Amanos’un Göğsünde Saklı Bir Köy: Turfanda
Antakya anıları defterimin ilk yaprağını, 13 Mart 1998 yılının o umut kokan sabahı araladı. Özellikle öğretmenlik atama listesinde Hatay adını gördüğüm an, kalbime mistik bir ateş düştü. Nitekim genç bir öğretmen olarak, yolları sislere bürünen gizemli Turfanda köyüne doğru yola çıktım. Sonuç olarak köye vardığımda, o eski taş okul binası beni sessizce bağrına bastı.
Dört dost, tek göz odalı o lojmanda kader ortaklığı yapmaya başladık. Nitekim kapanmak bilmeyen eski tahta kapımız her gece gıcırdıyordu. Üstelik lojman dediğimiz o mahrumiyet yerinde akan bir suyumuz bile yoktu. Buna rağmen masum köy çocukları, her sabah heybelerinde sevgiyle katıklı denilen biberli ekmekler getirirlerdi. Sonuç olarak ömrümde güllerin daha önce hiç görmediğim o gizemli renklerine bu köyde şahit oldum.
Köy halkı, sabahın ilk gün doğumunda ekmek teknesi olan tütün tarlalarına yola çıkıyordu. Ancak hava tamamen karardığında, yorgun ama mağrur gövdeleriyle evlerine geri dönüyorlardı. Buna rağmen misafirlikte önümüze açılan o muazzam sofralarda, neredeyse hiçbir eksik ürün yoktu. Netice itibarıyla kapılarına vardığımız andan gidene kadar, o sıcacık “hoj geldiniz” fısıltısı hep kulaklarımızda çınladı.

Şehrin Kadim Muhafızı: Habib-i Neccar, St. Pierre ve Asi’nin Sırrı
O dağ masalından sonra, medeniyetin kalbi olan Antakya şehir merkeziyle ilk kez tanıştım. Nitekim kent merkezine adım attığımda, şehri bir zırh gibi saran mağrur Habib-i Neccar Dağı beni selamladı. Bilindiği gibi bu dağ, hakikate inandığı için can veren o asil marangozun adını taşıyordu. Özellikle kulaktan kulağa yayılan efsanelere göre, onun kesilen başı dağın tepesinden aşağıya kadar yuvarlanmıştı. Sonuç olarak dağın yamaçlarından süzülen o berrak kaynak suları, onun kutsal gözyaşlarını simgeliyordu.
Bununla birlikte aynı dağın yamaçlarında, Hristiyanlık adının dünyaya yayıldığı o ilk mağara kilisesi yükseliyordu. Zira St. Pierre Kilisesi, kayalara oyulmuş mistik yapısıyla zamanın ötesinden gelen bir dua gibiydi. Üstelik bu manevi atmosfer, kentin hırçın muhafızı olan Asi Nehri’nin sularıyla bir bütün oluşturuyordu. Çünkü coğrafyanın bu deli nehri, bilinen tüm kurallara meydan okuyarak tersine akıyordu.
Örneğin mitolojik anlatılar, bu nehrin yıldırımlarla vurulan dev ejderha Typhon’un açtığı yarıklardan fışkırdığını söyler. Aslında onun bu asi yönü, gurbette kendi içsel yolculuğunu başlatan genç bir öğretmenin hayatıyla örtüşüyordu. Sonuç olarak bu kutsal coğrafya, hem nehrin efsanevi gizemi hem dağın vakarıyla kalbimize yön veren manevi bir kılavuz oldu.

Taşların Fısıldadığı Şehir: Saray ve Kurtuluş Caddeleri
Tarihi Saray Caddesi, ayak bastığım andan itibaren beni adeta büyüledi. Özellikle Atatürk Köprüsü’nden bu caddeye geçerken, nazik araçların yayalara yol vermesi ruhuma bir zarafet aşıladı. Hatta akşamları caddenin loş ışıklarında dostlarla yenen yemekler, ömrümün en kıymetli hazinesi haline geldi.
Zira asırlık Antakya Parkı’nda oturup çay içmek, zamanı tamamen durduruyordu. Özellikle o yeşil vahada, suları nazlı nazlı tersine akan Asi Nehrini saatlerce büyük bir seyre dalardım. Nitekim eski meclis binasının çevresindeki çay ocaklarında, fincanı köpüklü süvari kahveleri yudumlamak apayrı bir ritüeldi. Üstelik bu ocaklarda çayın tabaksız ve kaşıksız gelmesi, bu toprakların o hesapsız ve yalın samimiyetini gösteriyordu.
Bununla birlikte bu coğrafya, adeta semavi dinlerin o muazzam korosunu andırıyordu. Çünkü Saray Caddesi’nde yürürken, caminin minaresi ile kilisenin çan kulesi aynı gökyüzünü huşuyla selamlıyordu. Nitekim mistik Uzun Çarşının baharat kokulu koridorlarında nefes almak insana büyük bir huzur veriyordu. Örneğin taş fırınlardan süzülen o meşhur tepsi kebabının yağı burnunuza keskin bir iştahla çalınıyordu. Aynı şekilde közde pişen çıtır künefenin kokusu sokakları tamamen kaplıyordu. Sonuç olarak dünyanın ilk ışıklandırılan caddesi olan tarihi Kurtuluş Caddesinin dar sokaklarında adımlamak gerekiyordu. Zira bu yürüyüş, taşların fısıldadığı o asil tarihle ve ferah defne sabunu kokusuyla kucaklaşma şansı tanıyordu.

Asi’nin Akışında Baki Kalan Şiir
Son tahlilde benim şahsi Hatay anıları hikayem; sadece bir tayin öyküsü değildir. Aksine bu yolculuk, bir şehrin ruhuna tamamen teslim olma ayinidir. Nitekim Habib-i Neccar’ın ve St. Pierre’in efsanevi mirası, Turfanda’nın emektar insanlarının kalbindeki o cömert şefkatle birleşmiştir. Şüphesiz devletin tebeşir kokulu o ilk yıllarında bana sunduğu bu coğrafya, ömrümün en dokunaklı şiirini yazmıştır. Nihayetinde kalbimin en derin yerinde; caddeleriyle, mabetleriyle, mağrur dağıyla ve gurbeti sıla yapan Asi’siyle esrarengiz bir Hatay sevdası ilelebet yaşamaya devam edecektir.

Her kelimesini her cümlesini yüreğimle okudum.
Bir Hataylı olarak okurken kendimi o anda hissettim. Yıkılmış güzel Hatayım.
Gözümde yeniden canlandı sanki hiç yıkılmamış gibi.
Yüreğinize sağlık Adem hocam❤