Yeni Dünya’da Umut ve Sefalet: Arjantin’e Osmanlı Göçü

Osmanlı Devleti, değişen dünya şartlarına ayak uydurmakta maalesef geç kaldı. Bu gecikme yüzünden, toplumsal yapıda çok derin yaralar açıldı. Özellikle sanayileşmenin kaçırılması, Anadolu genelinde artan işsizliği beraberinde getirdi. Dolayısıyla ekonomik daralma, taşradaki insanları çaresizliğe sürükledi. Osmanlı Devletinden Arjantin’e göç ve ticari faaliyetlere dair bilgiler aktarmaya çalıştık.

Nitekim bu çaresizlik, beraberinde yeni tehlikeler doğurdu. Umut taciri simsarlar, halkın geleceğe dair saf duygularını acımasızca sömürdü. Bunun sonucunda vatandaşlar, ellerindeki son birikimleri bu insanlara kaptırdı. Sonunda kendilerini Güney Amerika gemilerinde buldular.

Sosyolojik ve Psikolojik Bir Göç Trajedisi

İnsanlar, büyük zengin olma hayaliyle bu Uzak Kıta’ya ayak bastı. Oysa büyük bir kısmı, aslında yerleşmek amacıyla gitmemişti. Aksine amaçları sadece para kazanıp vatanlarına geri dönmekti. Ancak Yeni Dünya, onlara çok acı sürprizler hazırlamıştı.

Çünkü beklenen zenginlik yerine, büyük bir sefaletle karşılaştılar. Hatta geri dönecek yol parası dahi bulamayanlar orada mahsur kaldı. Üstelik çok zor ve tiksindirici işlerde sağlıklarını tamamen kaybettiler. Bu yüzden uygun olmayan koşullar, salgın hastalıkları tetikledi.

Psycholojik açıdan bu durum, göçmenlerde derin travmalar yarattı. Özellikle başarısızlık duygusu ve memleket hasreti insanları ruhen yıprattı. Bununla birlikte yabancı bir kültürde tutunmak, sosyolojik izolasyona yol açtı. Netice itibarıyla dil bilmeyen göçmenler, toplumun en alt tabakasına sıkıştı.

Tarihsel açıdan bakıldığında bu durum, tam bir kimlik krizidir. Zira geleneksel yapıdan kopan insanlar, yabancı bir coğrafyada kayboldu. Ayrıca kumar ve kötü yaşam koşulları, dramatik ölümleri beraberinde getirdi. Kısacası hayaller, Buenos Aires sokaklarında hüzünlü birer hikayeye dönüştü.

Emin Arslan’ın Raporu ve Kaçan Ticari Fırsatlar

Dönemin Arjantin Başkonsolosu Emin Arslan önemli bir rapor hazırladı. Bu bağlamda 7 numaralı ticaret layihası, ilişkileri net biçimde özetler. Bilindiği gibi Arjantin de Osmanlı gibi aslında tarıma dayalı bir ülkeydi.

Bu yapısal benzerlikten dolayı, sanayi ticaretinin gelişmesi baştan engellendi. Ayrıca en büyük lojistik engel, coğrafi mesafenin çok uzak olmasıydı. Buna ek olarak nakliye gemilerinin yetersizliği, taşıma maliyetlerini aşırı derecede yükseltiyordu. Sonuç olarak uzaklık, Türk mallarının rekabet gücünü tamamen kırdı.

Tarihsel boyutta, Osmanlı tüccarları büyük fırsatları vizyonsuzluk nedeniyle kaçırdı. Çünkü Güney Amerika’da mevsimler Türkiye’nin tam tersi şekilde yaşanıyordu. Örneğin Arjantin’de kış yaşanırken, Osmanlı’dan taze yemiş getirmek harika bir fikirdi.

Şüphesiz bu stratejik hamle, tüccarlar için devasa karlar sağlayabilirdi. Aynı şekilde şekerleme ve lokumlar süslü kutularda sunulsa büyük talep görecekti. Fakat estetik sunum eksikliği, pazar payımızı neredeyse sıfıra indirdi.

