Kardeş Kavgasının Gölgesinde: Yeni Meclis ve İç İsyanlar Kapanı

Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 günü Ankara’da kapılarını açtı. Çünkü bu meclis Türk milletinin bağımsızlık feryadını temsil ediyordu. Ancak bu tarihi adımın hemen ardından Anadolu’da çok karanlık bir dönem başladı. İtilaf Devletleri ve İstanbul hükümeti bu yeni otoriteyi yok etmek istedi. Bu yüzden yurdun dört bir yanında sinsi isyan ateşleri yaktılar. Ankara hükümeti bir yandan dış düşmanla savaşırken diğer yandan bu iç tehlikeyle boğuştu. Biz bu süreci tarih sayfalarında kardeş kavgası olarak adlandırıyoruz. Sonuçta bu ayaklanmalar milli mücadelenin başarıya ulaşmasını ciddi şekilde geciktirdi. Türk milleti bağımsızlık yolunda en büyük bedelleri bu iç savaşta ödedi.

TBMM

Sarayın Kışkırttığı Doğrudan Ayaklanmalar

İstanbul hükümeti Ankara’daki meclisi doğrudan hedef alan yapılar kurdu. Özellikle Ahmet Anzavur isyanı bu çirkin planın ilk halkasıydı. İngiliz desteğini arkasına alan Anzavur, Marmara çevresinde kanlı eylemler yaptı. Ayrıca Damat Ferit hükümeti doğrudan Kuvayı İnzibatiye adında bir ordu kurdu. Halifelik Ordusu olarak bilinen bu yapı meclis güçlerine saldırdı.

Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları bu tehlikeyi askeri zekayla püskürttü. Çerkez Ethem ve milis güçleri bu isyancıları hızla etkisiz hale getirdi. Sarayın bu doğrudan saldırıları halkın gözünde tamamen başarısız oldu. Çünkü Türk milleti bağımsızlık inancını Ankara’daki o mütevazı binada görüyordu.

İtilaf Devletlerinin Tezgahladığı Bölgesel İsyanlar

İşgalci devletler Anadolu’nun kalbine hançer saplamak için yerel güçleri kullandı. Örneğin Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı çevresinde çok büyük isyanlar çıktı. Çünkü bu bölgeler boğazlara ve İstanbul’a çok yakın stratejik noktalardı. İsyan dalgası kısa sürede Konya, Yozgat ve Afyon topraklarına kadar yayıldı.

Delibaş Mehmet Konya’da, Çapanoğulları ise Yozgat’ta halkın dini duygularını sömürdü. Bu hain kışkırtmalar yüzünden milli kuvvetler çok büyük lojistik kayıplar yaşadı. Fakat Ankara hükümeti düzenli ordunun temellerini bu zor günlerde attı. Bölgesel ayaklanmalar vatansever subayların kararlı duruşu sayesinde tek tek bastırıldı.

Demirci Mehmet Efe

Kurtarıcıyken Düşmana Dönüşenlerin İhaneti

Milli mücadelenin en trajik sayfalarını ise eski Kuvayı Milliyeciler yazdı. Çünkü Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi isimler başlangıçta kahramandı. Birçok iç isyanı bastırarak meclisin ömrünü doğrudan onlar uzatmıştı. Ancak meclis düzenli orduyu kurma kararı alınca işler tamamen değişti.

Bu liderler düzenli ordunun disiplini altına girmeyi kesinlikle reddettiler. Kendi başlarına buyruk hareket etmek istedikleri için meclise karşı isyan başlattılar. Bu nedenle Batı Cephesi en kritik günlerinde kendi içinde ikiye bölündü. Yunan ordusu ilerlerken Albay İsmet Bey bu iç ihaneti bitirmek için savaştı.

Çerkes Ethem

Batı Cephesinin Çökme Tehlikesi ve Yunan İlerlemesi

İç isyanların doğurduğu en somut ve korkunç tehlike, dış cephelerin tamamen savunmasız kalmasıydı. Çünkü Ankara, işgalci Yunan ordusuna karşı kullanacağı cephaneyi ve binlerce vatansever askeri iç isyanları bastırmak için harcandı. Özellikle Çerkez Ethem’in tam da I. İnönü Muharebesi öncesinde meclise bayrak açması düzenli orduyu iki ateş arasında bıraktı. Bu yüzden Yunan kuvvetleri Anadolu’nun içlerine doğru çok daha rahat, hızlı ve kanlı biçimde ilerleme fırsatı buldu.

Lojistik Kriz ve İnsan Kaynağının Tükenmesi

Milli mücadele zaten çok kısıtlı ekonomik ve askeri imkanlarla yürütülüyordu. Ancak iç isyanlar bu kıt kaynakların adeta birbirini imha etmesine yol açtı. Türk köylüsünün dişinden tırnağından artırarak meclise verdiği paralar ve silahlar düşmana değil, isyancılara karşı kullanıldı. Ayrıca askere alma süreçleri bu kargaşa yüzünden tamamen durma noktasına geldi. Sonuç olarak askeri firarlar devasa boyutlara ulaştı ve yeni kurulan düzenli ordunun asker ihtiyacı felaket düzeyinde sekteye uğradı.

