buluyormuş. O gözlerde kaybolmak, bir yok oluş değil; yeniden doğuşmuş. İşte bu yüzden gökyüzünün karanlığına inat, bu gece kalbimin beyaz sayfasına sadece seni yazdım. Gökteki tüm yıldızlar, bu sessiz yemine şahidim olsun.

“Ben Hâlâ Aynı Yerdeyim”

Zaman akıp gidiyor, mevsimler değişiyor ama bazı duyguların coğrafyası hiç değişmiyor. Ben seni unutmadım, inan. Hâlâ o ilk günkü heyecanla, kalbimin en korunaklı, en canlı yerinde sessizce ve sabırla bekliyorum. Bu bekleyiş bir çaresizlik değil; geleceğe duyulan asil bir güven.

Derken, pencereme yağmur damlaları vurmaya başladı. Camin buğusunda, süzülen her damlada sanki senin o huzur veren gülüşün gizliydi. İnsan gerçekten gönülden, hesapsızca sevince anlıyormuş kalbin neden böyle heyecanla ve hasretle yandığını. Bu yanış, insanı kül eden bir yangın değil; ruhu olgunlaştıran bir sıcaklık.

Her Gecenin Bir Sabahı Vardır

Sizce de öyle değil mi?

Hayatımızın bazı dönemlerinde duygularımızı sadece gecelere, sessizliğe emanet ederiz. Peki, sizin de içinizde sakladığınız, yağmur yağdığında ya da gökyüzüne her baktığınızda aklınıza düşen o sönmeyen umudunuz kim veya ne?

Bazı aşklar, bazı büyük duygular kelimelerle hemen tüketilmez. Onlar önce olgunlaşsın diye gecelere, yağmurlara, sabırlı zamanlara emanet edilir. Bugün sokaklar sessiz, bugün sevgimiz belki sadece gecenin koynunda saklı. Ama biliyorum ki, her gecenin sonunda bizi o özlenen parlak sabaha ulaştıracak bir güneş saklıdır. Ve o güneş, elbet bir gün bizim için doğacak.

(KENDİME)

Zaman Akıp Giderken Sevdiklerimize Geç Kalmanın Gizli Maliyeti

Modern dünya bize tehlikeli bir illüzyon sunuyor. Her zaman sınırsız vaktimiz olduğunu düşünüyoruz. Her sabah telefonlarımızın mekanik alarmlarıyla uyanıyoruz. Bitmek bilmeyen işlere koşuyoruz. Trafiğin hırçın ritminde kayboluyoruz. Zihnimizde ise hep aynı teselli cümlesini büyütüyoruz: “Yarın hallederim.” Oysa hayat, biz o kusursuz yarınları beklerken akıp gidiyor. Avuçlarımızın arasından sinsice kayan bir kum saati gibi tükeniyor. Tam bu noktada durup biraz soluklanmalıyız. Şu soruyu kendimize sormalıyız: Bir insanı hayatta mutlu eden ne kadar çok şey olabilir?

Sınırsız Mutluluklar Dünyası

Aslında bu sorunun ucu bucağı yok. İnsanoğlu ufacık şeylerden kocaman dünyalar kurabiliyor. Küçüklükten beri devasa mutluluklar inşa etme yeteneğine sahibiz. Şöyle bir düşünelim. Sabahın ilk ışıklarında mutfağa dolan taze kahve kokusu bizi mutlu eder. Vapurun arkasından çığlık çığlığa uçan martılar bize estetik sunar. Eski bir kitabın sayfaları arasından unutulmuş bir çiçek çıkabilir. Ya da tesadüfen radyoda eski bir şarkıya denk geliriz. O şarkı bizi çocukluğumuza götürür. Dünya ruhumuzu besleyen irili ufaklı gizli hazinelerle dolu. Biz istesek kafamızı kaldırdığımız her köşede yeni bir umut bulabiliriz. Mutluluk kaynaklarımız o kadar cömert ve sınırsızdır.

Sevdiklerimize zaman ayırmak ve zamanın değeri

Erteleme Hastalığı ve Sevdiklerimize Zaman Ayırmak

Fakat bu huzurlu tablonun ortasına ağır bir gerçek yerleşiyor. Zamanımız kısıtlı. Bu yüzden sevdiklerimizle olan paylaşımlarımızda feci şekilde geç kalıyoruz. Çoğumuz hayatı bir prova gibi yaşıyoruz. Sanki bu ömrün bir de tekrarı var. Gerçek sahneye çıkacağımız o “büyük günü” bekliyoruz. Ancak bu esnada en değerli insanlarımızı kuliste unutuyoruz. “Şu proje bir bitsin, şu borçlar bir hafiflesin, çocuklar bir büyüsün…” diyoruz. Ömrü anlamsız taksitlere bölüyoruz. Oysa hayat bizim ajandalarımıza göre şekillenmiyor. Biz o çok önemli iş toplantılarındayken annemiz yaşlanıyor. Biz kariyer basamaklarını hırsla tırmanırken çocuklarımız büyüyor. “Bir ara kesin görüşelim” dediğimiz dostlarımızla aramıza mesafeler koyuyoruz.