Kurumsal İlgisizlik ve Sermaye Eksikliği

Türk tütünü, Güney Amerika genelinde çok büyük bir şöhrete sahipti. Buna rağmen Buenos Aires’te bu işi yapan sadece iki kişi vardı. Oysa Amerikalı girişimciler, Türk tütününün reklamını yaparak büyük paralar kazandı.

Görülüyor ki Osmanlı Rejisi’nin bu konudaki kayıtsızlığı adeta bir devlet günahıydı. Bu ihmal neticesinde, milyonlarca liralık bir pazarın kaybı yaşandı. Aslında ipek dokumalarımız ve halılarımız da büyük rağbet görebilirdi.

Ancak bölgedeki beş Osmanlı ticarethanesi çok yüksek fiyatlar istedi. Bu hatalı politika yüzünden, potansiyel müşterilerin kaçması kaçınılmaz oldu. Aksine Avrupalı tüccarlar, birkaç yılda devasa servetler elde etti.

Osmanlı tüccarlarında genel bir cesaretsizlik ve güvensizlik hakimdir. Bu olumsuz ruh halinin temel sebebi ise modern ticari bilgi eksikliğidir. Aynı zamanda sermaye yetersizliği de hareket alanını tamamen kısıtladı.

Nitekim Avrupalılar görkemli mağazalar açarken, göçmenlerimiz sokaklarda seyyar satıcılık yaptı. Sonuçta yıllarca süren seyyar birikim çabası, dev şirketlerin gölgesinde kaldı. Bundan dolayı Konsolos, bu acı sosyal tabloyu değiştirmek için yoğun çaba harcadı.

Tarımda Gelecek Arayışı ve İstatistikler

Emin Arslan, vatandaşları daha güvenli olan tarım sektörüne yönlendirdi. Çünkü Arjantin topraklarında ziraat yapmak, kısa sürede yüksek kazanç demekti. Üstelik tarım işçilerinin günlük ücretleri Osmanlı’ya göre oldukça yüksekti.

Nitekim 1910 yılı hasat döneminde otuz bin Osmanlı vatandaşı çalıştı. Bu sayede işçiler toplam on milyon Arjantin pezosu kazandı. Bu muazzam rakam ise bir milyon Osmanlı lirasına denk gelmekteydi.

Konsolosun bu teşvikte iki büyük ekonomik amacı bulunuyordu. Birincisi, vatandaşların bildikleri işten hızla para kazanıp kurtulmasıydı. İkincisi ise modern tarım tekniklerinin yerinde öğrenilmesiydi.

Böylece ülkeye dönecek olanlar, hem sermaye hem de yeni usuller getirecekti. Bu durum Osmanlı tarımı için harika bir reform fırsatıydı. Fakat ne yazık ki bu vizyoner plan da kurumsal destek bulamadı.

1910 yılı verilerine göre iki ülke ticareti oldukça dengesizdi. Buna rağmen Türkiye’den Arjantin’e yapılan ihracat, ithalata göre yine de yüksek seyretti. Örneğin Türkiye’den giden emtianın değeri 338 bin altın pezoya ulaştı.

Buna karşılık Arjantin’den yapılan ithalat, 121 bin altın pezo civarında kaldı. Bu hesaplamalarda bir pezos beş frank olarak kabul edilmişti. Özetle rakamlar potansiyeli gösteriyor ama yetersiz lojistik gelişimi engelliyordu.

Verilen istatistikler, bölgedeki Osmanlı varlığının ciddiyetini açıkça gösterir. Özellikle göç eden nüfus içinde çiftçiler ve ameleler çoğunluktadır. İlginç bir şekilde, kayıtlarda bir adet sahne sanatçısı da yer almaktadır.

Erkek nüfusunun yoğunluğu, geri dönme arzusunu sosyolojik olarak kanıtlar. Aynı şekilde kadın nüfusunun azlığı, kalıcı bir yerleşim düşünülmediğinin göstergesidir. Son olarak Müslüman olmayan unsurların göçünde, dönemin siyasi şartları etkilidir.

