Osmanlı Devleti’nin Askeri Omurgası: Yeniçeri Ocağı

Osmanlı Devleti, kuruluş aşamasında hızla beylikten devlete geçerken daimi ve profesyonel bir orduya ihtiyaç duydu. Zira mevcut aşiret ve uç kuvvetleri genişleyen fetih hareketlerinde zamanla yetersiz kalıyordu. Bu askeri tıkanıklık nedeniyle, Sultan I. Murad döneminde düzenli ve merkezi birlik ihtiyacı kesinlik kazandı.

Söz konusu ihtiyacı karşılamak adına başlangıçta savaş esirlerinin beşte birini toplayan Pençik sistemi uygulandı. Ancak Ankara Savaşı sonrasında bu sistem de yetersiz kalınca Devşirme Kanunu yürürlüğe girdi. Böylece Yeniçeri Ocağı, doğrudan padişaha bağlı mutlak askeri bir güç haline geldi. Sonuç olarak merkezi otorite, yerel aristokrat güçlere karşı büyük bir üstünlük sağladı.

Yeniçeri Ordusu tasvirleri

Ocağa Seçim Süreci: Devşirme Sistemi ve Kriterleri

Bahsi geçen bu askeri gücü beslemek amacıyla, Balkanlar ve Anadolu’daki gayrimüslim tebaanın çocukları seçilirdi. Nitekim uygulanan devşirme sistemi, devlet görevlileri tarafından çok sıkı kurallarla idare edilirdi. Bu doğrultuda köy kethüdası, papaz ve ailenin hazır bulunduğu meclislerde kayıtlar tutulurdu.

Ayrıca her haneden sadece bir çocuk alınır, ailenin tek oğlu asla devşirilmezdi. Bununla birlikte evli olanlar, dulların çocukları, köylüler ve fiziki kusuru olanlar elenirdi. Seçim aşamasından sonra yetenekli çocuklar, İslamiyet’i ve Türk kültürünü öğrenmeleri için Türk ailelerine verilirdi. Özetle bu süreç, çocukların ileride devlete mutlak sadakatle bağlanmasını sağlayan temel adımdı.

Eğitim Süreçleri ve Acemi Ocağı Disiplini

Türk ailelerin yanında pişen bu gençler, daha sonra askeri eğitim için Acemi Ocağı’na sevk edilirdi. Gelibolu ve İstanbul’daki bu ocaklarda ise çok sıkı fiziki eğitimler başlardı. Eğitim kapsamında gençler; okçuluk, kılıç kullanımı, kargı fırlatma ve ateşli silah eğitimleri alırlardı. Aynı zamanda eğitim süresince askeri disiplin ve hiyerarşiye itaat ruhu hafızalara kazınırdı. Kanun gereği acemilerin evlenmesi, sakal bırakması ve başka işlerle uğraşması kesinlikle yasaktı. Tüm bu zorlu aşamaları başarıyla bitiren adaylar, “kapıya çıkma” töreniyle Yeniçeri Ocağı’na kabul edilirdi. Artık onlar maaşlı, profesyonel birer elit asker ve padişahın kapıkulu askerleriydi.


Yeniçerilerin Görevleri, Lojistik Gücü ve Önemi

Ocağa kabul edilen bu seçkin askerler, savaş zamanında merkez ordusunu oluştururdu. Ayrıca doğrudan padişahın çadırını korumakla da görevliydiler. Bunun yanı sıra barış zamanında payitaht İstanbul’un asayişini ve sınır kalelerini korurlardı. Teknolojik açıdan bakıldığında, dünyada ateşli silahları toplu ve disiplinli kullanan ilk piyade birliklerindendiler.

Sahip oldukları lojistik güç sayesinde, imparatorluğun kazandığı büyük zaferlerde başrolü oynadılar. Kısacası padişahın mutlak otoritesini koruyan bu yapı, devletin merkeziyetçi vizyonunun en büyük güvencesiydi. Kuşkusuz savaş meydanlarındaki bu üstün başarılar, Osmanlı askeri sistemini Avrupa’nın en güçlüsü yaptı.

Yeniçeriler, Avrupa’daki feodal orduların aksine, maaşlı ve profesyonel bir daimi piyade ordusu olarak Osmanlı fetihlerinin temelini oluşturmuştur. Disiplinli ateş gücü ve “Tabur Cengi” ile büyük askeri üstünlük sağlamışlardır. Osmanlı merkez ordusunu oluşturan yeniçerilerin yanı sıra, taşradaki askeri ve ekonomik düzenin bel kemiğini incelemek için Osmanlı Ordusunun Bel Kemiği: Tımarlı Sipahiler başlıklı köşe yazımıza göz atabilirsiniz.