Halkın Güveninin Sarsılması ve İnanç Krizi

İstanbul hükümetinin Şeyhülislam Dürrizade kanalıyla yaydığı ölüm fetvaları Anadolu’da çok derin bir inanç krizine yol açtı. Çünkü saray, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını “din düşmanı ve asi” olarak nitelendirerek saf halkın dini duygularını doğrudan sömürdü. Bu sinsi propaganda sebebiyle düne kadar Ankara’yı destekleyen bazı yerel güçler bile meclise şüpheyle bakmaya başladı. Bu nedenle halkın milli mücadeleye olan inancı sarsıldı ve toplumsal birlik ruhu ölümcül bir yara aldı.

Otorite Boşluğu ve Eşkıyalık Sorunu

Ayaklanmaların yarattığı kargaşa ortamı, Anadolu topraklarında can ve mal güvenliğini tamamen ortadan kaldırdı. Meclis isyan bölgelerinde kontrolü kaybettikçe yerel çeteler, asker kaçakları ve yağmacılar halka zulmetmeye başladı. Böylece devlet otoritesi tamamen felç oldu ve sivil halk adeta iki ateş arasında çaresiz kaldı. Ankara hükümeti Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu ve İstiklal Mahkemeleri’ni tam da bu korkunç anarşiyi bitirmek ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için kurmak zorunda kaldı.

Ankara’nın Aldığı Sert ve Stratejik Tedbirler

Meclis bu ölümcül abluka karşısında çok radikal kararlar aldı. İlk olarak 29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu meclisten çıkardılar. Bu kanunla meclisin otoritesini tanımayan herkesi resmen vatan haini ilan ettiler. Ayrıca bu kanunu uygulamak için İstiklal Mahkemeleri adında seyyar mahkemeler kurdular.

İstanbul hükümetinin haince fetvalarına karşı Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi devreye girdi. Vatansever din adamlarıyla birlikte karşı fetvalar hazırlayarak halkı doğru bilgilendirdiler. Böylece sarayın yalanları ve dini istismar etme çabaları tamamen boşa çıktı. Meclis hem hukuki hem askeri gücünü tüm yurda dayattı.

Kardeş Kavgasının Ağır Faturası ve Sonuçları

Bu ayaklanmaların milli mücadeleye faturası gerçekten çok ağır oldu. Çünkü Türk milleti silahını ve enerjisini kendi kardeşine karşı kullanmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve işgalci rüzgarların yurttan atılması en az bir yıl gecikti. Yunan ordusu Anadolu’nun içlerine doğru çok daha rahat ilerleme fırsatı buldu.

Fakat bu felaket Ankara hükümetine çok önemli bir gerçeği öğretti. Kuvayı Milliye gibi düzensiz yapılarla büyük bir savaş kazanılamazdı. Bu sebeple meclis düzenli ordunun kuruluş sürecini hızla tamamladı. İsyanların bastırılması meclisin otoritesini tüm Anadolu’da kesin olarak mühürledi. Küllerinden doğan yeni devlet rüştünü bu kanlı sınavda ispatladı.

İsyandan Hukuki Meşruiyete: Amasya Görüşmeleri

Sivas Kongresi’nin ardından Anadolu hareketi İstanbul karşısında çok büyük bir siyasi zafer kazandı. Çünkü Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin istifası sarayın otoritesine vurulan en ağır darbeydi. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti ise Anadolu ile uzlaşma yolları aradı. İşte 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında yapılan Amasya Görüşmeleri, bu uzlaşma arayışının sonucudur.

Görüşmelerin Perde Arkası ve Diplomatik Masanın Kurulması

İstanbul Hükümeti, Anadolu’daki milli iradeyi artık görmezden gelemeyeceğini çok iyi anladı. Zira Temsil Heyeti, halkın ve ordunun desteğiyle ülkenin fiili hükümeti haline gelmişti. Bu tıkanıklığı aşmak amacıyla Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı heyet başkanı olarak Amasya’ya gönderdiler.

Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay ve Bekir Sami Kunduh ise Temsil Heyeti adına masadaydı. Böylece iki taraf, Amasya Gar binalarında tarihin en kritik diplomatik müzakerelerine başladı. Nitekim İstanbul ilk kez Anadolu hareketini resmi bir heyet göndererek muhatap kabul etti. Kısacası bu masa, sarayın milli harekete teslim olmak zorunda kaldığının açık bir kanıtıydı.

Alınan Protokol Kararları ve Gizli Maddeler

Amasya’da üçü açık, ikisi gizli olmak üzere toplam beş adet protokol imzaladılar. Kararlara göre hiçbir azınlığa devletin siyasi egemenliğini bozacak imtiyazlar verilmeyecekti. Üstelik Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarının İstanbul Hükümeti tarafından da kabulünü kararlaştırdılar. İtilaf Devletleri ile yapılacak barış konferansına Temsil Heyeti’nin onayladığı delegeler gidecekti.

