Bolu’nun Unutulan Kahramanları: 4. Mürettep Tümen ve Miralay Nazım Bey 

Tarihin tozlu sayfaları, bazen bir şehrin kimliğini net şekilde önümüze serer. Çünkü geçmişi bilmek, geleceğe daha emin adımlarla yürümeyi sağlar. Bu amaçla Bolu Kent Konseyi, çok özel bir konferans programı hazırladı. Konsey bünyesindeki ‘Kent Kültürü ve Tarihi Çalışma Grubu’ ise bu kapsamda ikinci toplantısını gerçekleştirdi.

Emekli asker ve yazar Süleyman Duman, etkinliğe konuşmacı olarak katıldı. Duman, sunumunda Milli Mücadele dönemindeki az bilinen gerçekleri aktardı. Özellikle dinleyiciler, 4. Mürettep Tümen’in ve komutanının hikayesini hayranlıkla dinledi.

İşte Bolu’nun şanlı tarihine ışık tutan o çarpıcı gerçekler…

Bolu İsyan Etmedi, İşgal Edildi

Tarihin tozlu sayfaları, bazen bir şehrin kimliğini net şekilde önümüze serer. Çünkü geçmişi bilmek, geleceğe daha emin adımlarla yürümeyi sağlar. Bu amaçla Bolu Kent Konseyi üyeleri, çok özel bir konferans programı ile karşımıza çıktı. ‘Kent Kültürü ve Tarihi Çalışma Grubu’ ise bu kapsamda ikinci toplantısını başarıyla tamamladı.

Emekli asker ve yazar Süleyman Duman, etkinliğe konuşmacı olarak katıldı. Duman, sunumunda Milli Mücadele dönemindeki az bilinen gerçekleri paylaştı. Özellikle dinleyiciler, 4. Mürettep Tümen’in ve komutanının hikayesini hayranlıkla takip etti.

Mehmetçik Sütü İçsin Diye 500 Koyun!

Bolu halkı, vatanseverliğini her alanda net olarak gösterdi. Öyle ki şehrin gençleri, büyük bir adımla 4. Mürettep Tümen saflarına destek verdi. Ordumuz, cepheye doğru yürümek amacıyla şehre veda etti. Buna rağmen Bolulular, bu ayrılıktan 6 ay sonra bile lojistik desteği kesmedi.

Halk, Nazım Bey’in tümenine tam 500 koyun yolladı. Çünkü Bolulular, askerleri kendi evladı gibi gördü. Bu sayede cephedeki Mehmetçiklerin taze süt içmesini sağladılar.

Başlıklardaki Üç Renk: Yeşil, Kırmızı ve Siyah

Ali Fuat Cebesoy Paşa, anılarında önemli bir detay verir. Ayrıca dönemin tanığı İhsan İdikut da aynı bilgiyi doğrular. Komutan Miralay Nazım Bey, askerlerinin başlıklarına özel kumaşlar sardırdı. Kuşkusuz bu başlıklar üç anlamlı renk taşıyordu:

  • Yeşil: Yeşil yurdumuzu yansıtıyordu.
  • Kırmızı: Al kanlara boyanan vatanı anlatıyordu.
  • Siyah: Ülkenin içindeki matemi simgeliyordu.

Bu üç renk, bugün Boluspor’un renk hafızasıyla büyük benzerlik gösterir. Demek ki şehir, kahramanlarına karşı harika bir kadirşinaslık bağı kurmuştur.

Kütahya-Eskişehir Savaşları ve Acı Bir Pusu

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri maalesef yenilgiyle sonuçlandı. Bu yüzden tarih kitapları bu savaşı çok az yazar. Fakat 4. Mürettep Tümen Komutanı Miralay Nazım Bey, bu zor cephede kahramanca savaştı.

Gece karanlığında Türk birlikleri yanlış bir noktaya konuşlandı. Böylece stratejik bir bölge tamamen boş kaldı. Durumu fark eden Yunan askerleri, hemen o bölgede siper aldı. Miralay Nazım Bey, atlı birliğiyle geçiş noktasını teftişe çıktı. Maalesef pusuda bekleyen Yunan askerleri, kahraman komutanımızı orada şehit etti.

358 Şehidin İsmi Bulvarda Yaşayacak

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, konferansta önemli bir müjde verdi. Nitekim yetkililer, Bolu’nun resmi şehit haritasını çıkardı. Savaşlarda can veren 358 şehit net olarak tespit edildi.

Belediye, bu kahramanlar için özel bir abide yapacak. Aynı zamanda anıt, şehirdeki Kuvayı Milliye Bulvarı’nda yer alacak. Kısacası bu cadde, geçmişi hissettiren bir açık hava müzesine dönüşecek.

Kusursuz Maskelerden Kendi Şarkısını Söyleyen Özgür Ruha

Hayat bazen insanı en el bebek gül bebek rüyalarından çok ani uyandırır. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir görünüm ve zarafetle örülmüş bir sessizlik görürsünüz. Günümüzde popüler olan modern vitrin kültürü de tam olarak bu yapay kusursuzluğu besler. İnsanlar hep gözlerinizdeki o saklı hüznün gizemini anlamaya bizzat çalışır. Oysa o asil makyaj, içerde kopan fırtınaları gizleyen çok güçlü bir kalkandır. Naif bir kadının dünyayı hiç bilmediği kadar sert karşılamasının hikayesidir bu.