Telafisi Olmayan Tek Şey: Giden Zaman

Geç kalmak sadece bir trene yetişememek değildir. Bu hayattaki en trajik geç kalış duygusal borçlar yaratır. Söylenmemiş bir “seni seviyorum” sözü yüreğimize yük olur. Esirgenmiş bir sarılma insanı yaralar. Zamanında paylaşmadığımız kederlerin altında eziliriz. En acısı da şudur. Bu dünyada maddi olan her şeyin bir şekilde telafisi vardır. Ancak zamanın ve giden insanların telafisi yoktur. Kaybedilen parayı yeniden kazanırsınız. Bozulan işleri yoluna koyarsınız. Yıkılan evleri daha sağlam inşa edersiniz. Ancak bir insanın gözlerindeki o beklenti dolu bakışı kaçırdıysanız, onu hiçbir başarıyla geri getiremezsiniz.

Bugün Küçük Bir Devrim Yapın

İşte hayatın en büyük paradoksu buradadır. Mutlu olacak şey çok, ama zaman az. Dünyanın tüm makamlarına sahip olsanız bile yalnızsanız her şey boş kalır. Yanınızda başarınızı bölüşecek birileri olmalıdır. Düştüğünüzde elinizden tutacak sevdikleriniz yoksa, kazandığınız her şey parlak bir hiçliktir. Günün sonunda bizi ayakta tutan şey banka hesapları değildir. Birilerinin kalbinde ve hafızasında bıraktığımız samimi tebessümlerdir.

Gelin bugün hayatınızda radikal bir devrim yapın. Şu an elinizde tuttuğunuz o bitmek bilmeyen listenizi masaya bırakın. Sırf sesini duymak için birini arayın. “Aklımdasın ve benim için değerlisin” deyin. Gururu, kibri, “şimdi sırası değil” diyen soğuk aklı susturun. Sevgiyi ve paylaşmayı ertelemeyin.

Çünkü saat tıkır tıkır işliyor. Hiçbirimizin bir sonraki nefese dair bir garantisi yok. Hayat sadece işleri bitirmek için verilmedi. Bu yaşam, sevdiklerimizle derin bağlar kurmamız için tek seferlik bir armağandır. Avucumuzda kaç bahar kaldı bilmiyoruz. Öyleyse elinizdeki bu baharı paylaşmak için daha neyi bekliyorsunuz?

(KENDİME)

Kelimelerin Boğulduğu Kuyu: Kendini Sessizce Tüketmek

İletişim kuramayan her birey bir süre sonra kendi kabuğuna çekilir. Psikolojide içine dönmek, genellikle keyfi bir tercih değildir. Bu durum ruhsal bir mecburiyettir. Hayatın koşturmacası içinde her gün yüzlerce kelime tüketiriz. Ancak bazen öyle anlar gelir ki, en çok konuşmamız gereken yerde dilimiz bağlanır. Kelimeler boğazımızda düğümlenir. O an itibariyle dış dünya ile bağımız kopar.

Peki, bir insanı tamamen içine dönmek eylemine ne zorlar? Onu sessiz bir zindana hangi görünmez dinamikler hapseder? Bu yazımızda; anlaşılmamanın, empati yoksunluğunun ve boşa çıkan emeklerin insan ruhunda bıraktığı derin izler…

Anlaşılmamak: Duvara Karşı Konuşma Hissi

İletişimin temel amacı, köprüler kurarak ruhsal bir bağ oluşturmaktır. Ancak bazen ne kadar net olursanız olun, karşınızdaki insan sizi anlamaz. Çünkü insanlar sizi sadece kendi algı kapasiteleri kadar dinler. Kendinizi en samimi, en çıplak halinizle ortaya koyarsınız. Acılarınızı ve hayallerinizi paylaşırsınız. Karşı taraftan yükselen o soğuk sessizlik veya konuyu geçiştiren sıradan bir cümle, kelimelerinizi yüzünüze çarpar.

Örneğin, iş yerinde yaşadığınız mobbingi veya derin bir tükenmişliği en yakınınızla paylaştığınızı düşünün. Karşı taraftan “Aman canım, herkesin işi zor, takma kafana” gibi basitleştirici bir yanıt alırsınız. Bu yanıt yaşadığınız acıyı ikiye katlanır. Sizin için dünyalar kadar ağır olan bir yük, onun dünyasında küçücük bir toz bulutu bile etmez.

icine-donmek-anlatamayan-insanin-görünmez-yuku

Empati Yoksunluğunun Yarattığı Duygusal Çöl

Psikolojik bir gerçeklikle yüzleşelim: Anlatamayan insan içine döner ve bu durum keyfi bir tercih değildir. Hayatın koşturmacası içinde her gün yüzlerce kelime tüketiriz. Ancak bazen öyle anlar gelir ki, en çok konuşmamız gereken yerde dilimiz bağlanır. Kelimeler boğazımızda düğümlenir. O an itibariyle dış dünya ile bağımız kopar.

Örneğin, bir ilişkide partneriniz kalbinizi kırar. Bu davranış üzerine günlerce düşünüp bunu ona anlatmaya çalışırsınız. Karşı taraf ise hatasını kabul etmek yerine direkt savunmaya geçer. Hatta sizi “aşırı alıngan” olmakla suçlar. Bu empati yoksunluğu, sizi zamanla konuşmaktan tamamen vazgeçirir.