Bunun yanı sıra gizli maddelerde zararlı cemiyetlerin faaliyetlerinin acilen durdurulmasını imza altına aldılar. Fakat masadaki en hararetli tartışma Mebuslar Meclisi’nin nerede toplanacağı konusunda yaşandı. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgal altında olduğunu belirterek meclisin Anadolu’da açılmasını istedi. Dolayısıyla Salih Paşa bu teklifi kabul etse de İstanbul’daki padişah bu karara şiddetle direndi.

İstanbul’un Sözünü Tutmaması ve Salih Paşa’nın Krizi

Ancak Amasya’da atılan imzalar İstanbul’a dönüldüğünde saray bürokrasisi içinde sert bir duvara çarptı. Aksine Padişah Vahdettin ve sadrazam, Meclis-i Mebusan’ın başkent dışında toplanmasını anayasaya aykırı buldular. Salih Paşa, kararları hükümete kabul ettiremezse istifa edeceğine dair Amasya’da söz vermişti.

Nitekim sözünü yerine getiremedi ama siyasi dengeler yüzünden görevinden de istifa etmedi. İstanbul Hükümeti, Amasya protokollerinden sadece Meclis-i Mebusan’ın açılması maddesini resmen uyguladı. Bu amaçla ülke genelinde hızlıca milletvekili seçimlerinin yapılmasına onay verdiler. Sonuç olarak saray, protokollerin büyük kısmını sümen altı ederek Anadolu’yu oyalamaya çalıştı.

Amasya Görüşmeleri’nin Siyasi ve Hukuki Önemi

Bu diplomatik hamlenin sonuçları, maddelerin uygulanmamasından çok daha büyük bir hukuki zafer doğurdu. Çünkü İstanbul Hükümeti, Temsil Heyeti ile resmi protokol imzalayarak onu hukuken resmen tanıdı. İhtilal hareketi, bu görüşmeyle birlikte gayrimeşru bir isyan olmaktan çıkıp yasal bir kimlik kazandı.

Ayrıca seçimlerin yapılması kararı, Anadolu hareketinin meclise güçlü bir şekilde girmesini sağladı. Seçilen mebusların büyük kısmı Mustafa Kemal’in belirlediği vatansever isimlerden oluştu. Böylelikle Amasya Görüşmeleri, Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi’nin yasal seçim sürecini başlattı.

Akademik Açıdan Amasya Görüşmeleri’nin Değeri

Modern tarihçiler Amasya Görüşmeleri’ni Milli Mücadele’nin diplomatik rüştünü ispat ettiği yer sayarlar. Örneğin Sina Akşin gibi uzmanlar bu süreci “ikili iktidar döneminin” resmi tescili olarak yorumlar. Oysa bazı dar popüler anlatılar bu olayı sadece bir uzlaşma toplantısı gibi görür. Onlara göre Salih Paşa’nın sözünü tutmaması bu görüşmeyi tamamen başarısız kılmıştır.

Buna rağmen her iki akademik bakış da çok net bir ortak noktada buluşur. Çünkü Amasya’da kazanılan bu hukuki meşruiyet olmasaydı seçimler yapılamaz ve Misak-ı Milli ilan edilemezdi. Sonuç olarak bugün sahip olduğumuz demokratik meclis kültürü köklerini 1919’daki bu Amasya Görüşmeleri’nden alır.

Akdeniz’e Akan Sel: Başkomutanlık Meydan Savaşı

Türk ordusu Sakarya siperlerinde düşmanın saldırı gücünü tamamen kırdı. Bunun ardından askeri kurmay heyeti bir yıl boyunca büyük bir sessizlikle harekat hazırlığı yaptı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, yarım bir hazırlıkla taarruz etmenin büyük bir felaket getireceğini biliyordu. Ancak meclisteki bazı muhalif milletvekilleri ordunun neden beklediğine dair sert eleştiriler yöneltti. İşte 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz, bu uzun hazırlığın sarsılmaz cevabıdır.

Futbol Maçı Kamuflajı ve Savaş Planının Hazırlanması

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu büyük harekatın planlarını tam bir gizlilik içinde yaptı. Zira Yunan ordusunun Afyon çevresindeki güçlü savunma hatlarını ani bir baskınla yıkmak istiyordu. Ankara Hükümeti, dış dünyaya ordunun taarruz gücünün olmadığını gösteren yanıltıcı haberler yaydı.

Özellikle Mustafa Kemal Paşa, ordu komutanlarını Akşehir’de gizlice toplamak için dahi harika bir taktik seçti. Kolordular arası bir futbol maçı organize ederek tüm dikkatleri spor müsabakasına çekti. Komutanlar maç bahanesiyle karargaha geldi ve taarruz planını gizlice onayladı. Nitekim İngiliz askeri uzmanlarının “Türkler burayı beş ayda geçemez” dediği Afyon tahkimatlarını Türk askeri birkaç saatte darmadağın etti. Kısacası Büyük Taarruz, askeri zekanın ve gizliliğin sınırlarını zorlayan muazzam bir kurmay dehasıdır.

