Akdeniz’e Akan Sel: Başkomutanlık Meydan Savaşı

Türk ordusu Sakarya siperlerinde düşmanın saldırı gücünü tamamen kırdı. Bunun ardından askeri kurmay heyeti bir yıl boyunca büyük bir sessizlikle harekat hazırlığı yaptı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, yarım bir hazırlıkla taarruz etmenin büyük bir felaket getireceğini biliyordu. Ancak meclisteki bazı muhalif milletvekilleri ordunun neden beklediğine dair sert eleştiriler yöneltti. İşte 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz, bu uzun hazırlığın sarsılmaz cevabıdır.

Futbol Maçı Kamuflajı ve Savaş Planının Hazırlanması

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu büyük harekatın planlarını tam bir gizlilik içinde yaptı. Zira Yunan ordusunun Afyon çevresindeki güçlü savunma hatlarını ani bir baskınla yıkmak istiyordu. Ankara Hükümeti, dış dünyaya ordunun taarruz gücünün olmadığını gösteren yanıltıcı haberler yaydı.

Özellikle Mustafa Kemal Paşa, ordu komutanlarını Akşehir’de gizlice toplamak için dahi harika bir taktik seçti. Kolordular arası bir futbol maçı organize ederek tüm dikkatleri spor müsabakasına çekti. Komutanlar maç bahanesiyle karargaha geldi ve taarruz planını gizlice onayladı. Nitekim İngiliz askeri uzmanlarının “Türkler burayı beş ayda geçemez” dediği Afyon tahkimatlarını Türk askeri birkaç saatte darmadağın etti. Kısacası Büyük Taarruz, askeri zekanın ve gizliliğin sınırlarını zorlayan muazzam bir kurmay dehasıdır.

Cephenin Efsanevi Komutanları ve Stratejik Dehalar

Bu büyük zafere giden yolu dahi kurmay zekalarıyla çizen çok güçlü komutanlar yönetti. Şüphesiz planın hazırlanmasında Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa çok hayati bir rol aldı. Fevzi Paşa, harika askeri dehasıyla taarruzun tüm lojistik ve stratejik altyapısını kusursuzca çizdi.

Bunun yanı sıra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa da ordunun sevk idaresini büyük başarıyla yaptı. Cephede Nurettin Paşa 1. Orduyu, Yakup Şevki Paşa ise 2. Orduyu zafere doğru kamçıladı. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa ise düşmanın arkasına sızarak Yunan ordusunun tüm kaçış yollarını kesti. Böylelikle bu dev komuta kademesi, askeri tarihin en uyumlu imha harekatını cephede bizzat başlattı.

Canı Pahasına Savaşan Unutulmaz Kahramanlar

Ancak bu zafer sadece planlarla değil, kahramanların canı pahasına sergilediği fedakarlıklarla bitti. Örneğin 57. Tümen Komutanı Albay Reşat (Çiğiltepe), Çiğiltepe’yi yarım saatte alma sözü verdi. Tepenin alınması gecikince büyük bir askerlik onuruyla kendi canına kıyarak adını tarihe yazdı,

Aksine onun bu şerefli intiharı askerleri ateşledi ve tepe kısa süre sonra Türk ordusunun oldu. İzmir’e ilk giren Yüzbaşı Şerafettin Bey ise vücuduna isabet eden şarapnellere rağmen kordon boyuna koştu. Hükümet Konağı’na göğsünden sızan kanlar eşliğinde şanlı Türk bayrağını çekerek sivil halkı gözyaşlarına boğdu. Nitekim bu unutulmaz sivil ve askeri kahramanlar, bağımsızlık inancının çelikten birer abidesi haline geldi.

Dumlupınar’da İmha Hareketi ve Trikopis’in Esareti

Türk ordusu 26 Ağustos şafağında topçu atışlarıyla başlattığı harekatı çok büyük bir hızla büyüttü. 30 Ağustos 1922 günü çarpışmalar Dumlupınar bölgesinde tam bir imha savaşı halini aldı. Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat ateş hattından yönettiği bu safhaya Başkomutanlık Meydan Muharebesi adını verdiler.

Türk askerleri, Yunan ordusunun yeni Başkomutanı Nikolaos Trikopis’i Dumlupınar vadisinde kıstırdı ve esir aldı. Mustafa Kemal Paşa, çadırına getirdikleri mağlup generale tam bir askeri nezaketle kahve ikram etti. Ona, Fransa İmparatoru Napolyon’un da geçmişte esir düştüğünü hatırlatarak moral verdi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu görüşmenin ardından o meşhur “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdi. Sonunda 9 Eylül 1922 sabahı süvari birlikleri İzmir’e girdi ve kenti düşman işgalinden tamamen kurtardı.