Boşa Çıkan Emekler ve İçine Dönmek

En acısı da harcanan o devasa ve samimi emektir. Bir ilişkisi kurtarmak veya bir yanlışı düzeltmek için aylarca uğraşırsınız. Sadece kendinizi doğru ifade etmek istersiniz. Doğru kelimeleri seçer, kırıp dökmemeye çalışırsınız. Hislerinizi bir nakış gibi işlersiniz. Sonuç ise koca bir hiç olur.

Örneğin, bir dostunuzla aranızdaki buzları eritmek istersiniz. Geçmişteki tüm kırgınlıkları sineye çekip ona uzun, içten bir mesaj yazarsınız. Karşı taraftan gelen tek kelimelik bir “Tamam” yanıtı her şeyi bitirir. Bazen de hiç yanıt alamazsınız. Bu durum, verilen tüm çabayı karşı tarafın umursamazlığında eritir. Bu yorgunluk, insanı dış dünyaya karşı kapatan en güçlü kilittir. “Değmedi” dersiniz ve o an içinizdeki tüm ışıklar söner.

Sessizliğin Altındaki Yanardağ: Bastırılmış Öfke ve Kırgınlık

İçe dönmek, sanıldığı gibi sakin ve huzurlu bir inziva süreci değildir. Dışarıya akamayan her kelime, içeride birikir. Zamanla yıkıcı bir ruh haline dönüşür. Bu durumun yarattığı en büyük tehlike ise kronik öfkedir.

İnsan, hakkını alamadığında veya çabası görmezden gelindiğinde doğal olarak öfke duyar. Haksızlığa uğradığında da bu his uyanır. Kişi bu öfkeyi dışarıya sağlıklı bir şekilde yansıtamazsa duygu yön değiştirir. Sonunda öfke kişinin kendisine döner.

İçsel patlamalar: Dışarıya karşı “sessiz” ve “uyumlu” görünen insan, kendi içinde bitmek bilmeyen kavgalar eder. Geçmişteki diyalogları zihninde yüzlerce kez yeniden kurar. Veremediği cevapların hırsını içeride biriktirir.

Kırgınlıktan nefrete: Başta sadece kırılan ve incinen ruh, empati yoksunluğu karşısında derin bir adaletsizlik hissine kapılır. Bu his dünyaya, insanlara ve hatta hayata karşı gizli bir öfke büyütür. Zamanla bu öfke nefrete dönüşür.

Kendine yabancılaşma: Kişi bir süre sonra öfkesini kontrol edemez hale gelir. En ufak bir tetikleyicide içindeki o devasa yanardağ patlar. Yere düşen bir bardak veya trafikteki bir korna sesi bu patlamayı başlatabilir. Çevre bu tepkiyi “aşırı” bulur. Aslında o patlama o anın değil, yılların birikimidir.

Sessizliğin Sığınağı: İçsel Dünyanın Tehlikeleri

İşte tüm bu süreçlerin sonunda insan, kelimelerini toplar ve içeriye taşınır. Çünkü dışarısı sağırdır ve duygudan yoksundur. İçerisi ise güvenlidir ama aynı zamanda çok tehlikelidir. Dışarıda yankı bulamayan her çığlık, insanın kendi iç kuyusunda birikir.

Zamanla o kuyu dolar. İnsan, anlatamadığı ne varsa onun içinde sessizce boğulmaya başlar. İçine dönmek ilk başta koruyucu bir sığınak gibi görünür. Aslında bu durum, insanın kendi harabelerinde ve biriken öfkesinde kaybolmasıyla sonuçlanır. Unutmayın; ifade etmediğiniz duygular asla ölmez. Onları sadece canlı canlı gömersiniz. O duygular sonradan daha yıkıcı şekillerde ortaya çıkar.

Kusursuz Maskelerden Kendi Şarkısını Söyleyen Özgür Ruha

Hayat bazen insanı en el bebek gül bebek rüyalarından çok ani uyandırır. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir görünüm ve zarafetle örülmüş bir sessizlik görürsünüz. Günümüzde popüler olan modern vitrin kültürü de tam olarak bu yapay kusursuzluğu besler. İnsanlar hep gözlerinizdeki o saklı hüznün gizemini anlamaya bizzat çalışır. Oysa o asil makyaj, içerde kopan fırtınaları gizleyen çok güçlü bir kalkandır. Naif bir kadının dünyayı hiç bilmediği kadar sert karşılamasının hikayesidir bu.

Geçmişin Kafesleri ve Kurak Toprağın Yabancılığı

Geçmiş, arkasında derin izler bırakan iki büyük yanılgı ve sarsıntı bırakmıştı. İlki, aileden köşe bucak gizlenen ve ruhta derin yaralar açan fiziksel bir şiddetti. Kadın o dönem kapandığı o ilk sessiz kafesten can havliyle kurtulmayı bizzat başardı. Tam o zor günlerden kurtulduğunu sandığı anda, karşısına adeta bir kurtarıcı çıktı. Onu çok sevdiğine inandıran o romantik çehre, nikahtan sonra maskesini indirdi. İlk kafesten kaçan ruh, bu kez daha rafine bir psikolojik hapishaneye bütünüyle kilitlendi. Çünkü insan içindeki o asıl và karanlık yüzü uzun süre saklayamaz. Saygının yeşermediği o kurak topraklarda, ne yazık ki gerçek sevgi de boy veremedi.

