Modern dünya bize tehlikeli bir illüzyon sunuyor. Her zaman sınırsız vaktimiz olduğunu düşünüyoruz. Her sabah telefonlarımızın mekanik alarmlarıyla uyanıyoruz. Bitmek bilmeyen işlere koşuyoruz. Trafiğin hırçın ritminde kayboluyoruz. Zihnimizde ise hep aynı teselli cümlesini büyütüyoruz: “Yarın hallederim.” Oysa hayat, biz o kusursuz yarınları beklerken akıp gidiyor. Avuçlarımızın arasından sinsice kayan bir kum saati gibi tükeniyor. Tam bu noktada durup biraz soluklanmalıyız. Şu soruyu kendimize sormalıyız: Bir insanı hayatta mutlu eden ne kadar çok şey olabilir?
Sınırsız Mutluluklar Dünyası
Aslında bu sorunun ucu bucağı yok. İnsanoğlu ufacık şeylerden kocaman dünyalar kurabiliyor. Küçüklükten beri devasa mutluluklar inşa etme yeteneğine sahibiz. Şöyle bir düşünelim. Sabahın ilk ışıklarında mutfağa dolan taze kahve kokusu bizi mutlu eder. Vapurun arkasından çığlık çığlığa uçan martılar bize estetik sunar. Eski bir kitabın sayfaları arasından unutulmuş bir çiçek çıkabilir. Ya da tesadüfen radyoda eski bir şarkıya denk geliriz. O şarkı bizi çocukluğumuza götürür. Dünya ruhumuzu besleyen irili ufaklı gizli hazinelerle dolu. Biz istesek kafamızı kaldırdığımız her köşede yeni bir umut bulabiliriz. Mutluluk kaynaklarımız o kadar cömert ve sınırsızdır.

Erteleme Hastalığı ve Sevdiklerimize Zaman Ayırmak
Fakat bu huzurlu tablonun ortasına ağır bir gerçek yerleşiyor. Zamanımız kısıtlı. Bu yüzden sevdiklerimizle olan paylaşımlarımızda feci şekilde geç kalıyoruz. Çoğumuz hayatı bir prova gibi yaşıyoruz. Sanki bu ömrün bir de tekrarı var. Gerçek sahneye çıkacağımız o “büyük günü” bekliyoruz. Ancak bu esnada en değerli insanlarımızı kuliste unutuyoruz. “Şu proje bir bitsin, şu borçlar bir hafiflesin, çocuklar bir büyüsün…” diyoruz. Ömrü anlamsız taksitlere bölüyoruz. Oysa hayat bizim ajandalarımıza göre şekillenmiyor. Biz o çok önemli iş toplantılarındayken annemiz yaşlanıyor. Biz kariyer basamaklarını hırsla tırmanırken çocuklarımız büyüyor. “Bir ara kesin görüşelim” dediğimiz dostlarımızla aramıza mesafeler koyuyoruz.
Telafisi Olmayan Tek Şey: Giden Zaman
Geç kalmak sadece bir trene yetişememek değildir. Bu hayattaki en trajik geç kalış duygusal borçlar yaratır. Söylenmemiş bir “seni seviyorum” sözü yüreğimize yük olur. Esirgenmiş bir sarılma insanı yaralar. Zamanında paylaşmadığımız kederlerin altında eziliriz. En acısı da şudur. Bu dünyada maddi olan her şeyin bir şekilde telafisi vardır. Ancak zamanın ve giden insanların telafisi yoktur. Kaybedilen parayı yeniden kazanırsınız. Bozulan işleri yoluna koyarsınız. Yıkılan evleri daha sağlam inşa edersiniz. Ancak bir insanın gözlerindeki o beklenti dolu bakışı kaçırdıysanız, onu hiçbir başarıyla geri getiremezsiniz.
Bugün Küçük Bir Devrim Yapın
İşte hayatın en büyük paradoksu buradadır. Mutlu olacak şey çok, ama zaman az. Dünyanın tüm makamlarına sahip olsanız bile yalnızsanız her şey boş kalır. Yanınızda başarınızı bölüşecek birileri olmalıdır. Düştüğünüzde elinizden tutacak sevdikleriniz yoksa, kazandığınız her şey parlak bir hiçliktir. Günün sonunda bizi ayakta tutan şey banka hesapları değildir. Birilerinin kalbinde ve hafızasında bıraktığımız samimi tebessümlerdir.
Gelin bugün hayatınızda radikal bir devrim yapın. Şu an elinizde tuttuğunuz o bitmek bilmeyen listenizi masaya bırakın. Sırf sesini duymak için birini arayın. “Aklımdasın ve benim için değerlisin” deyin. Gururu, kibri, “şimdi sırası değil” diyen soğuk aklı susturun. Sevgiyi ve paylaşmayı ertelemeyin.
Çünkü saat tıkır tıkır işliyor. Hiçbirimizin bir sonraki nefese dair bir garantisi yok. Hayat sadece işleri bitirmek için verilmedi. Bu yaşam, sevdiklerimizle derin bağlar kurmamız için tek seferlik bir armağandır. Avucumuzda kaç bahar kaldı bilmiyoruz. Öyleyse elinizdeki bu baharı paylaşmak için daha neyi bekliyorsunuz?
(KENDİME)