Sonuç: Küresel Vizyonsuzluğun ve Bireysel Dramın Özeti

Osmanlı’nın Arjantin göçü ve ticari serüveni, yapısal bir vizyonsuzluğun ibretlik belgesidir. Bireysel düzlemde umutla başlayan yolculuklar, kurumsal sahipsizlik yüzünden toplumsal bir trajediye dönüşmüştür. Devletin küresel pazarları okuyamaması ve lojistik ağları kuramaması, tütün ve tekstil gibi devasa tekelleri rakiplere sunmuştur. Göçmenlerin kazandığı milyonlarca pezo ise modern tarım reformlarına dönüşemeden Buenos Aires sokaklarında eriyip gitmiştir. Son tahlilde Arjantin deneyi; sadece kaçırılan bir ekonomik fırsat değil, coğrafi uzaklığın vizyon uzaklığıyla birleştiğinde doğurduğu tarihi bir hüsrandır.

7 Numaralı Ticaret Layihasına göre Osmanlı Devleti  Arjantin Ticari İlişkileri ve Arjantin de Bulunan Osmanlı Nüfusu.  A.İ.B.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi(14), 110-121. 

Sonsuzluğun Gölgesinde: İnsanın En Büyük Korkusu

Sonsuzluk kavramı, insan zihninin sınırlarını en çok zorlayan düşüncelerin başında gelir. Bu uçsuz bucaksız fikir, tarih boyunca insanlarda derin bir ürperti uyandırmıştır. İnsan, doğası gereği her şeyin bir sonu olmasına alışkındır. Bu yüzden sonu olmayan her durum, zihnimizde büyük bir şok yaratır.

Felsefi Arayış ve Yok Oluş Kaygısı

Felsefe, sonsuzluğu çoğunlukla kavranamaz ve sınırlandırılamaz bir olgu olarak ele alır. Antik filozoflar, sonu olmayan bir evren fikrini kaotik ve ürkütücü bulmuşlardır. İnsan zihni, hayal kurarken bile her zaman tutunacak belirli bir sınır arar. Sonsuzluk ise tüm bu bilinen sınırları bir anda yerle bir eder.

Bu sınırsızlık karşısında insan, kendi varlığının ne kadar önemsiz olduğunu hemen fark eder. Büyük dâhiler, bu farkındalığı varoluşsal bir kriz olarak tanımlar. Evrenin büyüklüğü karşısında adeta bir toz tanesine dönüştüğümüzü hissederiz. Bu his, felsefi açıdan insanı derin bir çaresizlik kuyusuna doğru çeker.

Psikolojik Açıdan Bilinmezlik Korkusu

Psikoloji bilimi, bu korkuyu kontrolü kaybetme duygusu ile doğrudan ilişkilendirir. İnsan beyni, hayatta kalmak adına her şeyi anlamlandırmak ve tahmin etmek ister. Sonu gelmeyen bir zaman veya mekân düşüncesi, bu tahmin mekanizmasını tamamen bozar. Zihin, sınırlarını çizemediği bir nesneyi veya durumu asla kontrol edemez.

Ortaya çıkan bu devasa bilinmezlik, kişide derin bir güvensizlik hissi yaratır. Zihin, sonunu göremediği bu boşlukta adeta yönünü kaybederek hızla panikler. Klinik psikolojide bu durum, apeirofobi yani sonsuzluk korkusu olarak adlandırılır. İnsanlar, sonsuz zaman döngüsünü düşündükçe kendilerini güvende hissetmekte zorlanırlar.

Edebiyatta ve Sanatta Sonsuzluk Melankolisi

Sanatçılar ve edebiyatçılar, bu büyük korkuyu yaratıcı bir güce dönüştürmeyi başarmışlardır. Yazarlar, eserlerinde ucu bucağı olmayan labirentler tasarlayarak bu hissi somutlaştırırlar. Örneğin, Jorge Luis Borges kütüphaneleri sonsuz bir evren gibi kurgulamıştır. Bu edebi dünyalarda karakterler, sonu gelmeyen koridorlarda yollarını ve akıllarını kaybederler.

