Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı için tam bir yıkım belgesiydi. Çünkü İtilaf Devletleri antlaşmanın hemen ardından Türk ordusunu tamamen dağıttı. Ayrıca stratejik noktaları sinsi planlarla birer birer işgal ettiler. İstanbul hükümeti ise bu acı tablo karşısında tamamen sessiz kaldı. Bu yüzden bu teslimiyetçi politika Anadolu insanını derinden yaraladı. Fakat Türk milleti bu haksız işgallere boyun eğmeyeceğini hızla gösterdi. Sonuçta yurdun dört bir yanında bölgesel direniş odakları var ettiler. Biz bu yapılara tarih literatüründe milli cemiyetler diyoruz. Bu örgütler bir halkın bağımsız yaşama iradesini net biçimde temsil ediyordu. Halk hükümetten ümidi kesince kendi toprağını kendisi savundu.

Yerel Kongreler ve Aydınların İsyanı
Bu sivil feryadın ilk organize örneği Trakya topraklarında yükseldi. Edirne merkezli Trakya-Paşaeli Cemiyeti bölgede büyük bir mücadele başlattı. Özellikle Cafer Tayyar Paşa ve Kasım Yolageldili bu harekete liderlik etti. Lüleburgaz ve Edirne kongrelerini toplayarak halkı direnişe hazır hale getirdiler. Hatta gerekirse bağımsız bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı bile tüzüklerine eklediler.
Benzer bir varoluş mücadelesi aynı günlerde Ege kıyılarında da yaşanıyordu. Çünkü İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği ihtimali iyice belirmişti. Nurettin Paşa ve Moralızade Halit Bey cemiyeti hızla var etti. Bu yapı işgalden hemen önce Reddi İlhak Cemiyeti’ne evrildi. Böylece Maşatlık Mitingi gibi devasa buluşmalarla halkın azmini bilediler.
Anadolu Dağlarında Yükselen Mücadele
Doğunun çetin coğrafyasında da güçlü bir savunma hattı inşa ettiler. Erzurum merkezli cemiyet Ermeni planlarına karşı aşılmaz bir duvar ördü. Çünkü Hoca Raif Efendi ve Süleyman Nazif bu hareketi yönetiyordu. Cemiyet bölgedeki Türk nüfusunun göç etmesini kesinlikle yasakladı. Ayrıca Albayrak ve Hadisat gazeteleriyle güçlü bir propaganda savaşı yürüttüler.
Bu azim Erzurum Kongresi’nin toplanmasını doğrudan sağladı. Karadeniz’de ise Barutçuzade Faik Ahmet Bey liderliği üstlendi. Çünkü Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti Pontus rüyasını bitirmek istiyordu. Rum çetelerine karşı köyleri hızla örgütlediler. Sonuç olarak doğudaki direnişle organik bağlar kurarak güçlerini birleştirdiler.
Güney Cephesi ve Basın Savaşı
Güneyde de halk Fransız işgaline karşı hızla ayağa kalktı. Vatanseverler Adana ve çevresini korumak için Kilikyalılar Cemiyeti’ni kurdu. Özellikle Ali Fuat Cebesoy ve efsanevi Tufan Bey direnişi yönlendirdi. Böylece Çukurova’da milis güçleri kurarak silahlı mücadeleyi başlattılar. Bu bölgede işgalcilere karşı çok sert çarpışmalar gerçekleştirdiler.
İstanbul’da kurulan Milli Kongre Cemiyeti ise farklı bir yol izledi. Çünkü Doktor Esat Işık Bey silah yerine basını seçti. İşgallerin haksızlığını dünyaya gazete ve raporlarla ilan ettiler. Ancak bu entelektüel yapı çok önemli bir ilke imza attı. “Kuvayı Milliye” tabirini resmi raporlarında ilk kez onlar kullandı.
Cemiyetlerin Ortak Noktaları ve Farklılıkları
Farklı coğrafyalarda kurulan bu yapıların ruhu tamamen aynıydı. Çünkü hepsi tam bağımsızlık inancıyla ve vatan sevgisiyle hareket ediyordu. İşgallerin hukuksuzluğunu kanıtlamak için uluslararası hukuka sığındılar. Tamamı gücünü yerli kaynaklardan alıyordu ve mandayı reddediyordu. Ayrıca arkalarında hiçbir yabancı devlet desteği de bulunmuyordu.
Fakat cemiyetlerin yöntemleri coğrafyaya göre çok değişiyordu. Milli Kongre Cemiyeti sadece basın yayın yolunu önemsiyordu. Buna karşın Kilikyalılar veya İzmir Müdafaa-i Hukuk sahada silahlı savaşı seçmişti. En büyük ayrışma ise düşmanı algılama biçimlerinde saklıydı. Çünkü her cemiyet sadece kendi bölgesini kurtarma hedefi güdüyordu.
Yapısal Zayıflıklar ve Bölgesel Bakış Açısı
Bu büyük adanmışlık kendi içinde ölümcül bir zayıflık barındırıyordu. Örneğin doğudaki cemiyet sadece Ermeni tehlikesine kilitlenmiş durumdaydı. Batıdaki kurul ise yalnızca Yunan işgalini püskürtmek istiyordu. Her cemiyet adeta kendi kapısının önünü süpürme derdiyle yanıyordu. Bu nedenle Karadeniz’deki direnişçi güneydeki Fransız zulmünü çok önemsemiyordu.
Bu durum ortak düşmana karşı dağınık bir hat yaratıyordu. Çünkü askeri ve ekonomik kaynakları asla verimli kullanamıyorlardı. Her bölge kendi dar imkanlarıyla ayakta kalmaya çalışıyordu. Oysa bu parça parça duruş kahramanca olmasına rağmen yetersizdi. Bu yöntemle topyekun bir başarı kazanmak imkansız görünüyordu.

Sivas Kongresi ve Tek Yumruk Olma Sebebi
Bu stratejik zaaf tek bir merkezin gerekliliğini kanıtladı. Çünkü düşman düzenli orduyla saldırırken bölgesel derneklerle savunma yapmak intihardı. Ayrı ayrı yanan küçük meşalelerin devasa yangına dönüşmesi şarttı. Mustafa Kemal Atatürk Anadolu’ya geçtiği an bu tehlikeyi gördü. Bu sebeple teşhisi Amasya Genelgesi’nde net olarak koydu.
Erzurum Kongresi’nde doğudaki güçleri birleştirerek ilk provayı yaptı. Ancak nihai hamle Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nde gerçekleşti. Sivas’ta alınan tarihi kararla tüm yerel direnişleri birleştirdiler. Yeni isim Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oldu. Böylece askeri otoriteyi tek elde topladılar.
Sivil Derneklerden Düzenli Orduya Geçiş
Birleşmenin arkasındaki temel sebep topyekun savaş yürütme zorunluluğuydu. Çünkü bölgesel kurtuluş fikirleri yerini tek bir amaca bıraktı. “Ya istiklal ya ölüm” parolası herkesin ortak yemini oldu. Sivil dernekler olarak başlayan bu hikaye Temsil Heyeti’ni doğurdu. Sonuç olarak bu heyet daha sonra düzenli ordunun temelini oluşturdu.
Dağınık vizyonlar Sivas’ta tek bir yumruk haline geldi. Böylece modern Türkiye’nin kuruluş felsefesi o salonda mühürlendi. Eğer cemiyetler Sivas’ta tek vücut olmasaydı süreç uzardı. Hatta Anadolu parça parça yutulacak bir lokma haline gelebilirdi. Fakat milli cemiyetler birleşerek makus talihi kökten değiştirdi.