Osmanlı Devleti ile Habeşistan arasındaki temaslar, aslında sanılanın aksine çok eskiye dayanır. Bu bağlamda cihan devleti, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Hint Okyanusu’na yönelmiştir. Özellikle Portekizlilerin bölgedeki sömürgeci yayılmacılığını engellemek büyük bir hedef haline gelmiştir. Nitekim Özdemir Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, 1555 yılında Afrika kıyılarını tamamen kontrol etti. Bunun sonucunda merkezi Massava olan tarihi “Habeş Eyaleti” resmen kurulmuş oldu.
Görülüyor ki bu hamle, kutsal Hicaz topraklarını tamamen güvenceye almıştır. Dolayısıyla yüzyıllar boyunca Habeşistan Krallığı ile Osmanlı idaresi yakın komşuluk yapmıştır. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa devletlerinin sömürgeci saldırıları bu iki devleti birleştirdi. Bu yüzden Osmanlı yönetimi, hem bölgedeki İslam unsurlarını korudu hem Habeşistan’ın bağımsızlığını destekledi.
Adwa Savaşı ve Osmanlı Silahlarının Gizli Rolü
Tarihsel boyutta, Osmanlı Habeşistan ilişkileri en kritik sınavını Adwa Savaşı’nda vermiştir. Bilindiği gibi İtalya, Afrika Boynuzu’nu tamamen işgal etmek amacıyla büyük bir ordu kurmuştu. Oysa İmparator II. Menelik, bu emperyalist saldırıya karşı koyabilmek için gizlice silah topladı. İşte bu noktada, Mısır üzerinden Habeşistan’a giden Osmanlı yapımı mühimmatlar savaşın kaderini belirledi.
Üstelik Osmanlı askeri danışmanları, Habeş ordusuna modern harp teknikleri konusunda gizli yardımlar yaptı. Bunun sonucunda Habeşistan, Adwa Savaşı’nda İtalyan ordusunu çok ağır bir yenilgiye uğrattı. Böylece Habeşistan, Afrika kıtasında sömürgeleştirilemeyen tek bağımsız devlet olarak tarihe geçti. Şüphesiz bu tarihi zafer, İmparator II. Menelik’in padişaha olan saygısını katbekat artırmıştır.

Görev Aşkıyla Gelen Ölümcül Fedakarlık
Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki en önemli sesi olan Ahmed Mazhar Bey, adeta ölüme koşmuştur. Bu fedakarlık nedeniyle, amansız filebit hastalığı pençesine düştüğünde bile görevini aksatmamıştır. Özellikle hastalığın en ağır evresinde, tam iki buçuk ay boyunca insanüstü bir direnç gösterdi. Zira yattığı yerde çektiği büyük ızdırapları bastırmak için her yolu deniyordu.
Buna rağmen odasına özel olarak kurdurduğu bir masada, resmi işleri yürütmeye devam etti. Hatta vücudunu sağa sola dahi oynatamayacak duruma geldiğinde bile evrakları günü gününe imzaladı. Sonunda durumun vahametini gören iki Fransız doktor, kendisini Cibuti sahilindeki hastaneye sevk etti. Fakat buradaki geçici iyileşmenin ardından yakalandığı şiddetli zatürre, 13 Kanun-i Sani 1920’de şahadetine yol açtı.
Cibuti’de Hayatı Durduran Muazzam Bir Cenaze
Ahmed Mazhar Bey’in vefat haberi, Afrika Boynuzu’nda adeta bir bomba etkisi yarattı. Bu acı haber üzerine, Cibuti’deki tüm Müslüman halk Fransız valisine giderek cenazeyi talep etti. Nitekim o gün Cibuti’de hayat tamamen durdu ve bütün ticarethaneler kepenk indirdi. Öyle ki çoluk çocuk, tüm halk hastane meydanına adeta bir sel gibi akın etti.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bir Osmanlı bürokratına gösterilen bu muazzam sevgi çok manidardır. Çünkü halk, geceden kendi elleriyle diktikleri mukaddes Osmanlı bayraklarıyla tabutu parmaklarının üzerinde taşımıştır. Hatta Hintli tüccarlar, top top en kıymetli ipekli kumaşları keserek cenazeyi ipeklere donatmışlardır. Üstelik kalabalık, ellerindeki lavanta şişelerini ve en pahalı Hint ıtriyatını cenazenin üzerine yağmur gibi yağdırmıştır. Tarihsel kayıtlarda bu hüzünlü ortam, Müslümanların kalbindeki derin acı nedeniyle Kerbela vakaasına benzetilmiştir.

Bir Şehbenderden Daha Fazlası: Manevi Baba
Psikolojik boyutta, yerel halkın Osmanlı şehbenderine yüklediği anlam sadece diplomatik bir memuriyet değildi. Zira Habeşistan ve Cibuti’deki Müslümanlar, Osmanlı şehbenderini kendilerinin manevi babası olarak kabul ediyorlardı. Öyle ki bölgedeki Müslüman ahali, halifenin vekili olan şehbender camide hazır bulunmadığında Cuma namazını dahi kılmıyordu. Nitekim Mazhar Bey’in hastalığı döneminde, onun cumaya icabet edememesi nedeniyle pek çok kez Cuma namazı kılınamamıştı.
Dolayısıyla bu coğrafyaya atanacak diplomatların, sadece bürokratik işleri değil dini hükümleri de bilmesi gerekiyordu. Çünkü halk; şehbenderin cenaze, miras, zekat ve dini merasimlerin her noktasında bizzat liderlik etmesini beklemekteydi. Bu yüzden Habeş İmparatoru bile, buraya gönderilecek Osmanlı elçilerinin genç olmamasını, aksine ağırbaşlı ve yaşlı olmasını şart koşuyordu. Netice itibarıyla yerel algıya göre genç bir erkek memurun, vakar açısından genç bir kızdan hiçbir farkı yoktu.
Sonuç: Afrika Topraklarında Kalan Osmanlı Ruhu
Sonuç olarak Ahmed Mazhar Bey’in Habeşistan’da geçirdiği yedi yıllık görev süresi, bir adanmışlık abidesidir. Bireysel düzlemde bir yardımcı kâtibi bile olmadan ölüme yürüyen bu diplomat, devletin en buhranlı çağında sancağı yere düşürmemiştir. Devletin bölgedeki gücünü ve Hilafet makamının manevi itibarını, kendi canı pahasına en üst seviyede korumayı başarmıştır. Cenazesinde yaşanan ve Kerbela’yı andıran o tarihi mahşer günü, Osmanlı adaletinin Afrika insanının kalbinde ne denli derin bir iz bıraktığının en somut kanıtıdır. Son tahlilde Mazhar Efendi; sadece bir şehbender değil, adını Afrika’nın kızgın kumlarına altın harflerle yazdırmış bir diplomasi şehididir.
Bu yazımıza kaynaklık eden yazım: Prof Dr Yavuz Ercan a Armağan, Bölüm adı:(Osmanlı Habeşistan İlişkileri ve Mazhar Efendinin Habeşistan Baş Şehbenderliği) (2008)., KARA ADEM, Turhan, Editör:SERTÇELİK Seyit , EROĞLU Haldun, GÜVEN,Melek SARI, Basım sayısı:1, Sayfa Sayısı 1030