Yeniçeri Ordusu tasvirleri

Sosyolojik Bir Sembol: Kazan Kaldırma Geleneği

Yeniçerilerin ordu içindeki bu gücü, kendilerine has bazı geleneksel semboller doğurdu. Örneğin askerler için yemek pişirilen dev kazanlar, ocağın birliğini ve bağlılığını temsil ederdi. Bu bağlamda askerlerin padişaha olan sadakati, dağıtılan çorbayı içmeleriyle sembolik olarak tescillenirdi. Fakat devlet yönetiminden memnuniyetsizlik doğduğunda yeniçeriler bu çorbayı içmeyi açıkça reddederlerdi. Dahası kışladaki dev bakır kazanları At Meydanı’na çıkarmak, resmen isyan başlatmak anlamına gelirdi. Görüldüğü üzere bu eylem, askeri bir itaatsizlikten öte, siyasi bir protesto mekanizmasıydı. Son tahlilde kazan kaldırma, askerin saraya karşı toplu gücünü gösteren sosyolojik bir semboldü.

Bozulma Süreci, Sosyo-Ekonomik Nedenler ve İsyanlar

Ne var ki XVI. yüzyılın sonlarında ocaktaki katı kurallar gevşedi ve sistem hızla bozuldu. İlk olarak III. Murad döneminde ocağa devşirme dışından vasıfsız kişiler alındı. Buna bağlı olarak nüfus artınca evlenme yasağı delindi ve yeniçeriler ticarete atıldı. Askerlik dışı işlerle uğraşan ordu, askeri talimleri ve teknolojik gelişmeleri tamamen terk etti. Öte yandan ulufelerin değer kaybetmesi üzerine askerler, devlete karşı sık sık ayaklanmaya başladılar. Gelinen son noktada siyasi bir odak haline gelen ocak, padişahları tahttan indirip katledecek kadar kontrolden çıktı. Kaçınılmaz olarak bu durum, devletin güvenliğini, iç huzurunu ve ordunun savaş gücünü tamamen çökertti.

Değişen Güç Dengeleri: Ulema ve Saray Bürokrasisi

Doğal olarak ocağın bozulması, devlet içindeki köklü güç dengelerini de tamamen altüst etti. Özellikle yeniçerilerle iş birliği yapan ulema sınıfı, en büyük fiziki desteğini kaybetmiş oldu. Fırsatı değerlendiren padişah, ulemanın devlet işlerindeki siyasi ve hukuki yaptırım gücünü zayıflattı. Aynı dönemde sivil bürokrasi, askeri vesayetin bitmesiyle yönetimde ön plana çıkmaya başladı. Bu dönüşümle birlikte sadrazamlık makamı, yetkilerini yeni kurulan batı tarzı bakanlıklara devretti. Böylece padişah, mutlak otoriteyi saray merkezli bürokratik bir yapı üzerinden yeniden kurdu. Sonuç itibarıyla sivil memurlar, devletin yeni elit zümresi haline geldi.

Sonuç: Vaka-i Hayriye ve Yeni Dönem Modernleşmesi

Nihayet Sultan II. Mahmud, devletin bekası adına bu yozlaşmış askeri yapıyı kaldırmaya karar verdi. Bu amaçla 1826 yılında halkın ve topçu birliklerinin desteğiyle yeniçeri kışlaları topa tutuldu. Tarihe Vaka-i Hayriye olarak geçen bu hamleyle ocak tamamen ortadan kaldırıldı. Bu tasfiye sayesinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme ve köklü reform adımlarının önü açıldı. Hemen ardından yeniçerilerin yerine batı tarzında eğitilen yeni bir ordu kuruldu. Son söz olarak, askeri engelin kalkması Tanzimat Fermanı’na giden idari süreci hızlandırdı.

Osmanlı Habeşistan İlişkileri: 7 Yıllık Gizli Afrika Direnişi

Osmanlı Devleti ile Habeşistan arasındaki temaslar, aslında sanılanın aksine çok eskiye dayanır. Bu bağlamda cihan devleti, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Hint Okyanusu’na yönelmiştir. Özellikle Portekizlilerin bölgedeki sömürgeci yayılmacılığını engellemek büyük bir hedef haline gelmiştir. Nitekim Özdemir Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, 1555 yılında Afrika kıyılarını tamamen kontrol etti. Bunun sonucunda merkezi Massava olan tarihi “Habeş Eyaleti” resmen kurulmuş oldu.

Görülüyor ki bu hamle, kutsal Hicaz topraklarını tamamen güvenceye almıştır. Dolayısıyla yüzyıllar boyunca Habeşistan Krallığı ile Osmanlı idaresi yakın komşuluk yapmıştır. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa devletlerinin sömürgeci saldırıları bu iki devleti birleştirdi. Bu yüzden Osmanlı yönetimi, hem bölgedeki İslam unsurlarını korudu hem Habeşistan’ın bağımsızlığını destekledi.

Adwa Savaşı ve Osmanlı Silahlarının Gizli Rolü

Tarihsel boyutta, Osmanlı Habeşistan ilişkileri en kritik sınavını Adwa Savaşı’nda vermiştir. Bilindiği gibi İtalya, Afrika Boynuzu’nu tamamen işgal etmek amacıyla büyük bir ordu kurmuştu. Oysa İmparator II. Menelik, bu emperyalist saldırıya karşı koyabilmek için gizlice silah topladı. İşte bu noktada, Mısır üzerinden Habeşistan’a giden Osmanlı yapımı mühimmatlar savaşın kaderini belirledi.