Zıt kutuplarda yetişmiş iki insanların yabancılığı, zamanla derin bir gerginliğe dönüştü. Nitekim hayat, her hafta sonu gergin bir misafir ağırlıyormuş gibi yaşanmaya başladı. Cuma günleri başlayan o sessiz nöbet, kadının ruhunu yumurta kabukları üzerinde bizzat yürüttü. “Acaba sabaha nasıl uyanacak, yüzü gülecek mi?” kaygısı kronik bir strese dönüştü. Sonunda ev içindeki bu ağır baskı, kadının narin bedenini de tamamen esir aldı. En büyük sığınağı olan sahnesi ve sesi, boğazında düğümlenen bir ödeme dönüştü. Bu durum, sitemizde daha önce derinlemesine işlediğimiz Vicdanın Hafızası yazımızdaki o içsel sarsıntılarla çok büyük bir benzerlik gösterir. Ruhunu fırtınaya teslim eden insan, kendi özünün sesini duymakta her zaman zorlanır.

Modern Vitrin Kültürü ve Duygusal Sünger Olmak

Aslında bu ağır sessizlik, ruhun başkalarının zehirli duygularını bir sünger gibi emmesinden kaynaklanır. Çünkü dayatılan bu vitrin kültürü, insanları içsel acılarını saklamaya ve maske takmaya bizzat zorlar. “Hayır” diyemeyen naif kalpler, etrafındaki insanların tüm öfke fırtınalarını kendi iç dünyasında biriktirir. Zamanla başkası kırılmasın diye yutulan her kelime, içeride devasa bir çığ meydana getirir. Nitekim bu teslimiyetçilik, insanı kendi evinde bile görünmez bir hapishanenin içine kilitler. Kendini sürekli suçlu hissetmek, ruhun kendi öz şefkatini tamamen kurutan sinsi bir zehirdir.

“Başkalarının öfkesine kalkan olan bir beden, kendi şarkısını söyleyecek nefesi bulamaz.”

Beden, ruhun çektiği bu gizli eziyete en sonunda sesini bütünüyle kısarak isyan eder. En güzel çağında, yani kendi ömrünün yaz ortasında başına dondurucu karlar yağar. Ancak her şeye rağmen geleceğe dair arzular o kırık melodilerin arasında yaşıyor. Bu kırılgan ama asil ruh, artık başkalarının fırtınalarının faturasını ödemek istemiyor. Sırf karşı taraf kırılmasın diye alttan alan o teslimiyetçi kadını geride bırakmayı arzuluyor.

Güvenli Parantezler, Aile ve Türkülerin Şifası

Gelecekte, iyi niyetinin suiistimal edilmediği ve kendi sınırlarını çizebildiği bir hayatın özlemini çekiyor. Özellikle ruhu yoran o toksik bağları koparmak, iyileşmenin ve ayağa kalkmanın ilk şartıdır. Kadın, bu gelecek özlemine eskiden olduğu gibi yine ailesiyle birlikte devam edecek. Onların şefkatli kanatları altında, huzurlu bir düzende kaygısız sabahlara uyanmak en büyük muradıdır. Sahne ışıkları şimdilik sönmüş olsa da o narin ve güçlü müzisyen ruhu asla pes etmiyor.

En kısa zamanda tekrar sahnede olmayı ve çok sevdiği o kadim türküleri söylemeyi hedefliyor. Zira türkülerin o ortak feryadı, kadının kendi boğazındaki o dilsiz ödemi tamamen eritecektir. Bu kırık dökük anılardan, kimsenin müdahale edemeyeceği güvenli bir “parantez” yaratmaya bizzat kararlı. Yıllar önce ölen o masum köpeğinin sadık hatırasında, sevdiklerinin sağlığında ve gecenin sessizliğinde sadece kendi özgür şarkısını söylemek istiyor. Dolayısıyla insan kendi sınırının bekçisi olduğunda, içindeki o asıl yaratıcı güç yeniden uyanır. Yazın ortasında başına yağan karları eritip, kendi gökyüzünün tek yıldızı olarak parlayacaktır.

En Büyük Kaybım Ne? Yıllanmış Bir Yüzleşme Hikayesi

Hayat bir gün karşıma geçip hesap sorarsa bana… “En büyük kaybın ne?” derse… Gözlerimin önüne kaçırılmış fırsatlar gelmez. Bu yüzden dururum. Ardından derin bir nefes alırım. Özellikle elimdeki o yıllanmış şarabın tortulu kızıllığına bakarım. Nitekim zamanın fıçılarında demlenmiş bir olgunlukla izlerim hayatın yüzünü. Çünkü geçmişin muhasebesini yapmak insana asıl değerini hatırlatır.

İlk Yudumun Acısı

“En büyük kaybım,” derim. Üstelik sesime mahzenlerin o serin, vakur kokusunu katarım. “Sınırsızca inanmak ve ardından gelen o sessiz hayal kırıklıklarıydı.”