Zaferin Siyasi Sonuçları ve Mudanya Ateşkes Antlaşması

Büyük Taarruz’un askeri başarısı, işgalci güçleri masada Ankara Hükümeti’ne boyun eğmeye mecbur bıraktı. Özellikle İngiltere, Türk ordusunun Boğazlar’a doğru ilerlemesi karşısında çok büyük bir siyasi kriz yaşadı. İngiliz Başbakanı Lloyd George, bu büyük başarısızlığın ardından hükümetiyle birlikte istifa etmek zorunda kaldı.

Sonunda 11 Ekim 1922 tarihinde taraflar arasında tarihi Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmayla Doğu Trakya, İstanbul ve Boğazlar hiçbir savaş yapmadan diplomatik yolla işgalden kurtuldu. Dolayısıyla askeri zafer, yeni Türk devletinin uluslararası alandaki en büyük tapu senedi olan Lozan’a giden yolu açtı.

Sonuç Olarak Büyük Taarruz

Büyük Taarruz’u askeri lojistik ve stratejinin zirve noktası şeklinde görürler. Örneğin Sina Akşin gibi uzmanlar bu hassas süreci bir milletin makûs talihini kökten yıkan nihai devrim sayar. Oysa bazı dar popüler anlatılar bu zaferi sadece sıradan bir süvari hücumu gibi yorumlamayı tercih eder. Onlara göre bu büyük askeri başarı, dönemin küresel jeopolitik dengelerinin getirdiği basit bir sonuçtur.

Buna rağmen her iki akademik bakış açısı da ortak bir noktada buluşur. Çünkü Kocatepe’de bu sarsılmaz inanç gösterilmeseydi ne tam bağımsız bir cumhuriyet kurulabilir ne de Misak-ı Milli sınırları korunabilirdi. Nitekim bugünkü özgür devlet yapımız, o en karanlık günlerde “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek düşmanı dize getiren sarsılmaz kurmay aklın mirasıdır.

Vatan Bir Satıhtır: Sakarya’nın Dev Kahramanları

Kütahya-Eskişehir hatlarında geri çekilen Türk ordusu, Sakarya Nehri’nin doğusunda yeni bir savunma hattı kurdu. Çünkü Yunan ordusu, Türklerin bu zor durumundan yararlanıp Ankara’yı tamamen ele geçirmek istiyordu. İtilaf Devletleri’nin tam askeri desteğini alan düşman, 23 Ağustos 1921 günü büyük bir taarruz başlattı. Tarihe Melhame-i Kübra yani “en kanlı savaş” olarak geçen Sakarya Meydan Muharebesi, 22 gün 22 gece sürdü.

Yeni Bir Askeri Doktrin: “Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır”

Yunan ordusu muazzam teknik üstünlüğüyle Türk savunma hatlarını ilk günlerde yer yer yarmayı başardı. Zira Türk birlikleri silah ve cephane yönünden düşmandan katbekat zayıf bir durumdaydı. Bu kritik aşamada Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, dünya askeri tarihini değiştiren o meşhur emrini verdi. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır” dedi.

Nitekim bu emir uyarınca, mevzisini kaybeden her askeri birlik ilk bulduğu tepede yeniden savunma yaptı. Böylelikle klasik cephe savaşı mantığı yerini topyekun bir vatan savunması stratejisine bıraktı. Dolayısıyla bu esnek ve sarsılmaz taktik, Yunan ordusunun saldırı gücünü ve enerjisini siperlerde tamamen tüketti. Kısacası Sakarya, askeri zekanın imkansızlıkları yendiği muazzam bir kurmay dehasının zaferidir.

Cephenin Efsanevi Komutanları ve Stratejik Akıl

Bu devasa meydan savaşını, askeri dehalarıyla tarihi baştan yazan çok güçlü komutanlar yönetti. Şüphesiz muharebenin sevk idaresinde Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa çok hayati bir rol aldı. Fevzi Paşa, harika askeri harita bilgisiyle her tepenin savunma planını kusursuzca çizdi.

Bunun yanı sıra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa da ordunun lojistik ve askeri dengesini başarıyla korudu. Cephede Mümtaz Çeçen Paşa ve Selahattin Adil Paşa gibi isimler tümenleri zafere doğru sürdü. Süvari tümenleri ise düşmanın yan hatlarına sızarak Yunan ordusunun tüm ikmal bağlarını kesti. Böylelikle bu dev komuta kademesi, tarihin en uzun meydan savaşını askeri bir zaferle taçlandırdı.

Canı Pahasına Savaşan Unutulmaz Kahramanlar

Ancak bu zafer sadece planlarla değil, kahramanların canı pahasına sergilediği fedakarlıklarla bitti. Savaş o kadar kanlı geçti ki ordu, subay kadrosunun çok büyük bir kısmını cephede kaybetti. Bu nedenle tarihçiler Sakarya Savaşı’na doğrudan “Subaylar Savaşı” adını da verirler.