Görsel sanatlarda ise ressamlar, tuallerinde derin boşluklar kullanarak izleyiciyi ürkütmeyi seçerler. Sürrealist sanatçılar, zamanın eridiği ve mekânın bittiği sahneler resmetmişlerdir. Bu eserler, insanı zamansızlık ve mekânsızlık fikriyle doğrudan yüz yüze getirir. Sanat, sonsuzluğun yarattığı o derin melankoliyi ve dehşeti gözler önüne serer.

Sonsuz Kitaplık Labirenti

Tarihsel Süreçte Değişen Algı

Tarih boyunca toplumlar, sonsuzluğu mitolojiler ve dinler üzerinden anlamlandırmaya çalışmıştır. İlk medeniyetler, gökyüzünün sonsuzluğunu tanrısal ve ulaşılamaz güçlerle özdeşleştirmiştir. O dönemlerde bu kavram, insanda korkudan ziyade büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Kadim kültürler, yıldızlara bakarak kendi kaderlerini ve sınırlarını çizmeye uğraşıyorlardı.

Zamanla bilim geliştikçe, evrenin gerçek ve ürkütücü boyutları daha net anlaşılmıştır. Ancak bu bilimsel keşifler, insanın evrendeki yalnızlık hissini daha da büyütmüştür. Teleskoplar geliştikçe, boşluğun ne kadar devasa olduğunu dehşetle fark ettik. Geçmişten bugüne uzanan bu algı, kolektif korkularımızı beslemeye her dönem devam eder.

Bu Korkuyla Baş Etme Yöntemleri

Sonsuzluk korkusuyla baş etmek, zihni şimdiki zamana ve somut dünyaya döndürmekle mümkündür. İlk olarak, “anda kalma” (mindfulness) egzersizleri bu süreçte çok büyük fayda sağlar. Kişi, soyut düşünceler içinde kaybolduğunda çevresindeki fiziksel nesnelere odaklanarak zihnini sakinleştirebilir. Beş duyu organını aktif kullanmak, boşluk hissinin yarattığı panik dalgasını hızla kırar.

İkinci olarak, bilişsel davranışçı yaklaşımlar bu korkunun kontrol altına alınmasına yardım eder. Zihne gelen kontrol edilemez sonsuzluk düşünceleri, güvenli ve sınırlı alanlara yönlendirilebilir. Günlük rutinler oluşturmak och bunlara sadık kalmak, beyne aradığı güven hissini verir. Son olarak, bu kaygı günlük yaşamı engelliyorsa uzman bir psikologdan destek alınmalıdır.

Geçmişin Cephaneliği: Türk Siyaseti için Tarih

Türkiye’de egemen siyaset, tarihi geçmişi anlama, sorgulama ve ders çıkarma alanı olarak görmez. Aksine liderler, tarihi bugünün kavgalarında kullanışlı bir mermiye dönüştüren “tarih mühendisi” gibi çalışırlar. Bu mühendislik faaliyeti, halkın kolektif hafızasını manipüle ederek yapay kutuplar yaratır.

Siyasetçiler, geniş kitlelerin duygusal kırılganlıklarını sömürerek nesnel gerçekliği ideolojik illüzyonlarla ikame ederler. Bu stratejinin en kullanışlı iki laboratuvarı ise Osmanlı dönemi ile 1920-1970 arası Cumhuriyet tarihidir.

Bu laboratuvarların en verimli pazarlandığı iki kült figür ise II. Abdülhamid ve Adnan Menderes‘tir.

Türkiye’de siyaset ve tarih mühendisliği algı yönetimi

II. Abdülhamid Romantizmi: Kurtarıcı Mitolojisi ve Mukaddesatçılık İllüzyonu

Muhafazakâr ve sağ popülist siyaset, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihsel hataları, ekonomik çöküşleri ve kurumsal çözülmeleri olan etten kemikten bir devlet gibi anlatmaz. Bu anlatının merkezine yerleştirilen II. Abdülhamid, tarihsel bir aktör olmaktan çıkarılıp hatasız, kutsal ve yalnız bir kahraman olarak ikonlaştırılır.