Çünkü insan en çok kalbini bütünüyle açtığı yerden yara alır. Tıpkı bunun gibi, şarap da olgunlaşmak için önce karanlığı seçer. Esasen ben dünyaya ve insanlara çok inandım. Bu nedenle her sözü yemin, her gülümsemeyi sığınak saydım. Böylece kendi ellerimle kalbimin etrafına kırılganca kaleler inşa ettim.

Kayıp Dağların Karları

Kısacası kendi içimdeki safiyeti karşı tarafta da aradım. Bu yüzden uçurumun kenarına kadar korkmadan yürüdüm. Oysa hayaller yüksek uçtukça, kırıkları da derine batar. Sonunda inandığım dağlara karlar yağdı. O an içimdeki güvenli limanı kaybettiğimi anladım. Nitekim bu soğuk gerçek ruhumu aniden titretti.

Aslında arkasından ağladığım insanlar değildi yiten. Aksine bir daha asla eskisi gibi olamayacak olan inanma yeteneğimdi. Bu yüzden o ilk yudumdaki keskin acı boğazımda düğümlendi. Üstelik bu düğüm uzun süre nefesimi kesti.

yillanmis-sarap-kadehi-en-buyuk-kaybim

Mahzenden Çıkış

Fakat insan, kırıldığı yerlerin acısıyla sonsuza kadar diz çökmüyor. Çünkü yıllanan bir şarap gibi ruh da bekledikçe güzelleşiyor. Böylece tortularından arınıyor ve o keskin asidini kaybediyor. Zaman insana her yaranın kabuk bağlayacağını öğretiyor.

Hayat benden o körü körüne inanma teslimiyetini aldı. Ancak bunun yerine çok daha asil bir şey bıraktı: Kendimi bulma cesaretini. Böylece kayıplarım beni eksiltmedi, aksine daha da bütünledi.

Hakikatin Aynası

Böylece anladım ki, hayal kırıklığı gözümdeki kör edici perdenin düşmesidir. Çünkü ben insanları oldukları gibi sevmedim. Bilakis onları olmalarını istediğim gibi hayal ettim. Ayrıca onlara kendi içimdeki sonsuz anlamları yükledim. Bunu tamamen kendi yalnızlığımı avutmak için yaptım.

Oysa yıkılan dağlar onlar değildi. Sadece benim kendi zihnimde kurduğum saraylardı. Bu farkındalık, buruk bir şarap yudumu gibi önce içimi acıttı. Sonrasında ise ruhumu zincirlerinden kurtardı. Zira gerçek her zaman özgürleştirir.

Yeni Bir Uyanış

Şimdi ayağa kalkıyorum. Zira elimde beni olgunlaştırmış o kadehi tutuyorum. Aynı zamanda üzerimdeki ağır kırgınlık tozlarını silkiyorum. Dolayısıyla artık adımlarımı başkalarının masallarına göre atmıyorum. Aksine kendi toprağımın gerçeklerine göre yürüyorum. Çünkü benim toprağım artık fırtınalara karşı daha dayanıklı duruyor.

Sonuç olarak yine inanacağım, yine hayal kuracağım. Ama bu kez bir çocuk gibi safça değil. Bunun yerine kadehini kendi şerefine kaldıran güçlü bir ruh gibi adımlarımı atıyorum. Çünkü kendi gücümün bilincindeyim. Nitekim en büyük kaybım sandığım o kırılma, meğer benim en büyük uyanışımmış. Ben bu uyanışla birlikte hayatı yeniden ve daha gür adımlarla kucaklıyorum.

(KENDİME)

Sönmeyen Işıklar: Kırgınlığın Ötesinde Koşulsuz Sevgi ve Sadakat

İnsan ilişkileri her zaman pürüzsüz ilerlemez. Bununla birlikte biz en ağır yaraları alıyoruz. Özellikle en güvendiğimiz insanlar bizi kırıyor. Çünkü kalbimiz kırıldığında yeni duvarlar örüyoruz. Örneğin hemen öfkeyle karşı tarafı suçluyoruz. Oysa modern çağ bize vazgeçmeyi öğütlüyor. Biz ise yine de bekliyoruz. “Sessizce kanar benim sol yanım” sözü bunu anlatıyor. Aslında suçlamayan bir kalp zayıflık taşımıyor. Aksine biz burada gerçek insanı görüyoruz. Peki, bu koşulsuz sevgi neyi anlatıyor? Ayrıca biz canımızı yakan hikayeyi neden kapatmıyoruz?

Güvenli Bağlanma İhtiyacı ve Umudun Psikolojisi

İlk olarak, biz bu bekleyişi çocuklukla açıklıyoruz. Çünkü bebeklik bağları yetişkinlikteki aşkı etkiliyor. Sitemizde daha önce yayınladığımız Maskelerin Ardındaki Biz: Çocukluk Yaraları Belirleyicidir başlıklı makalemizde de detaylandırdığımız gibi, çocuklukta açılan o derin yaralar yetişkinlikte bizi hep aynı limana yönlendiriyor. Nitekim güvenli bağ kuranlar limanı bırakmıyor. Sonuç olarak köklü güven kapıyı aralık tutuyor. Bu yüzden sönmeyen ışık mutlak kabulü simgeliyor.