Cephenin Efsanevi Komutanları ve Stratejik Dehalar

Bu büyük zafere giden yolu dahi kurmay zekalarıyla çizen çok güçlü komutanlar yönetti. Şüphesiz planın hazırlanmasında Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa çok hayati bir rol aldı. Fevzi Paşa, harika askeri dehasıyla taarruzun tüm lojistik ve stratejik altyapısını kusursuzca çizdi.

Bunun yanı sıra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa da ordunun sevk idaresini büyük başarıyla yaptı. Cephede Nurettin Paşa 1. Orduyu, Yakup Şevki Paşa ise 2. Orduyu zafere doğru kamçıladı. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa ise düşmanın arkasına sızarak Yunan ordusunun tüm kaçış yollarını kesti. Böylelikle bu dev komuta kademesi, askeri tarihin en uyumlu imha harekatını cephede bizzat başlattı.

Canı Pahasına Savaşan Unutulmaz Kahramanlar

Ancak bu zafer sadece planlarla değil, kahramanların canı pahasına sergilediği fedakarlıklarla bitti. Örneğin 57. Tümen Komutanı Albay Reşat (Çiğiltepe), Çiğiltepe’yi yarım saatte alma sözü verdi. Tepenin alınması gecikince büyük bir askerlik onuruyla kendi canına kıyarak adını tarihe yazdı,

Aksine onun bu şerefli intiharı askerleri ateşledi ve tepe kısa süre sonra Türk ordusunun oldu. İzmir’e ilk giren Yüzbaşı Şerafettin Bey ise vücuduna isabet eden şarapnellere rağmen kordon boyuna koştu. Hükümet Konağı’na göğsünden sızan kanlar eşliğinde şanlı Türk bayrağını çekerek sivil halkı gözyaşlarına boğdu. Nitekim bu unutulmaz sivil ve askeri kahramanlar, bağımsızlık inancının çelikten birer abidesi haline geldi.

Dumlupınar’da İmha Hareketi ve Trikopis’in Esareti

Türk ordusu 26 Ağustos şafağında topçu atışlarıyla başlattığı harekatı çok büyük bir hızla büyüttü. 30 Ağustos 1922 günü çarpışmalar Dumlupınar bölgesinde tam bir imha savaşı halini aldı. Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat ateş hattından yönettiği bu safhaya Başkomutanlık Meydan Muharebesi adını verdiler.

Türk askerleri, Yunan ordusunun yeni Başkomutanı Nikolaos Trikopis’i Dumlupınar vadisinde kıstırdı ve esir aldı. Mustafa Kemal Paşa, çadırına getirdikleri mağlup generale tam bir askeri nezaketle kahve ikram etti. Ona, Fransa İmparatoru Napolyon’un da geçmişte esir düştüğünü hatırlatarak moral verdi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu görüşmenin ardından o meşhur “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdi. Sonunda 9 Eylül 1922 sabahı süvari birlikleri İzmir’e girdi ve kenti düşman işgalinden tamamen kurtardı.

Zaferin Siyasi Sonuçları ve Mudanya Ateşkes Antlaşması

Büyük Taarruz’un askeri başarısı, işgalci güçleri masada Ankara Hükümeti’ne boyun eğmeye mecbur bıraktı. Özellikle İngiltere, Türk ordusunun Boğazlar’a doğru ilerlemesi karşısında çok büyük bir siyasi kriz yaşadı. İngiliz Başbakanı Lloyd George, bu büyük başarısızlığın ardından hükümetiyle birlikte istifa etmek zorunda kaldı.

Sonunda 11 Ekim 1922 tarihinde taraflar arasında tarihi Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmayla Doğu Trakya, İstanbul ve Boğazlar hiçbir savaş yapmadan diplomatik yolla işgalden kurtuldu. Dolayısıyla askeri zafer, yeni Türk devletinin uluslararası alandaki en büyük tapu senedi olan Lozan’a giden yolu açtı.

Sonuç Olarak Büyük Taarruz

Büyük Taarruz’u askeri lojistik ve stratejinin zirve noktası şeklinde görürler. Örneğin Sina Akşin gibi uzmanlar bu hassas süreci bir milletin makûs talihini kökten yıkan nihai devrim sayar. Oysa bazı dar popüler anlatılar bu zaferi sadece sıradan bir süvari hücumu gibi yorumlamayı tercih eder. Onlara göre bu büyük askeri başarı, dönemin küresel jeopolitik dengelerinin getirdiği basit bir sonuçtur.

