İletişim kuramayan her birey bir süre sonra kendi kabuğuna çekilir. Psikolojide içine dönmek, genellikle keyfi bir tercih değildir. Bu durum ruhsal bir mecburiyettir. Hayatın koşturmacası içinde her gün yüzlerce kelime tüketiriz. Ancak bazen öyle anlar gelir ki, en çok konuşmamız gereken yerde dilimiz bağlanır. Kelimeler boğazımızda düğümlenir. O an itibariyle dış dünya ile bağımız kopar.
Peki, bir insanı tamamen içine dönmek eylemine ne zorlar? Onu sessiz bir zindana hangi görünmez dinamikler hapseder? Bu yazımızda; anlaşılmamanın, empati yoksunluğunun ve boşa çıkan emeklerin insan ruhunda bıraktığı derin izler…
Anlaşılmamak: Duvara Karşı Konuşma Hissi
İletişimin temel amacı, köprüler kurarak ruhsal bir bağ oluşturmaktır. Ancak bazen ne kadar net olursanız olun, karşınızdaki insan sizi anlamaz. Çünkü insanlar sizi sadece kendi algı kapasiteleri kadar dinler. Kendinizi en samimi, en çıplak halinizle ortaya koyarsınız. Acılarınızı ve hayallerinizi paylaşırsınız. Karşı taraftan yükselen o soğuk sessizlik veya konuyu geçiştiren sıradan bir cümle, kelimelerinizi yüzünüze çarpar.
Örneğin, iş yerinde yaşadığınız mobbingi veya derin bir tükenmişliği en yakınınızla paylaştığınızı düşünün. Karşı taraftan “Aman canım, herkesin işi zor, takma kafana” gibi basitleştirici bir yanıt alırsınız. Bu yanıt yaşadığınız acıyı ikiye katlanır. Sizin için dünyalar kadar ağır olan bir yük, onun dünyasında küçücük bir toz bulutu bile etmez.

Empati Yoksunluğunun Yarattığı Duygusal Çöl
EPsikolojik bir gerçeklikle yüzleşelim: Anlatamayan insan içine döner ve bu durum keyfi bir tercih değildir. Hayatın koşturmacası içinde her gün yüzlerce kelime tüketiriz. Ancak bazen öyle anlar gelir ki, en çok konuşmamız gereken yerde dilimiz bağlanır. Kelimeler boğazımızda düğümlenir. O an itibariyle dış dünya ile bağımız kopar.
Örneğin, bir ilişkide partneriniz kalbinizi kırar. Bu davranış üzerine günlerce düşünüp bunu ona anlatmaya çalışırsınız. Karşı taraf ise hatasını kabul etmek yerine direkt savunmaya geçer. Hatta sizi “aşırı alıngan” olmakla suçlar. Bu empati yoksunluğu, sizi zamanla konuşmaktan tamamen vazgeçirir.
Boşa Çıkan Emekler ve İçine Dönmek
En acısı da harcanan o devasa ve samimi emektir. Bir ilişkisi kurtarmak veya bir yanlışı düzeltmek için aylarca uğraşırsınız. Sadece kendinizi doğru ifade etmek istersiniz. Doğru kelimeleri seçer, kırıp dökmemeye çalışırsınız. Hislerinizi bir nakış gibi işlersiniz. Sonuç ise koca bir hiç olur.
Örneğin, bir dostunuzla aranızdaki buzları eritmek istersiniz. Geçmişteki tüm kırgınlıkları sineye çekip ona uzun, içten bir mesaj yazarsınız. Karşı taraftan gelen tek kelimelik bir “Tamam” yanıtı her şeyi bitirir. Bazen de hiç yanıt alamazsınız. Bu durum, verilen tüm çabayı karşı tarafın umursamazlığında eritir. Bu yorgunluk, insanı dış dünyaya karşı kapatan en güçlü kilittir. “Değmedi” dersiniz ve o an içinizdeki tüm ışıklar söner.
Sessizliğin Altındaki Yanardağ: Bastırılmış Öfke ve Kırgınlık
İçe dönmek, sanıldığı gibi sakin ve huzurlu bir inziva süreci değildir. Dışarıya akamayan her kelime, içeride birikir. Zamanla yıkıcı bir ruh haline dönüşür. Bu durumun yarattığı en büyük tehlike ise kronik öfkedir.
İnsan, hakkını alamadığında veya çabası görmezden gelindiğinde doğal olarak öfke duyar. Haksızlığa uğradığında da bu his uyanır. Kişi bu öfkeyi dışarıya sağlıklı bir şekilde yansıtamazsa duygu yön değiştirir. Sonunda öfke kişinin kendisine döner.
İçsel patlamalar: Dışarıya karşı “sessiz” ve “uyumlu” görünen insan, kendi içinde bitmek bilmeyen kavgalar eder. Geçmişteki diyalogları zihninde yüzlerce kez yeniden kurar. Veremediği cevapların hırsını içeride biriktirir.
Kırgınlıktan nefrete: Başta sadece kırılan ve incinen ruh, empati yoksunluğu karşısında derin bir adaletsizlik hissine kapılır. Bu his dünyaya, insanlara ve hatta hayata karşı gizli bir öfke büyütür. Zamanla bu öfke nefrete dönüşür.
Kendine yabancılaşma: Kişi bir süre sonra öfkesini kontrol edemez hale gelir. En ufak bir tetikleyicide içindeki o devasa yanardağ patlar. Yere düşen bir bardak veya trafikteki bir korna sesi bu patlamayı başlatabilir. Çevre bu tepkiyi “aşırı” bulur. Aslında o patlama o anın değil, yılların birikimidir.
Sessizliğin Sığınağı: İçsel Dünyanın Tehlikeleri
İşte tüm bu süreçlerin sonunda insan, kelimelerini toplar ve içeriye taşınır. Çünkü dışarısı sağırdır ve duygudan yoksundur. İçerisi ise güvenlidir ama aynı zamanda çok tehlikelidir. Dışarıda yankı bulamayan her çığlık, insanın kendi iç kuyusunda birikir.
Zamanla o kuyu dolar. İnsan, anlatamadığı ne varsa onun içinde sessizce boğulmaya başlar. İçine dönmek ilk başta koruyucu bir sığınak gibi görünür. Aslında bu durum, insanın kendi harabelerinde ve biriken öfkesinde kaybolmasıyla sonuçlanır. Unutmayın; ifade etmediğiniz duygular asla ölmez. Onları sadece canlı canlı gömersiniz. O duygular sonradan daha yıkıcı şekillerde ortaya çıkar.