Suçlamadan Kabul Etmek: Radikal Kabul Felsefesi

İkinci olarak, suçlamamak muazzam bir olgunluk getiriyor. Çünkü psikoloji buna radikal kabul diyor. Bu kavram gerçekliği değiştirmeden onaylamayı anlatıyor. İnsan karşı tarafı kabul ettiğinde rahatlıyor. “Kırılmış olsam da seni suçlamam” dizesi bu yüksek ahlakı gösteriyor. Çünkü suçlamak insanı geçmişe zincirliyor. Aksine suçlamadan beklemek iç huzuru koruyor. Sonuç olarak biz burada acıyı dönüştüren gücü görüyoruz.

Karakter Aşınması Çağında Bitmeyen Sadakat

Üçüncü olarak, her şeyin hızla tüketildiği bu sıvı modernlik dünyasında, sabit bir yerde inatla beklemek bir başkaldırıdır. Özellikle modern yaşam koşulları insan ruhunda büyük hasarlar yaratıyor. Çünkü bu koşullar, kısa vadeli ilişkilerin ve esneklik dayatmasının, insandaki sadakat duygularını köreltmesini içeriyor. Buna rağmen günümüzde insanlar partnerlerini de birer tüketim nesnesi gibi görüyor. Oysa“dünya yıkılsa ben yine aynı yerde beklerim” diyen o sarsılmaz irade, bu aşınmaya karşı duruyor. Bu yüzden insan, zamanı ve mekanı durdurarak sevgisinin arkasında nöbet tutuyor. Sonuç olarak bu derin sadakat, modern çağın getirdiği o geçici, akışkan ve güvensiz ilişki modellerini kökten reddediyor.

Bu Duygusal Sıkışmada Ne Yapmalıyız?

Sol yanımız sessizce kanarken ve kalbimiz bu yoğun bekleyişle yorulurken kendi ruh sağlığımızı korumak için ne yapmalıyız? Aslında bu duygusal sıkışmayı sağlıklı bir olgunluğa taşımak adına şu üç adımı hayata geçirmeliyiz:

İlk olarak, bekleyişimizi bir bağımlılığa değil, bilinçli bir seçime dönüştürmeliyiz. Bu yüzden kapımızdaki ışığı açık tutarken, kendi hayatımızı ve ruhsal gelişimimizi durdurmamalıyız. Çünkü karşı tarafı sevmek, kendi varlığımızı yok etmek anlamına gelmiyor. Kısacası sağlıklı bir sınır çizmek, sevginin asaletini koruyor.

İkinci olarak, içimizdeki kırgınlık ve yorgunluk duygularıyla dürüstçe yüzleşmeliyiz. Çünkü acıyı bastırmak veya yok saymak ruhumuzu daha çok yaralıyor. Bu nedenle kalbimizin kanayan tarafına şefkat göstermeliyiz. Sonuç olarak kendimizi iyileştiremediğimiz sürece, başkasına güvenli bir liman olamayız.

Son olarak, bu koşulsuz bağlılığı bir cezalandırma aracına çevirmemeliyiz. Özellikle dönüp gelen kişiye karşı gizli bir öfke biriktirmemeliyiz. Bu yüzden eğer ışığımız hiç sönmeyecekse, gelen kişiyi eski yaralarla değil, temiz bir sayfayla karşılayacak olgunluğa erişmeliyiz.

Sevginin Zamansız Nöbeti

Özetlemek gerekirse, ilişkilerde yorulmak ve kırılmak kaçınılmaz bir insanlık deneyimidir. Ancak asıl büyüleyici olan, tüm bu enkazın altından sevginin ve sadakatin saf bir şekilde çıkabilmesidir. Çünkü koşulsuz sevgi, karşı tarafın kusursuz olmasını aramıyor. Aksine o, tüm kusurlara rağmen kalpteki o özel yeri koruma iradesidir. Nitekim dünya değişebilir, trendler vazgeçmeyi kutsayabilir. Bu yüzden önemli olan, kendi içimizdeki o hakiki ve derin duyguya ihanet etmemektir. Kısacası yolun bir gün nereye düşeceği bilinmez; fakat bir kalbin ışığını açık tutması, bu karanlık dünyada insana dair umudumuzu diri tutan en asil direniştir.

Asi’nin Kıyısında Zamanın İzleri: Antakya Anılarım

Amanos’un Göğsünde Saklı Bir Köy: Turfanda

Antakya anıları defterimin ilk yaprağını, 13 Mart 1998 yılının o umut kokan sabahı araladı. Özellikle öğretmenlik atama listesinde Hatay adını gördüğüm an, kalbime mistik bir ateş düştü. Nitekim genç bir öğretmen olarak, yolları sislere bürünen gizemli Turfanda köyüne doğru yola çıktım. Sonuç olarak köye vardığımda, o eski taş okul binası beni sessizce bağrına bastı.

Dört dost, tek göz odalı o lojmanda kader ortaklığı yapmaya başladık. Nitekim kapanmak bilmeyen eski tahta kapımız her gece gıcırdıyordu. Üstelik lojman dediğimiz o mahrumiyet yerinde akan bir suyumuz bile yoktu. Buna rağmen masum köy çocukları, her sabah heybelerinde sevgiyle katıklı denilen biberli ekmekler getirirlerdi. Sonuç olarak ömrümde güllerin daha önce hiç görmediğim o gizemli renklerine bu köyde şahit oldum.