Buna rağmen her iki akademik bakış açısı da ortak bir noktada buluşur. Çünkü Kocatepe’de bu sarsılmaz inanç gösterilmeseydi ne tam bağımsız bir cumhuriyet kurulabilir ne de Misak-ı Milli sınırları korunabilirdi. Nitekim bugünkü özgür devlet yapımız, o en karanlık günlerde “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek düşmanı dize getiren sarsılmaz kurmay aklın mirasıdır.

Vatan Bir Satıhtır: Sakarya’nın Dev Kahramanları

Kütahya-Eskişehir hatlarında geri çekilen Türk ordusu, Sakarya Nehri’nin doğusunda yeni bir savunma hattı kurdu. Çünkü Yunan ordusu, Türklerin bu zor durumundan yararlanıp Ankara’yı tamamen ele geçirmek istiyordu. İtilaf Devletleri’nin tam askeri desteğini alan düşman, 23 Ağustos 1921 günü büyük bir taarruz başlattı. Tarihe Melhame-i Kübra yani “en kanlı savaş” olarak geçen Sakarya Meydan Muharebesi, 22 gün 22 gece sürdü.

Yeni Bir Askeri Doktrin: “Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır”

Yunan ordusu muazzam teknik üstünlüğüyle Türk savunma hatlarını ilk günlerde yer yer yarmayı başardı. Zira Türk birlikleri silah ve cephane yönünden düşmandan katbekat zayıf bir durumdaydı. Bu kritik aşamada Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, dünya askeri tarihini değiştiren o meşhur emrini verdi. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır” dedi.

Nitekim bu emir uyarınca, mevzisini kaybeden her askeri birlik ilk bulduğu tepede yeniden savunma yaptı. Böylelikle klasik cephe savaşı mantığı yerini topyekun bir vatan savunması stratejisine bıraktı. Dolayısıyla bu esnek ve sarsılmaz taktik, Yunan ordusunun saldırı gücünü ve enerjisini siperlerde tamamen tüketti. Kısacası Sakarya, askeri zekanın imkansızlıkları yendiği muazzam bir kurmay dehasının zaferidir.

Cephenin Efsanevi Komutanları ve Stratejik Akıl

Bu devasa meydan savaşını, askeri dehalarıyla tarihi baştan yazan çok güçlü komutanlar yönetti. Şüphesiz muharebenin sevk idaresinde Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa çok hayati bir rol aldı. Fevzi Paşa, harika askeri harita bilgisiyle her tepenin savunma planını kusursuzca çizdi.

Bunun yanı sıra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa da ordunun lojistik ve askeri dengesini başarıyla korudu. Cephede Mümtaz Çeçen Paşa ve Selahattin Adil Paşa gibi isimler tümenleri zafere doğru sürdü. Süvari tümenleri ise düşmanın yan hatlarına sızarak Yunan ordusunun tüm ikmal bağlarını kesti. Böylelikle bu dev komuta kademesi, tarihin en uzun meydan savaşını askeri bir zaferle taçlandırdı.

Canı Pahasına Savaşan Unutulmaz Kahramanlar

Ancak bu zafer sadece planlarla değil, kahramanların canı pahasına sergilediği fedakarlıklarla bitti. Savaş o kadar kanlı geçti ki ordu, subay kadrosunun çok büyük bir kısmını cephede kaybetti. Bu nedenle tarihçiler Sakarya Savaşı’na doğrudan “Subaylar Savaşı” adını da verirler.

Örneğin Mangal Dağı ve Duatepe hatlarında binlerce genç subay ve asker vatan için şehit düştü. Kadın kahramanlarımızdan Şerife Bacı ise kağnısıyla cepheye mühimmat taşırken donarak hayatını kaybetti. Nitekim bu unutulmaz sivil ve askeri kahramanlar, bağımsızlık inancının çelikten birer abidesi haline geldi. Halk, evindeki çarıklarını ve buğdayını bu kahraman orduya can suyu olarak teslim etti.

Zaferi Taçlandıran Diplomatlar ve Tarihi Antlaşmalar

Sakarya’da kazanılan askeri başarı, dış dünyada Ankara Hükümeti’nin diplomatik ağırlığını muazzam bir şekilde artırdı. Özellikle Sovyet Rusya kontrolündeki Kafkas cumhuriyetleri ile 13 Ekim 1921 günü Kars Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmayla Türkiye’nin bugünkü Doğu sınırı hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kesinleşti.

Sonunda Fransa da Anadolu’da daha fazla tutunamayacağını anlayarak 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması‘nı imzaladı. Fransa, meclisi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk İtilaf Devleti olarak güney topraklarımızdan tamamen çekildi. Dolayısıyla askeri zafer, İtilaf blokunu parçalayarak yeni Türk devletinin uluslararası alandaki yasal konumunu güçlendirdi.

Sonuç Olarak Sakarya Zaferi

Modern tarihçiler Sakarya Meydan Muharebesi’ni Türk milletinin savunma tarihinin zirve noktası şeklinde görürler. Örneğin Sina Akşin gibi uzmanlar bu hassas süreci, 1683 Viyana bozgunundan beri süren geri çekilişin durduğu yer sayar. Oysa bazı dar popüler anlatılar bu zaferi sadece sıradan bir nehir savunması gibi yorumlamayı tercih eder. Onlara göre bu büyük askeri başarı, Yunan ordusunun yaşadığı basit bir lojistik hatanın sonucudur.