Siyasetçiler, “Ulu Hakan” mitini, otoriter eğilimlerini, tek adam yönetimlerini ve şeffaflıktan uzak devlet politikalarını meşrulaştırmak adına referans gösterirler.

Sultan II. Abdülhamid

Bu kurgusal anlatıda Duyun-ı Umumiye’nin kuruluşu, kaybedilen devasa topraklar, dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz. “…Bu kurgusal anlatıda Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlığını kaybettiği [Duyun-ı Umumiye] süreci veya dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz.”

Bunun yerine II. Abdülhamid, “dış güçler” ve “içerideki hain jön türkler” ittifakıyla yıkılmak istenen bir kale olarak pazarlanır. Liderler bu şablonu bugüne birebir tahvil ederler. “Dün Abdülhamid’e ne yapıldıysa, bugün de bize aynısı yapılıyor.”

Halk, bu hamasi diziler ve kürsü nutuklarıyla uyutulurken; tarihsel gerçeklik yerini bir savunma mekanizmasına bırakır.

Sonuçta bugünün seçmeni, her ekonomik krizde veya diplomatik başarısızlıkta rasyonel nedenler aramak yerine, suçu doğrudan küresel komplolara atan patolojik bir reflekse hapsedilir.

II. Abdülhamid Romantizmi: Kurtarıcı Mitolojisi ve Mukaddesatçılık İllüzyonu

Muhafazakâr ve sağ popülist siyaset, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihsel hataları, ekonomik çöküşleri ve kurumsal çözülmeleri olan etten kemikten bir devlet gibi anlatmaz.

Bu anlatının merkezine yerleştirilen II. Abdülhamid, tarihsel bir aktör olmaktan çıkarılıp hatasız, kutsal ve yalnız bir kahraman olarak ikonlaştırılır.

Siyasetçiler bu “Ulu Hakan” mitini, bugünün otoriter eğilimlerini, tek adam yönetimlerini ve şeffaflıktan uzak devlet politikalarını meşrulaştırmak adına referans gösterirler.

Bu anlatıda Duyun-ı Umumiye’nin kuruluşu, kaybedilen devasa topraklar veya dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz. Bunun yerine II. Abdülhamid, “dış güçler” ve “içerideki hain jön türkler” ittifakıyla yıkılmak istenen bir kale olarak pazarlanır.

Liderler bu şablonu bugüne birebir tahvil ederler: “Dün Abdülhamid’e ne yapıldıysa, bugün de bize aynısı yapılıyor.” Halk, bu hamasi diziler ve kürsü nutuklarıyla uyutulurken; tarihsel gerçeklik yerini bir savunma mekanizmasına bırakır.

Entelektüel İhanet ve Kolektif Hafıza Kaybı

Bu tarih mühendisliğinin en acı sonucu, halkın kronik bir kimlik bunalımına sürüklenmesidir.

Siyasetçiler, II. Abdülhamid ve Adnan Menderes figürlerini dürüstçe tartışmak yerine, onları bugünün siyasi kavgalarında birer kalkana ve kılıca dönüştürürler.

Bu durum, toplumun farklı kesimlerinin birbirinin tarihsel acılarına körleşmesine neden olur. Bir taraf Abdülhamid’i överken hürriyet ideallerini yok saymaktadır. Diğer taraf Menderes’i eleştirirken askeri darbelerin yarattığı derin demokrasi tahribatını görmezden gelir.

Adnan Menderes 1950ler

Türkiye’de siyaset kurumu nesnel tarihi imha ederek yerine araçsal bir “tarih tasarımı” inşa etmiştir. Halk, kendi gerçek tarihini öğrenmek yerine, liderlerin ideolojik ihtiyaçlarına göre her sabah yeniden kurgulanan bir geçmişi tüketmektedir.

Gerçek tarih, sarayların ve meclis kürsülerinin şovenist çığlıkları arasında boğulmaktadır. Toplum, geçmişin esiri olarak bugünü ve geleceği inşa etme yeteneğini kaybetmektedir.

