Antakya…
Sabahın ilk ışıkları Habib-i Neccar Dağı’nın omzundan aşarken, kendimi yine o çok sevdiğim sokakların kollarına bırakıyorum. Ayaklarım beni hiç şaşırmadan, yüzyılların yorgunluğunu taşıyan ama her daim diri kalan o daracık, kıvrımlı geçitlere götürüyor. Üstelik taş duvarların ardındaki avlulardan taze çekilmiş kahve ve narenciye çiçeklerinin kokusu sızıyor sokaklara. Adımlarımın çıkardığı ses, tıpkı eski bir şarkının ritmi gibi yankılanıyor taş evlerin yüzünde. Kısacası burası Antakya; zamanın acele etmediği, her köşesinde bir medeniyetin fısıldadığı o efsunlu şehir.
Dokunduğum her taş bir Roma duası,
Soluduğum her nefes asırlık çınar gölgesi.
Burada zaman bir nehir gibi sakin akar,
Gözlerimde canlanır geçmişin en güzel perdesi.
Sokakların Sırrı ve Ortak Dualar
Daha sonra Kurtuluş Caddesi’ne çıkıyorum. Dünyanın ilk ışıklandırılan caddesinde, tarihin parıltısı hala gözlerimi alıyor. Birkaç adım atıyorum; sağımda bir caminin kubbesi göğe yükseliyor, solumda bir kilisenin çanı güne uyanıyor. Hatta az ilerideki sinagogun kapısında durup gökyüzüne bakıyorum. Ezanın dinginliği, çanın berrak sesi ve hazanın mistik tınısı havada asılı kalıyor. Bu sesler birbirine çarparak kırılmıyor, aksine birleşip gökyüzüne tek bir dua gibi yükseliyor. Özellikle insanların birbirine “günaydın” deyişindeki o eski, samimi eda içimi ısıtıyor. Burada kimse yabancı değil, çünkü herkes bin yıllık bir akrabalığın sessiz ortağı.
Sarraf Ali’nin dükkanı: Eski bir gramofondan yükselen bir taş plak sesi.
Meryem Ana’nın avlusu: Duvarlardan sarkan pembe begonvillerin güneşe selamı.
Demirci ustasının çekici: Örsün üzerinde dövülen demirin zamana meydan okuyan ritmi.
Uzun Çarşı’da Zamanı Durdurmak
Bunun ardından ayaklarımı takip edip Uzun Çarşı’nın o devasa kapısından içeri süzülüyorum. Aslında burası sadece bir çarşı değil, Antakya’nın atan kalbi, ruhunun aynasıdır. Çatlak kiremitlerden sızan gün ışığı, havada uçuşan toz zerrelerini altın birer toza dönüştürüyor. Baharatçıların önünden geçerken zahterin, kimyonun, kurutulmuş biberlerin kokusu genzimi yakıyor ama ruhumu da doyuruyor.
Aynı zamanda tepsi kebabı yapan fırıncının küreğinden çıkan o nefis kokuya kapılıyorum. Esnaf beni görüyor ve kırk yıllık dostuymuşum gibi gülümsüyor. “Gel bir soluklan, çay koyduk” diyorlar. Hemen oturuyorum bir taburenin üzerine. Çay bardağının sıcaklığı parmaklarıma geçerken, buradaki hayatın ne kadar yalın ve ne kadar zengin olduğunu düşünüyorum. Tam o sırada yan masada pişen künefenin şerbetini döküyorlar; cızırtı çarşının uğultusuna karışıyor, koku göğe ulaşıyor.

Affan Kahvesi’nde Bir Öğleden Sonra Melankolisi
Çarşının kargaşasından çıkıp adımlarımı asırlık Affan Kahvesi’ne doğru yönlendiriyorum. Zamanın dışına taşmış bu mekanda, ahşap sandalyelerden birine yerleşiyorum. Çünkü buranın havası, baştan aşağı yaşanmışlık kokar. Hemen meşhur “haytalı”yı söylüyorum kendime. Alçak cam kasede, bembeyaz muhallebinin üzerine döktükleri pembe gül şurubu ve üstündeki el yapımı dondurma bir görsel şölen gibi duruyor önümde. Kaşığı her daldırdığımda, çocukluğumun o saf ve tasasız yaz günleri geri geliyor sanki. Gül suyunun kokusu genzime dolarken, yan masalarda koyu bir sohbete dalmış, birbirine kahkahalarla takılan Antakya ihtiyarlarını izliyorum. Demek ki hayat, bu kahvehanenin yüksek tavanına astıkları eski fotoğraflar kadar sakin ve kıymetli.