Geçmişin Kafesleri ve Kurak Toprağın Yabancılığı

Geçmiş, arkasında derin izler bırakan iki büyük yanılgı ve sarsıntı bırakmıştı. İlki, aileden köşe bucak gizlenen ve ruhta derin yaralar açan fiziksel bir şiddetti. Kadın o dönem kapandığı o ilk sessiz kafesten can havliyle kurtulmayı bizzat başardı. Tam o zor günlerden kurtulduğunu sandığı anda, karşısına adeta bir kurtarıcı çıktı. Onu çok sevdiğine inandıran o romantik çehre, nikahtan sonra maskesini indirdi. İlk kafesten kaçan ruh, bu kez daha rafine bir psikolojik hapishaneye bütünüyle kilitlendi. Çünkü insan içindeki o asıl và karanlık yüzü uzun süre saklayamaz. Saygının yeşermediği o kurak topraklarda, ne yazık ki gerçek sevgi de boy veremedi.

Zıt kutuplarda yetişmiş iki insanların yabancılığı, zamanla derin bir gerginliğe dönüştü. Nitekim hayat, her hafta sonu gergin bir misafir ağırlıyormuş gibi yaşanmaya başladı. Cuma günleri başlayan o sessiz nöbet, kadının ruhunu yumurta kabukları üzerinde bizzat yürüttü. “Acaba sabaha nasıl uyanacak, yüzü gülecek mi?” kaygısı kronik bir strese dönüştü. Sonunda ev içindeki bu ağır baskı, kadının narin bedenini de tamamen esir aldı. En büyük sığınağı olan sahnesi ve sesi, boğazında düğümlenen bir ödeme dönüştü. Bu durum, sitemizde daha önce derinlemesine işlediğimiz Vicdanın Hafızası yazımızdaki o içsel sarsıntılarla çok büyük bir benzerlik gösterir. Ruhunu fırtınaya teslim eden insan, kendi özünün sesini duymakta her zaman zorlanır.

Modern Vitrin Kültürü ve Duygusal Sünger Olmak

Aslında bu ağır sessizlik, ruhun başkalarının zehirli duygularını bir sünger gibi emmesinden kaynaklanır. Çünkü dayatılan bu vitrin kültürü, insanları içsel acılarını saklamaya ve maske takmaya bizzat zorlar. “Hayır” diyemeyen naif kalpler, etrafındaki insanların tüm öfke fırtınalarını kendi iç dünyasında biriktirir. Zamanla başkası kırılmasın diye yutulan her kelime, içeride devasa bir çığ meydana getirir. Nitekim bu teslimiyetçilik, insanı kendi evinde bile görünmez bir hapishanenin içine kilitler. Kendini sürekli suçlu hissetmek, ruhun kendi öz şefkatini tamamen kurutan sinsi bir zehirdir.

“Başkalarının öfkesine kalkan olan bir beden, kendi şarkısını söyleyecek nefesi bulamaz.”

Beden, ruhun çektiği bu gizli eziyete en sonunda sesini bütünüyle kısarak isyan eder. En güzel çağında, yani kendi ömrünün yaz ortasında başına dondurucu karlar yağar. Ancak her şeye rağmen geleceğe dair arzular o kırık melodilerin arasında yaşıyor. Bu kırılgan ama asil ruh, artık başkalarının fırtınalarının faturasını ödemek istemiyor. Sırf karşı taraf kırılmasın diye alttan alan o teslimiyetçi kadını geride bırakmayı arzuluyor.

Güvenli Parantezler, Aile ve Türkülerin Şifası

Gelecekte, iyi niyetinin suiistimal edilmediği ve kendi sınırlarını çizebildiği bir hayatın özlemini çekiyor. Özellikle ruhu yoran o toksik bağları koparmak, iyileşmenin ve ayağa kalkmanın ilk şartıdır. Kadın, bu gelecek özlemine eskiden olduğu gibi yine ailesiyle birlikte devam edecek. Onların şefkatli kanatları altında, huzurlu bir düzende kaygısız sabahlara uyanmak en büyük muradıdır. Sahne ışıkları şimdilik sönmüş olsa da o narin ve güçlü müzisyen ruhu asla pes etmiyor.

En kısa zamanda tekrar sahnede olmayı ve çok sevdiği o kadim türküleri söylemeyi hedefliyor. Zira türkülerin o ortak feryadı, kadının kendi boğazındaki o dilsiz ödemi tamamen eritecektir. Bu kırık dökük anılardan, kimsenin müdahale edemeyeceği güvenli bir “parantez” yaratmaya bizzat kararlı. Yıllar önce ölen o masum köpeğinin sadık hatırasında, sevdiklerinin sağlığında ve gecenin sessizliğinde sadece kendi özgür şarkısını söylemek istiyor. Dolayısıyla insan kendi sınırının bekçisi olduğunda, içindeki o asıl yaratıcı güç yeniden uyanır. Yazın ortasında başına yağan karları eritip, kendi gökyüzünün tek yıldızı olarak parlayacaktır.