Örneğin Mangal Dağı ve Duatepe hatlarında binlerce genç subay ve asker vatan için şehit düştü. Kadın kahramanlarımızdan Şerife Bacı ise kağnısıyla cepheye mühimmat taşırken donarak hayatını kaybetti. Nitekim bu unutulmaz sivil ve askeri kahramanlar, bağımsızlık inancının çelikten birer abidesi haline geldi. Halk, evindeki çarıklarını ve buğdayını bu kahraman orduya can suyu olarak teslim etti.

Zaferi Taçlandıran Diplomatlar ve Tarihi Antlaşmalar

Sakarya’da kazanılan askeri başarı, dış dünyada Ankara Hükümeti’nin diplomatik ağırlığını muazzam bir şekilde artırdı. Özellikle Sovyet Rusya kontrolündeki Kafkas cumhuriyetleri ile 13 Ekim 1921 günü Kars Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmayla Türkiye’nin bugünkü Doğu sınırı hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kesinleşti.

Sonunda Fransa da Anadolu’da daha fazla tutunamayacağını anlayarak 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması‘nı imzaladı. Fransa, meclisi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk İtilaf Devleti olarak güney topraklarımızdan tamamen çekildi. Dolayısıyla askeri zafer, İtilaf blokunu parçalayarak yeni Türk devletinin uluslararası alandaki yasal konumunu güçlendirdi.

Sonuç Olarak Sakarya Zaferi

Modern tarihçiler Sakarya Meydan Muharebesi’ni Türk milletinin savunma tarihinin zirve noktası şeklinde görürler. Örneğin Sina Akşin gibi uzmanlar bu hassas süreci, 1683 Viyana bozgunundan beri süren geri çekilişin durduğu yer sayar. Oysa bazı dar popüler anlatılar bu zaferi sadece sıradan bir nehir savunması gibi yorumlamayı tercih eder. Onlara göre bu büyük askeri başarı, Yunan ordusunun yaşadığı basit bir lojistik hatanın sonucudur.

Buna rağmen her iki akademik bakış açısı da ortak bir noktada buluşur. Çünkü Sakarya’da bu sarsılmaz inanç gösterilmeseydi meclis dağılır ve Büyük Taarruz asla planlanamazdı. Nitekim bugünkü özgür devlet yapımız, o en karanlık günlerde “Ya istiklal ya ölüm” diyerek düşmanı dize getiren sarsılmaz kurmay aklın mirasıdır.

Dünyayı Susturmak: Ruhun Kendi Egemenliğini İlanı…

İnsan, içine doğduğu gürültünün kuşatması altındayken, varoluşunu ancak dünyayı paranteze aldığı o radikal kesintide, kalbinin sessizlik arzusunda bulur.

Aslında dünyayı sessize almak, dışarıdan dayatılan tüm kimlikleri askıya alarak kalbin o en saf, en derin arzusuna—kendi sessizlik tapınağına—doğru atılan radikal bir adımdır.

İnsan, gürültünün içine doğar ve tüm ömrünü o gürültüyü evcilleştirmeye çalışarak geçirir. Sokaklar, ekranlar, durmaksızın konuşan kalabalıklar ve zihnin kendi içindeki bitmek bilmeyen uğultusu…

Modern yaşam, insanı her an bir uyarıcıya yanıt vermeye, hıza ortak olmaya ve durmaksızın üretmeye zorlar.

Her yanımız bu denli kuşatılmışken, içimizden bir ses aniden yükselir ve bize kadim bir hakikati fısıldar: Kalp, sessizlik arzu eder. Bu arzu, sıradan bir yorgunluk emaresi ya da sesten kaçış dürtüsü değildir.

Bu, insanın kendi özüne, varoluşun o ilk ve saf çıplaklığına dönme iradesidir. Heidegger’in işaret ettiği gibi; insan ancak sessizlikte, varlığın sesini duyabilir. Gürültü bittiğinde başlayan o derin sessizlik, aslında varoluşun kendi üzerine düşünmeye başladığı andır.

Kalp sessizlik arzu eder, çünkü insan, en çok kendi sesinden uzak düştüğünde yorulur.

Karmaşa…

Sosyolojik bir çalkantının tam ortasında yaşıyoruz. Modern toplum, bireyi çıkardığı gürültünün şiddetiyle ölçer. Ne kadar çok konuşursak, ne kadar çok bildirim alırsak, ne kadar görünür olursak o kadar “var” olduğumuzu sanıyoruz.

Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” olarak adlandırdığı bu çağda, sürekli bir performans ve iletişim histerisi içindeyiz. Kendimizi tüketene kadar aktifiz. İşte tam bu noktada, dünyayı sessize almak radikal bir eylemdir.