Üstelik Osmanlı askeri danışmanları, Habeş ordusuna modern harp teknikleri konusunda gizli yardımlar yaptı. Bunun sonucunda Habeşistan, Adwa Savaşı’nda İtalyan ordusunu çok ağır bir yenilgiye uğrattı. Böylece Habeşistan, Afrika kıtasında sömürgeleştirilemeyen tek bağımsız devlet olarak tarihe geçti. Şüphesiz bu tarihi zafer, İmparator II. Menelik’in padişaha olan saygısını katbekat artırmıştır.

Görev Aşkıyla Gelen Ölümcül Fedakarlık

Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki en önemli sesi olan Ahmed Mazhar Bey, adeta ölüme koşmuştur. Bu fedakarlık nedeniyle, amansız filebit hastalığı pençesine düştüğünde bile görevini aksatmamıştır. Özellikle hastalığın en ağır evresinde, tam iki buçuk ay boyunca insanüstü bir direnç gösterdi. Zira yattığı yerde çektiği büyük ızdırapları bastırmak için her yolu deniyordu.

Buna rağmen odasına özel olarak kurdurduğu bir masada, resmi işleri yürütmeye devam etti. Hatta vücudunu sağa sola dahi oynatamayacak duruma geldiğinde bile evrakları günü gününe imzaladı. Sonunda durumun vahametini gören iki Fransız doktor, kendisini Cibuti sahilindeki hastaneye sevk etti. Fakat buradaki geçici iyileşmenin ardından yakalandığı şiddetli zatürre, 13 Kanun-i Sani 1920’de şahadetine yol açtı.

Cibuti’de Hayatı Durduran Muazzam Bir Cenaze

Ahmed Mazhar Bey’in vefat haberi, Afrika Boynuzu’nda adeta bir bomba etkisi yarattı. Bu acı haber üzerine, Cibuti’deki tüm Müslüman halk Fransız valisine giderek cenazeyi talep etti. Nitekim o gün Cibuti’de hayat tamamen durdu ve bütün ticarethaneler kepenk indirdi. Öyle ki çoluk çocuk, tüm halk hastane meydanına adeta bir sel gibi akın etti.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bir Osmanlı bürokratına gösterilen bu muazzam sevgi çok manidardır. Çünkü halk, geceden kendi elleriyle diktikleri mukaddes Osmanlı bayraklarıyla tabutu parmaklarının üzerinde taşımıştır. Hatta Hintli tüccarlar, top top en kıymetli ipekli kumaşları keserek cenazeyi ipeklere donatmışlardır. Üstelik kalabalık, ellerindeki lavanta şişelerini ve en pahalı Hint ıtriyatını cenazenin üzerine yağmur gibi yağdırmıştır. Tarihsel kayıtlarda bu hüzünlü ortam, Müslümanların kalbindeki derin acı nedeniyle Kerbela vakaasına benzetilmiştir.

Bir Şehbenderden Daha Fazlası: Manevi Baba

Psikolojik boyutta, yerel halkın Osmanlı şehbenderine yüklediği anlam sadece diplomatik bir memuriyet değildi. Zira Habeşistan ve Cibuti’deki Müslümanlar, Osmanlı şehbenderini kendilerinin manevi babası olarak kabul ediyorlardı. Öyle ki bölgedeki Müslüman ahali, halifenin vekili olan şehbender camide hazır bulunmadığında Cuma namazını dahi kılmıyordu. Nitekim Mazhar Bey’in hastalığı döneminde, onun cumaya icabet edememesi nedeniyle pek çok kez Cuma namazı kılınamamıştı.

Dolayısıyla bu coğrafyaya atanacak diplomatların, sadece bürokratik işleri değil dini hükümleri de bilmesi gerekiyordu. Çünkü halk; şehbenderin cenaze, miras, zekat ve dini merasimlerin her noktasında bizzat liderlik etmesini beklemekteydi. Bu yüzden Habeş İmparatoru bile, buraya gönderilecek Osmanlı elçilerinin genç olmamasını, aksine ağırbaşlı ve yaşlı olmasını şart koşuyordu. Netice itibarıyla yerel algıya göre genç bir erkek memurun, vakar açısından genç bir kızdan hiçbir farkı yoktu.

Sonuç: Afrika Topraklarında Kalan Osmanlı Ruhu

Sonuç olarak Ahmed Mazhar Bey’in Habeşistan’da geçirdiği yedi yıllık görev süresi, bir adanmışlık abidesidir. Bireysel düzlemde bir yardımcı kâtibi bile olmadan ölüme yürüyen bu diplomat, devletin en buhranlı çağında sancağı yere düşürmemiştir. Devletin bölgedeki gücünü ve Hilafet makamının manevi itibarını, kendi canı pahasına en üst seviyede korumayı başarmıştır. Cenazesinde yaşanan ve Kerbela’yı andıran o tarihi mahşer günü, Osmanlı adaletinin Afrika insanının kalbinde ne denli derin bir iz bıraktığının en somut kanıtıdır. Son tahlilde Mazhar Efendi; sadece bir şehbender değil, adını Afrika’nın kızgın kumlarına altın harflerle yazdırmış bir diplomasi şehididir.

