Keşke Hiç Olmasaydık: Varoluşsal Nihilizmden Türkiye Gerçeklerine Bir Yolculuk

Sisifos Türkiye’de: İki Karanlık Arasında Bir Vatandaş

İnsanlık tarihi, iki büyük karanlığın arasında parlayan cılız bir kıvılcımdır. İlk karanlık, var olmanın evrensel ağırlığını temsil eder. İkinci karanlık ise doğulan coğrafyanın getirdiği somut, sosyo-politik yıkımı ifade eder. Felsefe ve edebiyat, bu iki alanı anlamlandırma çabamızın en sadık aynalarıdır. Çünkü insan, bu iki uçurumun arasında gerilen ince bir ipte yürür.

Güney Afrikalı filozof David Benatar, “hiç var olmamış olmanın kusursuzluğunu” savunur. Bu sarsıcı düşünce, Türkiye sınırlarına adım attığı an soyut bir teori olmaktan çıkar. Emil Cioran’ın kadim varoluşsal sitemi, bu topraklarda yaşayan bireyler için her sabah kaotik bir gerçekliğe dönüşür.

Birinci Uçurum: Kozmik Sessizlik

İlk uçurum yukarıdan aşağıya bakar. Yıldızların ve sonsuz zamanın içinden insana seslenir. Bu durum, varoluşun yapısal ve evrensel kusurunu oluşturur.

Benatar’ın analitik mantığına göre, dünyaya gelen her canlı kaçınılmaz bir acı paketi devralır. Hiç doğmamış olmak ise pürüzsüz bir taş gibidir. Dolayısıyla hiçlik, her zaman var olmaktan daha büyük avantaj sağlar. Çünkü ortada hazzın yokluğundan ötürü acı çekecek bir özne bulunmaz.

Ayrıca evren insanı duymaz. Evren bize karşı ne merhamet ne de gaddarlık besler. Doğanın bu kayıtsızlığı, Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı‘nda aradığı o devasa huzuru yaratır. Sofokles de yüzyıllar önce Oidipus Kolonos’ta tragedyasında aynı gerçeği haykırır. Ona göre hiç doğmamış olmak en büyük lütuftur. Bu dikey uçurumun sorusu ise nettir: “Ben neden buradayım?”

İkinci Uçurum: Coğrafi Gürültü

İkinci uçurum ise aşağıdan yukarıya doğru insanı yutar. Türkiye’de vatandaş olmanın yarattığı bu boşluk, metafizik bir sorun değildir. Aksine bu durum; faturalardan, mahkeme kapılarından ve televizyon ekranlarından sızan somut bir çamurdur.

Evrenin o rahatlatıcı kayıtsızlığından kaçarken, toplumun klostrofobik baskısıyla karşılaşırsınız. Çünkü bu topraklarda hiçbir şey anlamsız kalamaz. Giydiğiniz kıyafet, sustuğunuz an veya yüz ifadeniz bile politik bir kampa dahil olur.

Ekonomik ve hukuksal cendere, bireyi sadece “hayatta kalma” moduna hapseder. Vatandaş, entelektüel bir bunalıma girmeye bile vakit bulamaz. Üstelik adalet sistemine duyulan güvensizlik, her an haksızlığa uğrama korkusunu besler.

Edebi Sıkışmışlık

Edebiyatımız bu ağır gerçekliği çarpıcı şekilde işler. Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nde bu bürokratik absürdlüğü ironiyle anlatır. Oğuz Atay ise Tutunamayanlar‘da trajik bir sarsıntı sunar.

İki yazarın da vurguladığı gibi, birey kendi iç dünyasını inşa edemeden dış dünyanın baskısı altında ezilir. Bu yüzden buradaki temel soru “Neden varım?” değildir. Buradaki insan her gün “Yarını nasıl çıkaracağım?” ve “Burada güvende miyim?” sorularıyla boğuşur.

İki Uçurumun Kesişimi

Bu topraklarda doğan ve düşünen insan, iki uçurumun tam kesişim noktasında kırılır. Örneğin, evrensel bir metin okurken kapısının altından atılan bir icra emriyle irkilir.

Veyahut ülkenin adaletsizliğine karşı sokaklara çıkmak ister. Tam o esnada evrensel bir dalga gelir ve zihnini vurur. Kendisine “Zaten hepimiz öleceğiz, bu geçici dünyada neyin kavgasını veriyorum?” sorusunu sorar.