Buna rağmen her iki akademik bakış açısı da ortak bir noktada buluşur. Çünkü Sakarya’da bu sarsılmaz inanç gösterilmeseydi meclis dağılır ve Büyük Taarruz asla planlanamazdı. Nitekim bugünkü özgür devlet yapımız, o en karanlık günlerde “Ya istiklal ya ölüm” diyerek düşmanı dize getiren sarsılmaz kurmay aklın mirasıdır.

Unutulan Bölgesel Direnişler: Mondros Sonrası Yerel Kongreler

Milli Mücadele tarihi genellikle Amasya, Erzurum ve Sivas gibi büyük dönüm noktaları üzerinden ilerler. Oysa Mustafa Kemal Paşa henüz Anadolu’ya geçmeden önce yerel halk direnişi çoktan başlattı. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’nun dört bir yanında bölgesel kongreler açıldı. Bu kongreler, işgallere karşı yerelden yükselen ilk sivil ve askeri meclislerdi.

Kongrelerin Toplanmasındaki Temel Nedenler

Bu bölgesel meclislerin doğmasındaki en büyük neden doğrudan doğruya can ve mal güvenliğinin kalmamasıydı. Çünkü İtilaf Devletleri Mondros’un tehlikeli maddelerini bahane ederek toprakları hızla işgal ediyordu. İstanbul Hükümeti ise bu haksız işgaller karşısında tamamen sessiz ve aciz bir tutum takınıyordu.

Üstelik Yunanistan’ın İzmir’e asker çıkarması Batı Anadolu’da çok büyük bir panik ve öfke yarattı. Halk, merkezin kendilerini koruyamayacağını çok net bir şekilde anladı. Bu amaçla kendi kaderlerini kendi ellerine almak için yerel cemiyetler kurdular. Kısacası yerel kongreler, devletin merkezindeki otorite boşluğuna karşı tabandan yükselen meşru müdafaa kaleleriydi.

Bölgesel Kongrelerin Adları ve Toplanma Yerleri

Anadolu ve Trakya genelinde halk, farklı şehirlerde çok sayıda bölgesel kongre organize etti. Örneğin doğuda Ermeni tehlikesine karşı ilk olarak Kars İslam Şurası Kongresi (Kars) bir araya geldi. Nitekim bu hareket hemen ardından Ardahan Kongreleri (Ardahan) ile bölgesel direnişi daha da güçlendirdi.

Ege’de ise Yunan işgaline karşı Balıkesir Kongreleri (Balıkesir) ve Alaşehir Kongresi (Manisa) yeni kararlar aldı. Ayrıca Muğla, Nazilli ve Edremit Kongreleri de Batı Anadolu’da silahlı direnişi yönetti. Trakya bölgesini korumak için ise Edirne ve Lüleburgaz Kongreleri (Kırklareli) arka arkaya toplandı. Son olarak güney cephesini organize etmek adına Adana’da Pozantı Kongresi’ni (Adana) hayata geçirdiler. Böylelikle tüm bu yerel meclisler kendi coğrafyalarında bağımsızlık ateşini yakmayı başardılar.

Bölgesel Direnişi Örgütleyen Önemli Şahsiyetler

Bu zorlu süreç, Anadolu’nun yerel aydınları, din adamları ve subaylarının cesareti sayesinde yürüdü. Örneğin Batı Anadolu’daki direnişin en önemli mimarlarından biri Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’di. Balıkesir ve Alaşehir kongrelerini bizzat toplayarak Ege’deki dağınık Kuva-yı Milliye birliklerini organize etti.

Bunun yanı sıra Celal Bayar “Galip Hoca” takma adıyla Nazilli Kongresi’nin toplanmasında başrolü oynadı. Trakya’da ise Kasım Yolageldili Edirne ve Lüleburgaz kongreleri ile bölgeyi Yunan işgaline karşı savundu. Nitekim bu isimler resmi hiçbir emir almadan tamamen vatanseverlik duygusuyla harekete geçtiler.

Alınan Tarihi Kararlar ve Silahlı Direniş

Yerel kongrelerde alınan kararlar tamamen bölgesel savunmayı ve lojistiği güçlendirmeyi hedefliyordu. Balıkesir Kongresi’nde “Düşman topraklardan atılıncaya kadar seferberlik devam edecektir” kararını aldılar. Böylece halktan asker toplama, vergi koyma ve silah temin etme gibi devlet yetkilerini kullandılar.