Bu yazımıza kaynaklık eden yazım: Prof Dr Yavuz Ercan a Armağan, Bölüm adı:(Osmanlı Habeşistan İlişkileri ve Mazhar Efendinin Habeşistan Baş Şehbenderliği) (2008)., KARA ADEM, Turhan, Editör:SERTÇELİK Seyit , EROĞLU Haldun, GÜVEN,Melek SARI, Basım sayısı:1, Sayfa Sayısı 1030

Yeni Dünya’da Umut ve Sefalet: Arjantin’e Osmanlı Göçü

Osmanlı Devleti, değişen dünya şartlarına ayak uydurmakta maalesef geç kaldı. Bu gecikme yüzünden, toplumsal yapıda çok derin yaralar açıldı. Özellikle sanayileşmenin kaçırılması, Anadolu genelinde artan işsizliği beraberinde getirdi. Dolayısıyla ekonomik daralma, taşradaki insanları çaresizliğe sürükledi. Osmanlı Devletinden Arjantin’e göç ve ticari faaliyetlere dair bilgiler aktarmaya çalıştık.

Nitekim bu çaresizlik, beraberinde yeni tehlikeler doğurdu. Umut taciri simsarlar, halkın geleceğe dair saf duygularını acımasızca sömürdü. Bunun sonucunda vatandaşlar, ellerindeki son birikimleri bu insanlara kaptırdı. Sonunda kendilerini Güney Amerika gemilerinde buldular.

Sosyolojik ve Psikolojik Bir Göç Trajedisi

İnsanlar, büyük zengin olma hayaliyle bu Uzak Kıta’ya ayak bastı. Oysa büyük bir kısmı, aslında yerleşmek amacıyla gitmemişti. Aksine amaçları sadece para kazanıp vatanlarına geri dönmekti. Ancak Yeni Dünya, onlara çok acı sürprizler hazırlamıştı.

Çünkü beklenen zenginlik yerine, büyük bir sefaletle karşılaştılar. Hatta geri dönecek yol parası dahi bulamayanlar orada mahsur kaldı. Üstelik çok zor ve tiksindirici işlerde sağlıklarını tamamen kaybettiler. Bu yüzden uygun olmayan koşullar, salgın hastalıkları tetikledi.

Psycholojik açıdan bu durum, göçmenlerde derin travmalar yarattı. Özellikle başarısızlık duygusu ve memleket hasreti insanları ruhen yıprattı. Bununla birlikte yabancı bir kültürde tutunmak, sosyolojik izolasyona yol açtı. Netice itibarıyla dil bilmeyen göçmenler, toplumun en alt tabakasına sıkıştı.

Tarihsel açıdan bakıldığında bu durum, tam bir kimlik krizidir. Zira geleneksel yapıdan kopan insanlar, yabancı bir coğrafyada kayboldu. Ayrıca kumar ve kötü yaşam koşulları, dramatik ölümleri beraberinde getirdi. Kısacası hayaller, Buenos Aires sokaklarında hüzünlü birer hikayeye dönüştü.

Emin Arslan’ın Raporu ve Kaçan Ticari Fırsatlar

Dönemin Arjantin Başkonsolosu Emin Arslan önemli bir rapor hazırladı. Bu bağlamda 7 numaralı ticaret layihası, ilişkileri net biçimde özetler. Bilindiği gibi Arjantin de Osmanlı gibi aslında tarıma dayalı bir ülkeydi.

Bu yapısal benzerlikten dolayı, sanayi ticaretinin gelişmesi baştan engellendi. Ayrıca en büyük lojistik engel, coğrafi mesafenin çok uzak olmasıydı. Buna ek olarak nakliye gemilerinin yetersizliği, taşıma maliyetlerini aşırı derecede yükseltiyordu. Sonuç olarak uzaklık, Türk mallarının rekabet gücünü tamamen kırdı.

Tarihsel boyutta, Osmanlı tüccarları büyük fırsatları vizyonsuzluk nedeniyle kaçırdı. Çünkü Güney Amerika’da mevsimler Türkiye’nin tam tersi şekilde yaşanıyordu. Örneğin Arjantin’de kış yaşanırken, Osmanlı’dan taze yemiş getirmek harika bir fikirdi.

Şüphesiz bu stratejik hamle, tüccarlar için devasa karlar sağlayabilirdi. Aynı şekilde şekerleme ve lokumlar süslü kutularda sunulsa büyük talep görecekti. Fakat estetik sunum eksikliği, pazar payımızı neredeyse sıfıra indirdi.

Kurumsal İlgisizlik ve Sermaye Eksikliği

Türk tütünü, Güney Amerika genelinde çok büyük bir şöhrete sahipti. Buna rağmen Buenos Aires’te bu işi yapan sadece iki kişi vardı. Oysa Amerikalı girişimciler, Türk tütününün reklamını yaparak büyük paralar kazandı.