Bu çift taraflı körlük, trajik bir paradoks doğurur. İlk olarak evrensel pesimizm, coğrafyanın acılarını hafifletmek için bir sığınak haline gelir. İkinci olarak coğrafi gerçeklik, evrensel pesimizmi bir lükse dönüştürür. Sonuçta insan, çiğ bir hayatta kalma mücadelesine fırlatılır. Çünkü açken felsefe yapılmaz.

Üçüncü Yol: Albert Camus

İşte tam bu noktada, ezilen insan için üçüncü bir yol açılır. Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde hayatın evrensel anlamsızlığını kabul eder. Fakat intiharı ya da nihilizmi kesin olarak reddeder.

Camus, bunun yerine “Başkaldırı” etiğini koyar. Filozof, Başkaldıran İnsan kitabında bunu felsefi bir manifestoya dönüştürür. Ona göre var olmanın kanıtı, haksızlığa karşı durmaktır.

Camus’nün bu etiğini Türkiye koordinatlarına tercüme edebiliriz. O zaman karşımıza hem kozmik hem de coğrafi uçuruma kafa tutan radikal bir yaşam iradesi çıkar.

Türkiye’de Bir Sisifos

Mitolojide Sisifos, dev bir kayayı her gün dağın tepesine çıkarmaya mahkumdur. Kaya ise her seferinde aşağı yuvarlamaktadır. Türkiye’de vatandaş olmak tam olarak bu döngüdür.

Vatandaş her ay eriyen maaşı yetiştirmeye çalışır. Her gün adalet arar. Her seçimde yeni bir umuda sarılır. Fakat her seferinde kayanın aşağı yuvarlanışını izler.

Camus bize Sisifos’un o tepeye geri yürüyüşünün bir başkaldırı olduğunu söyler. Türkiye’de de her şeye rağmen ertesi sabah uyanıp işine giden, üreten ve pes etmeyen insan bir Sisifos’tur. Bu yüzden o Sisifos mutludur. Çünkü kaya ona değil, o kayaya hükmetmektedir.

Dayanışma Etiği

Camus’nün başkaldırısı yıkıcı bir eylem içermez. Aksine bu düşüncenin net sınırları vardır. Başkaldıran insan, kendi özgürlüğünü talep ederken başkasının haklarını çiğneyemez.

Bu etik, Türkiye’deki kutuplaşma cenderesine karşı en büyük panzehirdir. Birey, maruz kaldığı adaletsizliğe başkaldırırken ortak bir “biz” inşa eder. Adaleti sadece kendisi için değil, öteki mahalledeki insan için de talep ettiği an coğrafi uçurumu kapatmaya başlar.

Kozmik uçurum bize her şeyin anlamsız olduğunu fısıldar. Camus’nün başkaldırısı ise bu adaletsizliğe boyun eğmeyi reddeder. Dolayısıyla Türkiye’de hukuksuzluğa, ekonomik ranta ve liyakatsizliğe karşı gösterilen her küçük direnç, kozmik anlamsızlığa karşı insan onurunun bayrağını dikmektir.

Son Söz: Çift Katlı Onur

Gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde kozmik anlamsızlığı, ayaklarının altına baktığında ise ülkenin sosyo-ekonomik uçurumu görmek… Türkiye’de düşünen bir vatandaş olmanın felsefi özeti budur.

David Benatar haklı olabilir. Bu dünyaya hiç gelmemek, bir canlıyı tüm acılardan koruyacak yegane ahlaki eylemdir. Ancak bu dünyaya gelmişsek, elimizde kaderci bir pesimizmden çok daha fazlası olmak zorundadır.

Bizler, hiçliğin huzuru ile coğrafyanın gürültüsü arasında ezilen bir neslin çocuklarıyız. Ancak Camus’nün feneriyle baktığımızda, bu zorluk aynı zamanda çift katlı bir onur doğurur. Çünkü hem evrenin sağır sessizliğine hem de coğrafyanın tüm baskılarına rağmen “insan kalabilmek”, o kayayı dağın tepesine inatla çıkaran Sisifos’un en muazzam zaferidir.

Geçmişin Cephaneliği: Türk Siyaseti için Tarih

Türkiye’de egemen siyaset, tarihi geçmişi anlama, sorgulama ve ders çıkarma alanı olarak görmez. Aksine liderler, tarihi bugünün kavgalarında kullanışlı bir mermiye dönüştüren “tarih mühendisi” gibi çalışırlar. Bu mühendislik faaliyeti, halkın kolektif hafızasını manipüle ederek yapay kutuplar yaratır.