Ayrıca Alaşehir Kongresi’nde de direnişi finanse etmek için yerel bir bütçe ve mali sistem kurdular. Lüleburgaz ve Edirne kongrelerinde ise Trakya’nın asla Yunanistan’a teslim edilmeyeceğini dünyaya ilan ettiler. Dolayısıyla bu meclisler sadece protesto bildirileri yayınlamadı. Aksine doğrudan silahlı cepheler kurarak işgal ordularının ilerleyişini yavaşlattılar.

Kongrelerin Olumlu ve Olumsuz Yönleri

Ancak bu sistemin kendi içinde hem çok güçlü hem de zayıf yönleri bulunuyordu. Sistemin en büyük olumlu yönü, halkın içindeki bağımsızlık ateşini çok hızlı bir şekilde yakmasıydı. Zira bu kongreler olmasaydı Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da hazır bir direniş tabanı bulamazdı.

Fakat kongrelerin bölgesel kurtuluş fikrine saplanıp kalması en büyük olumsuz yönleriydi. Örneğin bazı kongre delegeleri sadece kendi şehirlerini kurtarmanın yeterli olacağını iddia ediyordu. Ulusal bir liderlik altında birleşmeye başlangıçta mesafeli ve ihtiyatlı yaklaştılar. Bu nedenle dağınık haldeki bu güçlerin tek bir merkezden yönetilmesi zaman aldı.

Yerel Kongreler İktidarı

Modern tarihçiler Mondros sonrası dönemi “Yerel Kongreler İktidarı” olarak adlandırırlar. Örneğin Bülent Tanör gibi uzmanlar bu meclisleri erken dönemin demokratik halk hareketleri olarak inceler. Oysa bazı dar popüler anlatılar bu süreci tamamen görmezden gelerek her şeyi sadece Sivas Kongresi ile başlatır.

Buna rağmen her iki akademik bakış da çok net bir ortak noktada buluşur. Çünkü yerel kongrelerin kurduğu bu askeri cepheler olmasaydı düzenli ordunun kurulması imkansızdı. Sonuç olarak bugün sahip olduğumuz bağımsızlık bilinci, Anadolu kasabalarında toplanan bu ilk yerel meclislerin mirasıdır.

Esaret Zincirini Kıranlar: İşgale Kafa Tutan Milli Cemiyetler

Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı için tam bir yıkım belgesiydi. Çünkü İtilaf Devletleri antlaşmanın hemen ardından Türk ordusunu tamamen dağıttı. Ayrıca stratejik noktaları sinsi planlarla birer birer işgal ettiler. İstanbul hükümeti ise bu acı tablo karşısında tamamen sessiz kaldı. Bu yüzden bu teslimiyetçi politika Anadolu insanını derinden yaraladı. Fakat Türk milleti bu haksız işgallere boyun eğmeyeceğini hızla gösterdi. Sonuçta yurdun dört bir yanında bölgesel direniş odakları var ettiler. Biz bu yapılara tarih literatüründe milli cemiyetler diyoruz. Bu örgütler bir halkın bağımsız yaşama iradesini net biçimde temsil ediyordu. Halk hükümetten ümidi kesince kendi toprağını kendisi savundu.

Mondros sonrası kurulan milli cemiyetler haritası

Yerel Kongreler ve Aydınların İsyanı

Bu sivil feryadın ilk organize örneği Trakya topraklarında yükseldi. Edirne merkezli Trakya-Paşaeli Cemiyeti bölgede büyük bir mücadele başlattı. Özellikle Cafer Tayyar Paşa ve Kasım Yolageldili bu harekete liderlik etti. Lüleburgaz ve Edirne kongrelerini toplayarak halkı direnişe hazır hale getirdiler. Hatta gerekirse bağımsız bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı bile tüzüklerine eklediler.

Benzer bir varoluş mücadelesi aynı günlerde Ege kıyılarında da yaşanıyordu. Çünkü İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği ihtimali iyice belirmişti. Nurettin Paşa ve Moralızade Halit Bey cemiyeti hızla var etti. Bu yapı işgalden hemen önce Reddi İlhak Cemiyeti’ne evrildi. Böylece Maşatlık Mitingi gibi devasa buluşmalarla halkın azmini bilediler.

Anadolu Dağlarında Yükselen Mücadele

Doğunun çetin coğrafyasında da güçlü bir savunma hattı inşa ettiler. Erzurum merkezli cemiyet Ermeni planlarına karşı aşılmaz bir duvar ördü. Çünkü Hoca Raif Efendi ve Süleyman Nazif bu hareketi yönetiyordu. Cemiyet bölgedeki Türk nüfusunun göç etmesini kesinlikle yasakladı. Ayrıca Albayrak ve Hadisat gazeteleriyle güçlü bir propaganda savaşı yürüttüler.

Bu azim Erzurum Kongresi’nin toplanmasını doğrudan sağladı. Karadeniz’de ise Barutçuzade Faik Ahmet Bey liderliği üstlendi. Çünkü Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti Pontus rüyasını bitirmek istiyordu. Rum çetelerine karşı köyleri hızla örgütlediler. Sonuç olarak doğudaki direnişle organik bağlar kurarak güçlerini birleştirdiler.