Görülüyor ki Osmanlı Rejisi’nin bu konudaki kayıtsızlığı adeta bir devlet günahıydı. Bu ihmal neticesinde, milyonlarca liralık bir pazarın kaybı yaşandı. Aslında ipek dokumalarımız ve halılarımız da büyük rağbet görebilirdi.

Ancak bölgedeki beş Osmanlı ticarethanesi çok yüksek fiyatlar istedi. Bu hatalı politika yüzünden, potansiyel müşterilerin kaçması kaçınılmaz oldu. Aksine Avrupalı tüccarlar, birkaç yılda devasa servetler elde etti.

Osmanlı tüccarlarında genel bir cesaretsizlik ve güvensizlik hakimdir. Bu olumsuz ruh halinin temel sebebi ise modern ticari bilgi eksikliğidir. Aynı zamanda sermaye yetersizliği de hareket alanını tamamen kısıtladı.

Nitekim Avrupalılar görkemli mağazalar açarken, göçmenlerimiz sokaklarda seyyar satıcılık yaptı. Sonuçta yıllarca süren seyyar birikim çabası, dev şirketlerin gölgesinde kaldı. Bundan dolayı Konsolos, bu acı sosyal tabloyu değiştirmek için yoğun çaba harcadı.

Tarımda Gelecek Arayışı ve İstatistikler

Emin Arslan, vatandaşları daha güvenli olan tarım sektörüne yönlendirdi. Çünkü Arjantin topraklarında ziraat yapmak, kısa sürede yüksek kazanç demekti. Üstelik tarım işçilerinin günlük ücretleri Osmanlı’ya göre oldukça yüksekti.

Nitekim 1910 yılı hasat döneminde otuz bin Osmanlı vatandaşı çalıştı. Bu sayede işçiler toplam on milyon Arjantin pezosu kazandı. Bu muazzam rakam ise bir milyon Osmanlı lirasına denk gelmekteydi.

Konsolosun bu teşvikte iki büyük ekonomik amacı bulunuyordu. Birincisi, vatandaşların bildikleri işten hızla para kazanıp kurtulmasıydı. İkincisi ise modern tarım tekniklerinin yerinde öğrenilmesiydi.

Böylece ülkeye dönecek olanlar, hem sermaye hem de yeni usuller getirecekti. Bu durum Osmanlı tarımı için harika bir reform fırsatıydı. Fakat ne yazık ki bu vizyoner plan da kurumsal destek bulamadı.

1910 yılı verilerine göre iki ülke ticareti oldukça dengesizdi. Buna rağmen Türkiye’den Arjantin’e yapılan ihracat, ithalata göre yine de yüksek seyretti. Örneğin Türkiye’den giden emtianın değeri 338 bin altın pezoya ulaştı.

Buna karşılık Arjantin’den yapılan ithalat, 121 bin altın pezo civarında kaldı. Bu hesaplamalarda bir pezos beş frank olarak kabul edilmişti. Özetle rakamlar potansiyeli gösteriyor ama yetersiz lojistik gelişimi engelliyordu.

Verilen istatistikler, bölgedeki Osmanlı varlığının ciddiyetini açıkça gösterir. Özellikle göç eden nüfus içinde çiftçiler ve ameleler çoğunluktadır. İlginç bir şekilde, kayıtlarda bir adet sahne sanatçısı da yer almaktadır.

Erkek nüfusunun yoğunluğu, geri dönme arzusunu sosyolojik olarak kanıtlar. Aynı şekilde kadın nüfusunun azlığı, kalıcı bir yerleşim düşünülmediğinin göstergesidir. Son olarak Müslüman olmayan unsurların göçünde, dönemin siyasi şartları etkilidir.

Sonuç: Küresel Vizyonsuzluğun ve Bireysel Dramın Özeti

Osmanlı’nın Arjantin göçü ve ticari serüveni, yapısal bir vizyonsuzluğun ibretlik belgesidir. Bireysel düzlemde umutla başlayan yolculuklar, kurumsal sahipsizlik yüzünden toplumsal bir trajediye dönüşmüştür. Devletin küresel pazarları okuyamaması ve lojistik ağları kuramaması, tütün ve tekstil gibi devasa tekelleri rakiplere sunmuştur. Göçmenlerin kazandığı milyonlarca pezo ise modern tarım reformlarına dönüşemeden Buenos Aires sokaklarında eriyip gitmiştir. Son tahlilde Arjantin deneyi; sadece kaçırılan bir ekonomik fırsat değil, coğrafi uzaklığın vizyon uzaklığıyla birleştiğinde doğurduğu tarihi bir hüsrandır.

7 Numaralı Ticaret Layihasına göre Osmanlı Devleti  Arjantin Ticari İlişkileri ve Arjantin de Bulunan Osmanlı Nüfusu.  A.İ.B.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi(14), 110-121. 

Osmanlı Filipinler İlişkileri: Pasifik’teki 3 Gizli İttifak

Osmanlı Filipinler ilişkileri sanılanın aksine 20. yüzyıldan çok daha önce başlamıştır. Bu bağlamda cihan devleti, Uzak Doğu’daki Müslümanların varlığından her zaman haberdar olmuştur. Özellikle hac vazifesini ifa etmek isteyen Malay Müslümanları, İstanbul ile ilk temasları kurmuştur. Nitekim 15. asırda sömürgecilerin saldırılarına uğrayan bölge devletleri, Osmanlı’dan askeri yardım istemiştir.

Dolayısıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur Hint Seferleri, bu Portekiz saldırılarını önlemek amacıyla yapılmıştır. Hatta II. Selim döneminde Açe Sultanlığı’na çok sayıda gemi, asker ve mühimmat gönderilmiştir. Bunun sonucunda Preveze Deniz Zaferi ile sömürgecilerin Pasifik’teki kararlı ilerleyişi uzun yıllar boyunca kırılmıştır. Kısacası Osmanlı, yıkılıncaya kadar Uzak Doğu’daki Müslüman tebaaya olan derin ilgisini sürdürmüştür.

Moro Müslümanları ve Şeyhülislamlık Ataması

Tarihsel arşiv belgeleri, devletin Filipinler’deki hassasiyetini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Örneğin Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki kayıtlara göre, Taluksanga Camii’ne halifenin kutsal levhaları asılmıştır. Aynı şekilde padişah, bölgedeki Müslümanların ihtiyaçlarını gidermek için ehil zatları özel olarak görevlendirmiştir. Özellikle Filipinler’deki Moro Müslümanları, İspanyol ve Amerikan baskılarına karşı her zaman İstanbul’dan koruma beklemiştir.

Üstelik Amerika ile yapılan anlaşmaların ardından, Filipinler adalarına Mehmed Vecih Efendi Şeyhülislam atanmıştır. Nitekim Emniyet-i Umumiye Müdriyeti, bu atamanın Müslümanlar arasında büyük bir heyecan yaratacağını belirtmiştir. Bu yüzden Vecihi Efendi’nin bölgedeki tüm masrafları, devletin örtülü ödeneginden doğrudan karşılanmıştır. Zira Osmanlı idaresi, okyanusun ötesindeki Müslümanların haklarını korumayı kutsal bir görev saymıştır.

Osmanlı'nın Filipinler ve Moro Müslümanları Stratejisi (1910)
├── Dini Temsil  --> Bölgeye Mehmed Vecih Efendi'nin Şeyhülislam olarak atanması.
├── Manevi Bağ   --> Taluksanga Camii'ne Halifenin kutsal levhalarının asılması.
├── İstihbarat   --> Amerikalı Binbaşı Con Finli'nin saraya sunduğu gizli Moro raporu.
└── Eğitim Gücü  --> Endonezya ve Malay gençlerinin Harbiye Mektebi'nde eğitilmesi.

Amerikalı Binbaşının Gizli Raporu ve Casusluk Savaşları

Sosyolojik ve psikolojik açıdan, bölgedeki güç dengeleri Osmanlı tarafından çok yakından takip edilmiştir. Özellikle Filipinler’de görev yaparken Müslüman olan Amerikalı Binbaşı Con Finli, İstanbul’a gelmiştir. Nitekim bu Amerikalı subay, padişah tarafından huzura kabul edilerek Meşihat Makamı’na gizli bir rapor sunmuştur. Bununla birlikte Sultan II. Abdülhamid, Endonezya ve Filipinli gençleri İstanbul Harbiye Mektebi’ne getirterek askeri eğitim vermiştir.

Dolayısıyla bu gençler, ülkelerine döndüklerinde sömürgecilere karşı direniş kuvvetlerini bizzat örgütlemişlerdir. Ayrıca İspanyollar, Osmanlı vatandaşlarının Küba ve Filipinler’e gitmesini engellemek için pasaport vizelerini durdurmuştur. Buna karşılık Babıali, San Francisco’dan sahte Osmanlı pasaportu alarak Moro Müslümanlarını kışkırtmak isteyen İrlandalı anarşist Con Dober’in talebini derhal reddetmiştir. Çünkü Osmanlı Devleti, sömürgeci güçlerin kendi nüfuzunu bir provokasyon aracı olarak kullanmasına asla izin vermemiştir.

Manila Limanı ve Kaçan Devasa Ticari Fırsatlar

Sonuçta yaşanan bu diplomatik gelişmeler, Manila’ya kalıcı bir Başşehbender atanmasıyla en üst seviyeye ulaştı. Bu bağlamda göreve gelen Necib Halil Efendi, 1910 yılında çok kapsamlı bir ticaret layihası hazırladı. Bilindiği gibi Filipinler, Japonya, Avustralya ve Amerika rotasındaki en önemli küresel liman konumundaydı. Şöyle ki sadece 1910 senesinde Manila limanına tam 860 büyük buharlı vapur uğramıştı.

Ancak adalar zirai açıdan zengin olmadığı için tüm temel ihtiyaç maddeleri dışarıdan ithal ediliyordu. Buna rağmen bölgede dünyaca ünlü Manila tütünü, şeker ve halat yapımında kullanılan apaka bitkisi yetiştiriliyordu. Özellikle Necib Halil Bey, bölgede hiçbir fabrika olmadığı için Avrupalıların malları 4 katı fiyata sattığını hayretle rapor etmiştir. Fakat ne yazık ki Manila’daki Osmanlı tüccarları, Türkiye’nin kaliteli emtialarını bu devasa pazara sokmakta çok vizyonsuz davranmışlardır.