Siyasetçiler, geniş kitlelerin duygusal kırılganlıklarını sömürerek nesnel gerçekliği ideolojik illüzyonlarla ikame ederler. Bu stratejinin en kullanışlı iki laboratuvarı ise Osmanlı dönemi ile 1920-1970 arası Cumhuriyet tarihidir.

Bu laboratuvarların en verimli pazarlandığı iki kült figür ise II. Abdülhamid ve Adnan Menderes‘tir.

Türkiye’de siyaset ve tarih mühendisliği algı yönetimi

II. Abdülhamid Romantizmi: Kurtarıcı Mitolojisi ve Mukaddesatçılık İllüzyonu

Muhafazakâr ve sağ popülist siyaset, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihsel hataları, ekonomik çöküşleri ve kurumsal çözülmeleri olan etten kemikten bir devlet gibi anlatmaz. Bu anlatının merkezine yerleştirilen II. Abdülhamid, tarihsel bir aktör olmaktan çıkarılıp hatasız, kutsal ve yalnız bir kahraman olarak ikonlaştırılır.

Siyasetçiler, “Ulu Hakan” mitini, otoriter eğilimlerini, tek adam yönetimlerini ve şeffaflıktan uzak devlet politikalarını meşrulaştırmak adına referans gösterirler.

Sultan II. Abdülhamid

Bu kurgusal anlatıda Duyun-ı Umumiye’nin kuruluşu, kaybedilen devasa topraklar, dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz. “…Bu kurgusal anlatıda Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlığını kaybettiği [Duyun-ı Umumiye] süreci veya dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz.”

Bunun yerine II. Abdülhamid, “dış güçler” ve “içerideki hain jön türkler” ittifakıyla yıkılmak istenen bir kale olarak pazarlanır. Liderler bu şablonu bugüne birebir tahvil ederler. “Dün Abdülhamid’e ne yapıldıysa, bugün de bize aynısı yapılıyor.”

Halk, bu hamasi diziler ve kürsü nutuklarıyla uyutulurken; tarihsel gerçeklik yerini bir savunma mekanizmasına bırakır.

Sonuçta bugünün seçmeni, her ekonomik krizde veya diplomatik başarısızlıkta rasyonel nedenler aramak yerine, suçu doğrudan küresel komplolara atan patolojik bir reflekse hapsedilir.

II. Abdülhamid Romantizmi: Kurtarıcı Mitolojisi ve Mukaddesatçılık İllüzyonu

Muhafazakâr ve sağ popülist siyaset, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihsel hataları, ekonomik çöküşleri ve kurumsal çözülmeleri olan etten kemikten bir devlet gibi anlatmaz.

Bu anlatının merkezine yerleştirilen II. Abdülhamid, tarihsel bir aktör olmaktan çıkarılıp hatasız, kutsal ve yalnız bir kahraman olarak ikonlaştırılır.

Siyasetçiler bu “Ulu Hakan” mitini, bugünün otoriter eğilimlerini, tek adam yönetimlerini ve şeffaflıktan uzak devlet politikalarını meşrulaştırmak adına referans gösterirler.

Bu anlatıda Duyun-ı Umumiye’nin kuruluşu, kaybedilen devasa topraklar veya dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz. Bunun yerine II. Abdülhamid, “dış güçler” ve “içerideki hain jön türkler” ittifakıyla yıkılmak istenen bir kale olarak pazarlanır.

Liderler bu şablonu bugüne birebir tahvil ederler: “Dün Abdülhamid’e ne yapıldıysa, bugün de bize aynısı yapılıyor.” Halk, bu hamasi diziler ve kürsü nutuklarıyla uyutulurken; tarihsel gerçeklik yerini bir savunma mekanizmasına bırakır.

Entelektüel İhanet ve Kolektif Hafıza Kaybı

Bu tarih mühendisliğinin en acı sonucu, halkın kronik bir kimlik bunalımına sürüklenmesidir.

Siyasetçiler, II. Abdülhamid ve Adnan Menderes figürlerini dürüstçe tartışmak yerine, onları bugünün siyasi kavgalarında birer kalkana ve kılıca dönüştürürler.

Bu durum, toplumun farklı kesimlerinin birbirinin tarihsel acılarına körleşmesine neden olur. Bir taraf Abdülhamid’i överken hürriyet ideallerini yok saymaktadır. Diğer taraf Menderes’i eleştirirken askeri darbelerin yarattığı derin demokrasi tahribatını görmezden gelir.