Fenomenolojinin öncüsü Husserl’in dünyayı “paranteze alma” kavramı gibi, dışsal tüm yargıları, beklentileri ve sistemin dayatmalarını bir anlığına askıya almaktır bu.

Dünyayı sessize almak, sistemi ve onun hız illüzyonunu durdurma kararlılığıdır. Dünyanın sesini kıstığımızda geride kalan boşluk bir mahrumiyet değil, aksine insanın kendi iç egemenliğini yeniden ilan ettiği büyük bir özgürlük alanıdır.

Bu özgürlük alanı, dinsel ve tasavvufi geleneklerde en yüce tefekkür makamı olarak kabul görür.

Kadim bilgeler, Tanrı’nın gürültünün kaba lisanıyla değil, sessizliğin incelikli ve kalbi diliyle konuştuğunu bilir. Söz, insanı maddede ve iddiada tutar; sessizlik ise manaya kanatlandırır.

Tasavvuftaki “samt” (susma) disiplini, dili susturarak kalbi konuşturma sanatıdır. Kalp, dünyayı sessize aldığında kendi tapınağına çekilir. Orada ne bir unvan, ne bir kavga ne de mülkiyet hırsı barınabilir.

Sessizlik…

İnsan ancak dünyayı susturduğunda, varlığın gizli melodisini ve Yaradan’ın sessiz kelamını işitmeye başlar.

Sessizlik, bir yok oluş veya dünyadan el etek çekme eylemi değildir; aksine dünyayı gerçekten anlamak için atılan en asil adımdır.

Kalp sessizliği arzu eder, çünkü sadece o mutlak sessizlikte insan, kendi ruhunun sesini duyacak kadar kendine yaklaşır.

Bugün dünya konuşmuyor artık; bağırıyor. Şehirler bağırıyor, ekranlar bağırıyor, kalabalıklar bağırıyor. Herkes bir şey söylüyor fakat kimse hakikatin önünde durup dinlemiyor.

İnsan, sesin çoğaldığı bu çağda anlamı kaybediyor. Gürültü büyüyor, ruh küçülüyor.

Sessize almak dünyayı tam da bu yüzden bir kaçış değil, bir direniştir. İnsanın kendi kalbini koruma biçimidir.

Çünkü kalp, gürültüyle değil sükûnetle çalışır. Bir ağacın kökü nasıl karanlıkta büyürse insanın iç tarafı da sessizlikte derinleşir.

Modern hayat insana sürekli hareket öneriyor. Daha hızlı düşünmesini, daha hızlı konuşmasını, daha hızlı tüketmesini istiyor.

Sosyoloji bize şunu gösteriyor: İnsan artık yaşadığı hayatı hissetmeden tüketiyor. Kalabalıkların ortasında duran birey, kendi içine yabancılaşıyor.

Bir kahve masasında oturan dört insanın aynı anda telefon ekranına eğilmesi, çağımızın en sessiz trajedisidir. Çünkü artık yalnızlık odalarda değil; kalabalıkların içinde yaşanıyor.

Oysa insan ruhu aceleyle olgunlaşmaz. Hakikat, hızdan hoşlanmaz.

Derinlik sessizlik ister. Felsefe yüzyıllardır bunu anlatıyor. İnsan, dış dünyanın uğultusundan çekilmeden kendisini tanıyamıyor.

Düşünce büyük cümlelerden değil, uzun susuşlardan doğuyor. Çünkü insan bazen konuşarak değil, sustuğunda büyüyor.

Bir dağın heybeti nasıl sessizliğinden gelirse olgun insanın ağırlığı da sesini yükseltmemesinden gelir.

Dinlerin kalbe yaptığı vurgu da burada anlam kazanıyor. Kalp yalnızca et taşıyan bir organ değildir; insanın yönünü belirleyen iç merkezdir.

Bu yüzden kadim gelenekler sessizliği boşluk saymadı. Tefekkür, murakabe, inziva…

Hepsi insanın kendi içindeki dağınıklığı toparlama çabasıydı. İnsan sustuğunda yalnız kalmıyordu; aksine kendisine yaklaşıyordu.

Belki de bu yüzden dua, en çok kalabalık dağıldığında anlam kazanır. Gece herkes sustuğunda insan ilk kez kendi içindeki sesi duyar. Ve o ses çoğu zaman dünyanın gürültüsünden daha hakikidir.

Sessize almak dünyayı, hayatı reddetmek değildir. Dünyanın insanın içine taşmasını engellemektir. Çünkü dışarıdaki karmaşa içeriye dolduğunda kalp yorulur. Yorulan kalp öfkelenir. Öfkelenen insan merhameti unutur.

Bugün insanlığın en büyük yoksulluğu iç huzurdur. Her şeye bağlanan insan, kendisini kaybediyor.

Her sesi duyan insan, hakikati işitemiyor. Çünkü insan bazen dünyayı susturmadan kendisini duyamaz.