Peki Halk Ne Yapmalıdır?

Halkın siyasetçilerin kurguladığı tarihsel illüzyonlardan sıyrılması ve bu tuzaktan kurtulması için atması gereken somut adımlar elbette vardır.

Öncelikle, “Resmi Anlatı” ve Hamaset Filtresi Oluşturmak gereklidir. Siyasetçilerin kürsülerden veya dizilerden anlattığı geçmişi mutlak doğru kabul etmemek gerekir. Bir lider tarihi figürü övüyor veya yeriyorsa, “Bugün bu anlatıdan nasıl bir siyasi veya ekonomik fayda sağlıyor?” sorusu sorulmalıdır.

Popüler kültür ürünlerinin ticari ve ideolojik birer kurgu olduğu unutulmamalı, tarih buralardan öğrenilmemelidir. (örn. tarihi diziler, filmler) . Çapraz Okuma Yöntemi ve Kaynak Çeşitliliği mutlaka göz önünde tutulmalıdır.

Zıt Kutupları Okumak gerekir. Sadece kendi ideolojik mahallesinin yazarlarını değil; karşı mahallenin, seküler, muhafazakar veya Marksist tarihçilerin aynı dönemi nasıl ele aldığını karşılaştırmalı olarak okumak gerekir.

Akademik Kaynaklara Yönelmek gerekir. Hamaset dolu popüler tarih kitaplarına mesafe koyulmalıdır. Dipnotlu, arşiv belgelerine dayanan, uluslararası kabul görmüş yerli ve yabancı bağımsız akademisyenlerin eserleri referans alınmalıdır. (örneğin Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Kemal Karpat, Mete Tunçay gibi isimlerin metodolojik çalışmaları).

“Kutsallık” ve “Şeytanlaştırma” klişelerini yıkmak gerekir. II. Abdülhamid’i de Adnan Menderes’i de hatasız bireyler olarak görmemelidir. “yeryüzü meleği” veya mutlak bir “hain” olarak görmekten vazgeçilmelidir. Onların da her siyasetçi gibi başarıları, yapısal hataları, hırsları, dönemlerinin getirdiği çaresizlikleri olduğu idrak edilmelidir.

Tarihsel olaylar “dış güçler” ya da “iç hainler” gibi tek boyutlu şablonlarla değil; o dönemin ekonomik şartları, kurumsal kapasitesi ve sosyolojik dip dalgalarıyla analiz edilmelidir.

Bugünün Sorunlarına Odaklanarak, gündem ipoteğini re3eddetmek gereklidir.

Siyasetçiler bugünün ekonomik krizlerini, hukuksuzluklarını veya başarısızlıklarını örtmek için çözümler aramaktadırlar. 100 yıl önceki kavgaları önümüze sürdüklerinde halk, “Geçmişi tarihçilere bırakalım, siz bugünün enflasyonunu/hukukunu nasıl çözeceksiniz?” diyebilmelidir. Gündemi mutlaka bugüne çekmelidir.

Farklı toplumsal kesimler, birbirlerinin tarihsel travmalarıyla yüzleşmelidir. Siyasilerin bu acıları birbirine karşı silah olarak kullanmasına izin vermemelidir. (örneğin 1960 darbesi veya tek parti dönemi uygulamaları).

Tartışma

Sizce Türkiye’de siyasetçilerin yarattığı II. Abdülhamid ve Adnan Menderes algısı, bu figürlerin gerçek tarihsel rolleriyle ne kadar uyuşuyor?

Geçmişteki liderlerin hatasız “kutsal kahraman” veya “mutlak hain” olarak sunulması, bugünkü toplumsal kutuplaşmayı nasıl etkiliyor?

Toplum olarak siyasilerin sunduğu kurgusal tarih anlatılarından, nesnel ve rasyonel bir tarih bilincine nasıl ulaşabiliriz?

Gündelik siyasi tartışmalarda en çok hangi tarihi dönemin veya figürün araçsallaştırıldığını gözlemliyorsunuz?

Verified by MonsterInsights