Köy halkı, sabahın ilk gün doğumunda ekmek teknesi olan tütün tarlalarına yola çıkıyordu. Ancak hava tamamen karardığında, yorgun ama mağrur gövdeleriyle evlerine geri dönüyorlardı. Buna rağmen misafirlikte önümüze açılan o muazzam sofralarda, neredeyse hiçbir eksik ürün yoktu. Netice itibarıyla kapılarına vardığımız andan gidene kadar, o sıcacık “hoj geldiniz” fısıltısı hep kulaklarımızda çınladı.

Şehrin Kadim Muhafızı: Habib-i Neccar, St. Pierre ve Asi’nin Sırrı

O dağ masalından sonra, medeniyetin kalbi olan Antakya şehir merkeziyle ilk kez tanıştım. Nitekim kent merkezine adım attığımda, şehri bir zırh gibi saran mağrur Habib-i Neccar Dağı beni selamladı. Bilindiği gibi bu dağ, hakikate inandığı için can veren o asil marangozun adını taşıyordu. Özellikle kulaktan kulağa yayılan efsanelere göre, onun kesilen başı dağın tepesinden aşağıya kadar yuvarlanmıştı. Sonuç olarak dağın yamaçlarından süzülen o berrak kaynak suları, onun kutsal gözyaşlarını simgeliyordu.

Bununla birlikte aynı dağın yamaçlarında, Hristiyanlık adının dünyaya yayıldığı o ilk mağara kilisesi yükseliyordu. Zira St. Pierre Kilisesi, kayalara oyulmuş mistik yapısıyla zamanın ötesinden gelen bir dua gibiydi. Üstelik bu manevi atmosfer, kentin hırçın muhafızı olan Asi Nehri’nin sularıyla bir bütün oluşturuyordu. Çünkü coğrafyanın bu deli nehri, bilinen tüm kurallara meydan okuyarak tersine akıyordu.

Örneğin mitolojik anlatılar, bu nehrin yıldırımlarla vurulan dev ejderha Typhon’un açtığı yarıklardan fışkırdığını söyler. Aslında onun bu asi yönü, gurbette kendi içsel yolculuğunu başlatan genç bir öğretmenin hayatıyla örtüşüyordu. Sonuç olarak bu kutsal coğrafya, hem nehrin efsanevi gizemi hem dağın vakarıyla kalbimize yön veren manevi bir kılavuz oldu.

Habibünneccar Dağından Şehir ve Asi

Taşların Fısıldadığı Şehir: Saray ve Kurtuluş Caddeleri

Tarihi Saray Caddesi, ayak bastığım andan itibaren beni adeta büyüledi. Özellikle Atatürk Köprüsü’nden bu caddeye geçerken, nazik araçların yayalara yol vermesi ruhuma bir zarafet aşıladı. Hatta akşamları caddenin loş ışıklarında dostlarla yenen yemekler, ömrümün en kıymetli hazinesi haline geldi.

Zira asırlık Antakya Parkı’nda oturup çay içmek, zamanı tamamen durduruyordu. Özellikle o yeşil vahada, suları nazlı nazlı tersine akan Asi Nehrini saatlerce büyük bir seyre dalardım. Nitekim eski meclis binasının çevresindeki çay ocaklarında, fincanı köpüklü süvari kahveleri yudumlamak apayrı bir ritüeldi. Üstelik bu ocaklarda çayın tabaksız ve kaşıksız gelmesi, bu toprakların o hesapsız ve yalın samimiyetini gösteriyordu.

Bununla birlikte bu coğrafya, adeta semavi dinlerin o muazzam korosunu andırıyordu. Çünkü Saray Caddesi’nde yürürken, caminin minaresi ile kilisenin çan kulesi aynı gökyüzünü huşuyla selamlıyordu. Nitekim mistik Uzun Çarşının baharat kokulu koridorlarında nefes almak insana büyük bir huzur veriyordu. Örneğin taş fırınlardan süzülen o meşhur tepsi kebabının yağı burnunuza keskin bir iştahla çalınıyordu. Aynı şekilde közde pişen çıtır künefenin kokusu sokakları tamamen kaplıyordu. Sonuç olarak dünyanın ilk ışıklandırılan caddesi olan tarihi Kurtuluş Caddesinin dar sokaklarında adımlamak gerekiyordu. Zira bu yürüyüş, taşların fısıldadığı o asil tarihle ve ferah defne sabunu kokusuyla kucaklaşma şansı tanıyordu.

Asi’nin Akışında Baki Kalan Şiir

Son tahlilde benim şahsi Hatay anıları hikayem; sadece bir tayin öyküsü değildir. Aksine bu yolculuk, bir şehrin ruhuna tamamen teslim olma ayinidir. Nitekim Habib-i Neccar’ın ve St. Pierre’in efsanevi mirası, Turfanda’nın emektar insanlarının kalbindeki o cömert şefkatle birleşmiştir. Şüphesiz devletin tebeşir kokulu o ilk yıllarında bana sunduğu bu coğrafya, ömrümün en dokunaklı şiirini yazmıştır. Nihayetinde kalbimin en derin yerinde; caddeleriyle, mabetleriyle, mağrur dağıyla ve gurbeti sıla yapan Asi’siyle esrarengiz bir Hatay sevdası ilelebet yaşamaya devam edecektir.