Adnan Menderes 1950ler

Türkiye’de siyaset kurumu nesnel tarihi imha ederek yerine araçsal bir “tarih tasarımı” inşa etmiştir. Halk, kendi gerçek tarihini öğrenmek yerine, liderlerin ideolojik ihtiyaçlarına göre her sabah yeniden kurgulanan bir geçmişi tüketmektedir.

Gerçek tarih, sarayların ve meclis kürsülerinin şovenist çığlıkları arasında boğulmaktadır. Toplum, geçmişin esiri olarak bugünü ve geleceği inşa etme yeteneğini kaybetmektedir.

Peki Halk Ne Yapmalıdır?

Halkın siyasetçilerin kurguladığı tarihsel illüzyonlardan sıyrılması ve bu tuzaktan kurtulması için atması gereken somut adımlar elbette vardır.

Öncelikle, “Resmi Anlatı” ve Hamaset Filtresi Oluşturmak gereklidir. Siyasetçilerin kürsülerden veya dizilerden anlattığı geçmişi mutlak doğru kabul etmemek gerekir. Bir lider tarihi figürü övüyor veya yeriyorsa, “Bugün bu anlatıdan nasıl bir siyasi veya ekonomik fayda sağlıyor?” sorusu sorulmalıdır.

Popüler kültür ürünlerinin ticari ve ideolojik birer kurgu olduğu unutulmamalı, tarih buralardan öğrenilmemelidir. (örn. tarihi diziler, filmler) . Çapraz Okuma Yöntemi ve Kaynak Çeşitliliği mutlaka göz önünde tutulmalıdır.

Zıt Kutupları Okumak gerekir. Sadece kendi ideolojik mahallesinin yazarlarını değil; karşı mahallenin, seküler, muhafazakar veya Marksist tarihçilerin aynı dönemi nasıl ele aldığını karşılaştırmalı olarak okumak gerekir.

Akademik Kaynaklara Yönelmek gerekir. Hamaset dolu popüler tarih kitaplarına mesafe koyulmalıdır. Dipnotlu, arşiv belgelerine dayanan, uluslararası kabul görmüş yerli ve yabancı bağımsız akademisyenlerin eserleri referans alınmalıdır. (örneğin Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Kemal Karpat, Mete Tunçay gibi isimlerin metodolojik çalışmaları).

“Kutsallık” ve “Şeytanlaştırma” klişelerini yıkmak gerekir. II. Abdülhamid’i de Adnan Menderes’i de hatasız bireyler olarak görmemelidir. “yeryüzü meleği” veya mutlak bir “hain” olarak görmekten vazgeçilmelidir. Onların da her siyasetçi gibi başarıları, yapısal hataları, hırsları, dönemlerinin getirdiği çaresizlikleri olduğu idrak edilmelidir.

Tarihsel olaylar “dış güçler” ya da “iç hainler” gibi tek boyutlu şablonlarla değil; o dönemin ekonomik şartları, kurumsal kapasitesi ve sosyolojik dip dalgalarıyla analiz edilmelidir.

Bugünün Sorunlarına Odaklanarak, gündem ipoteğini re3eddetmek gereklidir.

Siyasetçiler bugünün ekonomik krizlerini, hukuksuzluklarını veya başarısızlıklarını örtmek için çözümler aramaktadırlar. 100 yıl önceki kavgaları önümüze sürdüklerinde halk, “Geçmişi tarihçilere bırakalım, siz bugünün enflasyonunu/hukukunu nasıl çözeceksiniz?” diyebilmelidir. Gündemi mutlaka bugüne çekmelidir.

Farklı toplumsal kesimler, birbirlerinin tarihsel travmalarıyla yüzleşmelidir. Siyasilerin bu acıları birbirine karşı silah olarak kullanmasına izin vermemelidir. (örneğin 1960 darbesi veya tek parti dönemi uygulamaları).

Tartışma

Sizce Türkiye’de siyasetçilerin yarattığı II. Abdülhamid ve Adnan Menderes algısı, bu figürlerin gerçek tarihsel rolleriyle ne kadar uyuşuyor?

Geçmişteki liderlerin hatasız “kutsal kahraman” veya “mutlak hain” olarak sunulması, bugünkü toplumsal kutuplaşmayı nasıl etkiliyor?

Toplum olarak siyasilerin sunduğu kurgusal tarih anlatılarından, nesnel ve rasyonel bir tarih bilincine nasıl ulaşabiliriz?

Gündelik siyasi tartışmalarda en çok hangi tarihi dönemin veya figürün araçsallaştırıldığını gözlemliyorsunuz?