Sonuç: Pasifik’te Yarım Kalan Küresel Vizyon

Son tahlilde Osmanlı Filipinler ilişkileri, cihan devletinin vizyonunun sınır tanımadığını gösteren muazzam bir tarihi vesikadır. Bireysel düzlemde canı pahasına raporlar hazırlayan Necib Halil Bey, uzak diyarlardaki pazar açığını çok doğru analiz etmiştir. Devletin din ve siyaset zemininde kurduğu Moro ittifakı, sömürgecilerin tüm engellemelerine rağmen başarıyla yürütülmüştür. Ancak yerli tüccarların sermaye ve lojistik vizyonsuzluğu, bu devasa Pasifik pazarını tamamen Avrupalıların eline bırakmıştır. Nihayetinde Manila’da dalgalanan şehbenderlik sancağı; sadece ticari bir hamle değil, halifenin dünyadaki en uzak Müslüman topluluğa kadar uzanan şefkat elinin tarihi bir kanıtıdır.

Yazımıza kaynaklık eden makalem: Osmanlı Devleti ile Filipinler Ticari İlişkileri. Turkish Studies Dergisi,

Mühim bir Gereklilik: İlk Çağ Felsefesi Tarihi

Felsefe tarihi, insanlığın evreni ve kendi varoluşunu rasyonel temelde anlamlandırma çabasını anlatır. Nitekim, MÖ 6. yüzyılda Miletos okulundaki düşünürler ilk madde üzerine sorgulamalar yürüttü. Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes bu süreçte mitolojik açıklamaların yerini mantıksal gerekçelere bıraktı (Kaufman, 2020).

İşte bu entelektüel kırılma, rasyonel düşüncenin kurumsallaşması adına en önemli dönüm noktasıdır. Dahası, İlk Çağ felsefesi sadece felsefi akımların başlangıcını bizzat oluşturmadı. Aksine, modern fizik, matematik, siyaset ve etiğin de kavramsal altyapısını kurdu (Shields, 2012).

Bu nedenle, araştırmacılar bu dönemin incelenmesini zorunlu akademik başlangıç noktası sayar. Çünkü bu inceleme, çağdaş bilimsel ve entelektüel paradigmanın gelişim sürecini anlamayı sağlar.

Felsefe Tarihi Yazımında Yeni Bir Soluk: Annales Okulu Entegrasyonu

Geleneksel felsefe tarihi eğitimi, genellikle katı bir kronolojik sıra takip etmeyi sürdürüyor. Bu doğrultuda, yalnızca “kanon” kabul edilen büyük düşünürlerin teorik metinlerine odaklanıyorlar. Oysa, 1929 yılında Marc Bloch ve Lucien Febvre yeni bir ekol kurdu [Burguière, 2009].

Ardından gelen süreçte, Fernand Braudel bu Annales Okulu’na güçlü yapısal derinlik kazandırdı [Burguière, 2009]. Sonuç olarak, bu yeni entelektüel ekol olay odaklı tarih yazımını kökten eleştirdi [Burguière, 2009].

Dahası, seçkinci tarih yazımının karşısına daha geniş toplumsal yapıları kararlılıkla bizzat çıkardılar [Burguière, 2009]. Annales Okulu’nun bütünsel tarih (histoire totale) yaklaşımı ve Fernand Braudel’in (1958) üç katmanlı zaman modeli, İlk Çağ felsefesi tarihinin öğretimine şu üç temel boyutta yeni bir derinlik kazandırır:

Uzun Süre (La Longue Durée) ve Coğrafi Zaman

Braudel’e (1958) göre tarihin en derin katmanını, coğrafya ve iklim gibi neredeyse değişmeyen yapılar oluşturur. Nitekim, İlk Çağ felsefesinin Akdeniz ve Ege havzasındaki liman kentlerinde doğması asla tesadüf değildir.

Coğrafi konumun sağladığı zengin ticaret ağları, farklı kültürlerin bu havzada karşılaşmasını bizzat sağladı. Üstelik, bölgedeki tarımsal artı ürün, felsefenin ortaya çıkışındaki maddi ve mekansal temeli bizzat kurdu.

Bu doğrultuda, İlk Çağ felsefesi okutulurken coğrafi yapının zihinsel dönüşüme etkisi kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Aksine, doğa ile düşünce arasındaki bu güçlü bağı eğitimciler öğrencilere mutlaka kararlılıkla aktarmalıdır.

Sosyal Zaman ve Konjonktür

Bu katman; orta vadeli ekonomik döngüleri, toplumsal sınıfları ve siyasi yapıları bizzat kapsar. Örneğin, Atina demokrasisinin yükselişi ile kölelik kurumu arasında çok güçlü bağlar vardır. Nitekim, sofistlerin ortaya çıkışındaki sosyo-ekonomik nedenleri incelemeden felsefe tarihini doğru okuyamayız (Vernant, 2006).