Güney Cephesi ve Basın Savaşı

Güneyde de halk Fransız işgaline karşı hızla ayağa kalktı. Vatanseverler Adana ve çevresini korumak için Kilikyalılar Cemiyeti’ni kurdu. Özellikle Ali Fuat Cebesoy ve efsanevi Tufan Bey direnişi yönlendirdi. Böylece Çukurova’da milis güçleri kurarak silahlı mücadeleyi başlattılar. Bu bölgede işgalcilere karşı çok sert çarpışmalar gerçekleştirdiler.

İstanbul’da kurulan Milli Kongre Cemiyeti ise farklı bir yol izledi. Çünkü Doktor Esat Işık Bey silah yerine basını seçti. İşgallerin haksızlığını dünyaya gazete ve raporlarla ilan ettiler. Ancak bu entelektüel yapı çok önemli bir ilke imza attı. “Kuvayı Milliye” tabirini resmi raporlarında ilk kez onlar kullandı.

Cemiyetlerin Ortak Noktaları ve Farklılıkları

Farklı coğrafyalarda kurulan bu yapıların ruhu tamamen aynıydı. Çünkü hepsi tam bağımsızlık inancıyla ve vatan sevgisiyle hareket ediyordu. İşgallerin hukuksuzluğunu kanıtlamak için uluslararası hukuka sığındılar. Tamamı gücünü yerli kaynaklardan alıyordu ve mandayı reddediyordu. Ayrıca arkalarında hiçbir yabancı devlet desteği de bulunmuyordu.

Fakat cemiyetlerin yöntemleri coğrafyaya göre çok değişiyordu. Milli Kongre Cemiyeti sadece basın yayın yolunu önemsiyordu. Buna karşın Kilikyalılar veya İzmir Müdafaa-i Hukuk sahada silahlı savaşı seçmişti. En büyük ayrışma ise düşmanı algılama biçimlerinde saklıydı. Çünkü her cemiyet sadece kendi bölgesini kurtarma hedefi güdüyordu.

Yapısal Zayıflıklar ve Bölgesel Bakış Açısı

Bu büyük adanmışlık kendi içinde ölümcül bir zayıflık barındırıyordu. Örneğin doğudaki cemiyet sadece Ermeni tehlikesine kilitlenmiş durumdaydı. Batıdaki kurul ise yalnızca Yunan işgalini püskürtmek istiyordu. Her cemiyet adeta kendi kapısının önünü süpürme derdiyle yanıyordu. Bu nedenle Karadeniz’deki direnişçi güneydeki Fransız zulmünü çok önemsemiyordu.

Bu durum ortak düşmana karşı dağınık bir hat yaratıyordu. Çünkü askeri ve ekonomik kaynakları asla verimli kullanamıyorlardı. Her bölge kendi dar imkanlarıyla ayakta kalmaya çalışıyordu. Oysa bu parça parça duruş kahramanca olmasına rağmen yetersizdi. Bu yöntemle topyekun bir başarı kazanmak imkansız görünüyordu.

Sivas Kongresi delegeleri ve Mustafa Kemal Atatürk

Sivas Kongresi ve Tek Yumruk Olma Sebebi

Bu stratejik zaaf tek bir merkezin gerekliliğini kanıtladı. Çünkü düşman düzenli orduyla saldırırken bölgesel derneklerle savunma yapmak intihardı. Ayrı ayrı yanan küçük meşalelerin devasa yangına dönüşmesi şarttı. Mustafa Kemal Atatürk Anadolu’ya geçtiği an bu tehlikeyi gördü. Bu sebeple teşhisi Amasya Genelgesi’nde net olarak koydu.

Erzurum Kongresi’nde doğudaki güçleri birleştirerek ilk provayı yaptı. Ancak nihai hamle Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nde gerçekleşti. Sivas’ta alınan tarihi kararla tüm yerel direnişleri birleştirdiler. Yeni isim Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oldu. Böylece askeri otoriteyi tek elde topladılar.

Sivil Derneklerden Düzenli Orduya Geçiş

Birleşmenin arkasındaki temel sebep topyekun savaş yürütme zorunluluğuydu. Çünkü bölgesel kurtuluş fikirleri yerini tek bir amaca bıraktı. “Ya istiklal ya ölüm” parolası herkesin ortak yemini oldu. Sivil dernekler olarak başlayan bu hikaye Temsil Heyeti’ni doğurdu. Sonuç olarak bu heyet daha sonra düzenli ordunun temelini oluşturdu.

Dağınık vizyonlar Sivas’ta tek bir yumruk haline geldi. Böylece modern Türkiye’nin kuruluş felsefesi o salonda mühürlendi. Eğer cemiyetler Sivas’ta tek vücut olmasaydı süreç uzardı. Hatta Anadolu parça parça yutulacak bir lokma haline gelebilirdi. Fakat milli cemiyetler birleşerek makus talihi kökten değiştirdi.

Verified by MonsterInsights