Maskelerin Ardındaki Biz: Çocukluk Yaraları ve İlişkiler

Her sabah aynaya bakarız. Gördüğümüz yüz gerçekten bize mi ait? Yoksa bu yüz hayatın fırtınalarına karşı kuşandığımız bir zırh mı? Günlük koşuşturmacanın içinde kendimize bazı soruları sormaya korkarız. Oysa ruhumuzun derinliklerinde bir yerlerde, bu soruların cevapları sessizce yankılanır.

Çocukluk Yaraları Bugünkü İlişkilerimizi Nasıl Etkiliyor?

Bugün yetişkin birer birey olarak kurduğumuz ilişkiler, aslında çok uzun zaman önce yazıldı. Çocukluk odamızda başlayan bu senaryo bugün de devam ediyor. Bizler ilk sevgi bağını nasıl kurduysak, dünyayı öyle algılarız. Güvenli bir kucakta büyüyen insanlar hayatı keşfedilecek bir macera olarak görür. Ancak ihmal edilen veya sürekli eleştirilen çocuklar, büyüdüklerinde de aynı tanıdık acıyı ararlar.

Tam da bu yüzden bazı insanlar hayatlarında hep aynı acıları tekrar tekrar yaşar. Ruhumuz bildiği acıyı, bilmediği bir mutluluğa tercih eder. Bize zarar vereceğini bile bile hep benzer insanları hayatımıza çekeriz. Kendimizi bilerek sabote ederiz. Çünkü çocukken aldığımız o ilk yara, iyileşmek için aynı sahnede yeniden canlanmak ister. Ancak sahne aynı ve oyuncular benzer kaldığı sürece senaryo değişmez. Sadece canımız yanmaya devam eder. Çocukluk yaraları ve ilişkiler arasındaki bu bağ, biz onu kırmadıkça geçmişin kölesi olmamıza yol açar.

surekli-guclu-gorunme-cabasi-psikolojisi

Sürekli Güçlü Görünmeye Çalışmak Neyi Saklar?

Bu döngünün içinde ayakta kalabilmek için çoğumuz modern dünyanın en popüler maskesini kuşanırız. Her şeye yetişen, hiç ağlamayan ve yıkılmayan o mükemmel insan imajını seçeriz. Peki, bu sarsılmaz duruş aslında neyi saklıyor?

Cevap basit ama sarsıcıdır. Bu duruş, kırılma korkusunu ve derin bir çaresizliği saklar. Sürekli güçlü görünmeye çalışmak aslında bir çığlıktır. “Eğer zayıf yönlerimi görürsen beni sevmezsin” demektir. Ya da “Düşersem beni kaldıracak kimse yok” korkusudur. İncitilmekten o kadar korkarız ki, kimse içeri sızamasın diye kalbimizin etrafına kalın duvarlar öreriz. Oysa gerçek güç, hiç düşmemek değildir. Gerçek güç, düştüğünde kırılganlığını kabul edebilmektedir.

Mutluluk Hedefi: Yeni Bir Baskı Biçimi mi?

Tüm bu karmaşanın ortasında önümüze yeni bir hedef koyarlar. Modern dünya bizden sürekli “mutlu olmamızı” ister. Sosyal medya platformları, kişisel gelişim kitapları ve reklamlar sürekli enerjik ve pozitif olmamızı dayatır. Peki, mutluluk gerçekten ulaşılması gereken bir hedef midir? Yoksa modern insanın sırtına yüklenen yeni bir baskı biçimi mi?

Acıyı, hüznü veya öfkeyi hissetmeyi bir “başarısızlık” olarak gördüğümüz an, mutluluk bir hapishaneye dönüşür. Hayat sadece düz bir çizgiden ibaret değildir. İnsan olmak; yas tutmayı, kaygılanmayı ve bazen sadece yorulmayı da içerir. Mutluluğu mutlak bir hedef haline getirmek bizi kendi doğamıza yabancılaştırır.

Maskeleri Çıkardığımızda Geriye Kim Kalıyor?

Şimdi derin bir nefes alalım. Tüm bu rolleri, beklentileri ve zırhları bir kenara bırakalım. Maskeleri çıkardığımızda geriye gerçekten kim kalıyor?

Geriye kalan; onaylanmak isteyen o küçük çocuktur. Sevilmekten korkan ama sevgiye aç olan o halimizdir. Bazen yorulan, bazen korkan, mükemmel olmayan ama son derece gerçek olan özümüzdür. Maskelerin arkasındaki insanı sevmek zordur. Çünkü o insan kusurludur. Ancak iyileşme de tam olarak burada başlar.

Kendi yaralarımızı fark ettiğimizde her şey değişir. Güçlü görünmek zorunda olmadığımızı anlarız. Mutluluğu bir zorunluluk değil, hayatın gelip geçici bir mevsimi olarak kabul ederiz. İşte o zaman maskelere ihtiyacımız kalmaz. Çünkü en güzel bağlar, maskelerle değil, çıplak ruhlarla kurulur.

(KENDİME)

Bu noktada daha önce sitemde yayınlamış olduğum köşe yazılarım;