Bu bağları kuramadığımızda, Sokrates, Platon ve Aristoteles’in felsefi sistemlerini tam anlamıyla kavrayamayız (Vernant, 2006). Sonuç olarak, Annales perspektifi felsefeyi o soyut fildişi kuleden aşağıya kararlılıkla indirir. Dahası, bu sarsıcı metodoloji teorik düşünceyi kendi gerçek toplumsal bağlamıyla bizzat buluşturur.

“Sorgulanmayan bir hayat yaşamaya değmez.”Sokrates

Tarih Felsefesiz olmaz…

Zihniyetler Tarihi (Histoire des Mentalités)

Annales Okulu’nun üçüncü kuşak temsilcileriyle olgunlaşan bu alan, sıradan insanların inançlarını ve korkularını inceler (Burke, 2015). Nitekim bu bakış açısı, kitlelerin kökleşmiş düşünme alışkanlıklarını da felsefe tarihi araştırmalarına bizzat dahil eder (Burke, 2015).

İşte bu yüzden, İlk Çağ felsefesi eğitimi alan bir öğrenci asla sadece Platon’un İdealar Kuramı’nı ezberlememelidir. Tam aksine, o dönemin insanının mitolojik dünya algısından rasyonel düşünceye geçişini titizlikle incelemelidir. Dolayısıyla, antik toplumların bu süreçte yaşadığı derin zihniyet değişimini bizzat analiz edebilmelidir.

İlk Çağ Felsefesi Tarihi Okutulmasının Akademik ve Bilişsel Faydaları

İlk Çağ felsefesi tarihini Annales Okulu’nun bütünsel yaklaşımıyla müfredata dahil etmek, öğrencilere şu çok boyutlu kazanımları sağlar:

Analitik Düşünme ve Sokratik Sorgulama Yetisi: Sokrates’in diyalektik yöntemi, öğrencilere dogmatik kabulleri sorgulamayı ve önyargılardan arınmayı bizzat öğretir. Bunun bir sonucu olarak, gençler felsefe sayesinde çok güçlü bir kavramsal netlik kazanırlar.

Disiplinlerarası Bakış Açısı Geliştirme: Annales Okulu’nun felsefe tarihine uyarlanması; felsefeyi coğrafya, sosyoloji, antropoloji ve ekonomi ile doğrudan ilişkilendirir. Nitekim bu durum, öğrencilerin akademik çalışmalarda katı disiplin sınırlarını kolayca aşmasını sağlar.

Safsata Tespiti ve Retorik Analizi: Sofistler, geliştirdikleri tartışma teknikleri ile bilgi ve ahlak anlayışlarına yeni boyutlar katmışlardır. İşte bu teknikler, günümüz medyasındaki manipülatif söylemleri ve safsataları (fallacy) ayırt etme becerisi kazandırır.

Tarihsel Empati ve Süreklilik Bilinci

Öğrenciler, günümüzün “demokrasi”, “adalet”, “yasa” ve “madde” gibi kavramlarını felsefeyle bizzat çözebilirler. Nitekim, bu kavramların hangi toplumsal krizlere yanıt olarak üretildiğini analiz etmek mümkündür. İlk Çağ felsefesi tarihi, insanlığın basit bir entelektüel çocukluk dönemi asla değildir. Tam aksine, rasyonel düşüncenin omurgasını bu dönem kararlılıkla oluşturur.

Bu doğrultuda, felsefe disiplininin akademik kurumlarda okutulması öğrencilere sadece geçmişin bilgisini aktarmaz. Metodolojik bir derinliği ve eleştirel süzgeci, bu dersler sayesinde gençler kolayca kazanırlar. Dahası, felsefe tarihini Annales Okulu’nun sunduğu toplumsal katmanlarla ele almayı seçmeliyiz.

Eğitimi ezberci bir “filozoflar kronolojisi” olmaktan, ancak bu bütüncül yöntem tamamen çıkarır. Sonuç olarak, fikirleri üreten zihniyet kalıpları ve toplumsal konjonktür nihayet görünür hale gelir. Bugünün dünyasını analitik şekilde yorumlayan entelektüelleri, işte bu sarsıcı metodoloji bizzat yetiştirir.

Kaynakça

Braudel, F. (1958). Histoire et sciences sociales: La longue durée. Annales. Économies, Sociétés, Civilisations, 13(4), 725-753.

Burke, P. (2015). Annales Okulu: Fransız Tarih Devrimi (M. Tunçay, Çev.). Doğu Batı Yayınları.

Burguière, A. (2009). The Annales School: An intellectual history. Cornell University Press.

Kaufman, D. (2020). Introduction to ancient philosophy. Routledge.

Shields, C. (2012). Ancient philosophy: A contemporary introduction. Routledge.

Vernant, J. P. (2006). Anadolu ve Yunanistan’da felsefenin doğuşu (M. Rifat & S. Rifat, Çev.). Dost Kitabevi.

Okuma önerisi: https://www.dogubati.com/annales-okulu

Anasayfa » Çalışma