Harbiye’nin Serinliğinde İki Kadeh
Öğleden sonra güneş yakmaya başladığında, kendimi Harbiye’nin serin koynuna atıyorum. Defne ağaçlarının koyu yeşil gölgeleri altında, suların kayalardan dökülürken çıkardığı o uğultulu şarkıyı dinliyorum. Üstelik suyun tam içine yerleştirdikleri o ahşap masalardan birine oturuyorum. Ayaklarım buz gibi suyun akıntısında, ruhum ise tamamen buranın büyüsünde.
Garson masaya bembeyaz bir örtü seriyor. Yanına hemen taze humusu, üzerine gezdirdiği sızma zeytinyağını, sıcak ekmeği ve birkaç parça mezeyi bırakıyor. Ve tabii ki, o meşhur buğulu kadehi… Suların çağıltısı fonda en güzel melodiye dönüşürken, ilk kadehi bu kadim şehrin geçmişine, burada yaşayan tüm canlara kaldırıyorum. Anason kokusu defne kokusuna karışıyor. İkinci kadehte ise sadece susuyorum; suyun serinliği bacaklarımdan yukarı tırmanırken, içimdeki tüm dertlerin akıp gittiğini, yerini derin bir huzura bıraktığını hissediyorum. Zira mitolojik hikayeler canlanıyor gözümde; sanki Daphne hala burada bir nehir perisi gibi saklanıyor, gözyaşları bu şelaleler olup çağlıyor.

Zeyn Otel’in Verandasında Geceye Doğru
Akşamüstü, Harbiye Şelalesi’nin hemen yamacında, yeşilliklerin içindeki Zeyn Otel’in o geniş verandasına kuruluyorum. Karşımda zamana kafa tutan Harbiye Şelalesi uzanıyor, suyun sesi aşağıdan buraya kadar hafif bir melodi gibi ulaşıyor. Derken, verandanın hoparlörlerinden o bildik, ruhu okşayan eski Antakya ezgilerini yükseltiyorlar.
Zeyneddin Bey’in mutfağından çıkan o eşsiz Antakya mezeleri masayı bir bir donatıyor:
- Üzerinde halis zeytinyağının parıldadığı, ipek kıvamında humus
- Nar ekşisiyle can bulmuş ekşili cevizli muhammara
- Hatay’ın o has kekik kokusunu taşıyan taze zahter salatası
- Köz kokusu üzerinde sıcak atom ve süzme yoğurt
- Elbette Tepsi Kebabı
Şüphesiz bu mutfak alelade bir yer değil; Antakya’nın yüzyıllık lezzet hafızasının tabağa dökülmüş halidir. Bardağıma buğulu ilk kadeh dolduruyorum. İlk kadehi, karşımdaki şelalenin asırlardır durmaksızın akan sularına baka baka, bu kadim toprakların cömertliğine kaldırıyorum. Müzik şelalenin şırıltısına karışırken, ikinci kadehi bu anın hafızamdan hiç silinmemesini dileyerek yudumluyorum. Böylece içime dolan neşe ve huzur, anason kokusuyla birleşip geceye yayılıyor. İçime dolan neşe ve huzur, anason kokusuyla birleşip geceye yayılıyor.
O Kaçınılmaz Kırılma: Bir Gecede Solan Cennet
Fakat işte tam bu huzur anında, zihnim amansız bir sızıyla bölünüyor. Karşımdaki şelaleye, kadehimdeki beyazlığa, tabağımdaki humusa bakarken boğazım düğümleniyor. Çünkü biliyorum; bir 6 Şubat gecesi, zaman bu şehir için geri dönülmez biçimde kırıldı. O asırlık taş evler, birbirine yaslanan dar sokaklar, çan ve ezan seslerinin kucaklaştığı Kurtuluş Caddesi büyük bir gürültüyle sessizliğe gömüldü. Uzun Çarşı’nın kiremitleri çöktü, Affan Kahvesi’nin o yüksek tavanı anıların üzerine yıkıldı. Şehir, üst üste yığılan taşların altında kendi yasını tutmaya başladı.
Oysa şimdi ne zaman gözlerimi kapatsam, o yıkımdan önceki o canım Antakya’yı arıyorum. Doğa yerinde duruyor, şelale hala çağlıyor ama o sokakları canlandıran, o mezeleri sevgiyle yoğuran güzel insanların gülüşleri artık birer gökyüzü hatırası. Ne yazık ki toprağın altında kalan sadece binalar değil; insanlığın en naif, en hoşgörülü ortak rüyasıydı.
Akşamın Renkleri ve Asi’nin Hüznü
Güneş tamamen çekildiğinde, Antakya binalarının taşları ve Harbiye’nin vadisi mor tonlarına bürünüyor. Şehrin üzerine çöken bu loş ışık, her şeyi olduğundan daha masalsı gösteriyor. Gecenin serinliği yüzüme üflerken, bu toprakların ne kadar cömert, insanının ne kadar güzel ve kalıcı bir iz bıraktığını bir kez daha derinden hissediyorum. Sonuç olarak Antakya, gözlerimi kapattığımda burnuma gelen o defne kokusu, damağımdaki o mezelerin ve gül suyunun tadı, kulağımdaki o ortak dua ve içimdeki o hiç bitmeyen eve dönme arzusu olarak kalıyor.
Daha önce kaleme aldığım bir başka Antakya Anı yazım…