Muhteşem Yüzyılın Gölgedeki Yüzü: Kanuni Dönemi Ayaklanmaları

Kanuni Sultan Süleyman dönemi genellikle büyük fetihlerle ve zenginlikle anılır. Oysa bu parlak devrin arkasında çok ciddi iç çalkantılar vardı. Padişah tahta çıktıktan sonra Anadolu ve Suriye’de büyük isyanlar patlak verdi. Böylece merkezi yönetim bu ayaklanmaları bastırmak için uzun süre uğraştı.

Siyasi Nedenler ve Eski Rejimin Direnişi

İlk büyük isyanlar doğrudan siyasi hakimiyet kavgası yüzünden çıktı. Çünkü Memlük Devleti’nin yıkılmasının ardından bölgedeki eski seçkinler güçlerini kaybetti. Canberdi Gazali 1521 yılında Suriye’de bağımsızlığını ilan etti. Nitekim eski Memlük devletini yeniden canlandırmak amacıyla büyük bir ordu topladı.

Benzer şekilde sadrazamlık bekleyen Ahmet Paşa da Mısır’da isyan başlattı. Hak ettiği makamı alamayınca bağımsız bir hükümdar gibi davranmaya karar verdi. Bu nedenle Osmanlı tarihçileri bu isyankarı “Hain Ahmet Paşa” olarak kaydettiler. Kısacası bu ilk hareketler tamamen siyasi iktidar kavgalarından kaynaklandı.

Ağır Vergiler ve Ekonomik Boyutlar

İsyanların en derin sebebi ise vergi sistemindeki adaletsizliklerdi. Zira bitmek bilmeyen seferler hazine üzerine çok büyük bir yük bindirdi. Devlet bu masrafları karşılamak için yeni arazi tahrirleri yaptı. Özellikle Anadolu’daki vergi memurları halka karşı çok sert davrandı.

Bu durum 1526 yılında Baba Zünnun isyanının fitilini ateşledi. Yozgat civarında vergisini ödeyemeyen köylüler memurlara karşı silah çekti. Dolayısıyla ekonomik darboğaz yoksul halk kitlelerini çaresiz bir direnişe sürükledi.

İnanç Kırılmaları ve Toplumsal Boyutlar

Ekonomik hoşnutsuzluk zamanla dini ve mezhepsel bir kimliğe büründü. Çünkü Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Şii ve Alevi tebaa üzerindeki etkisi sürüyordu. 1527 yılında Kalender Çelebi büyük bir göçebe kitleyi arkasına aldı.

Hükümetin tımar topraklarını ellerinden alması bu insanları çok kızdırdı. Bu amaçla binlerce insan adaletsiz düzene karşı tek bir bayrak altında toplandı. Fakat Sadrazam İbrahim Paşa asiler arasındaki ittifakı rüşvetle bozmayı başardı. Sonuç olarak toplumsal kırılmalar askeri güçle ve siyasi manevralarla bastırıldı.

İsyanların Uzun Vadeli Sonuçları

Bu iç savaşlar Osmanlı idari yapısında kalıcı hasarlar bıraktı. Çünkü Anadolu’da tarımsal üretim isyanlar nedeniyle çok büyük darbe aldı. Binlerce köylü topraklarını bırakarak şehirlere veya dağlara kaçtı. Bu nedenle tımar sistemi eski verimliliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

Ayrıca merkezi devlet taşradaki denetimini daha da sertleştirmek zorunda kaldı. Bu durum ileride çıkacak olan Celali İsyanları’nın da zeminini hazırladı. Sonuç itibarıyla iç ayaklanmalar imparatorluğun ekonomik gücünü derinden sarstı.

Akademik Açıdan Kanuni Dönemi İsyanları

Tarihçiler bu ayaklanmaları basit birer asayiş sorunu olarak görmezler. Örneğin Halil İnalcık gibi uzmanlar bu süreci yapısal krizlerin başlangıcı sayar. Aksine popüler tarih anlatıları bu iç sorunları genellikle görmezden gelir. Onlara göre Muhteşem Yüzyıl hatasız bir altın çağdır.

Buna rağmen her iki yaklaşım da ortak bir noktada birleşir. Çünkü Kanuni bu krizleri bastırmasaydı Batı’daki büyük fetihleri gerçekleştiremezdi. Sonuç olarak bugün incelediğimiz bu isyanlar imparatorluğun iç dinamiklerini anlamamızı sağlar.

Verified by MonsterInsights