Edebiyatın Muhalifleri: Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali

Edebiyat sadece estetik bir sığınak mıdır? Oysa Türk edebiyatının iki devi, bu sorunun cevabını hayatlarıyla verdi. Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali, kalemi bir süs eşyası gibi görmediler. Aksine onu, sistemin çarpıklıklarını deşifre eden bir neşter gibi kullandılar. Üstelik onların muhalefeti, fildişi kulelerinden yapılan entelektüel bir eleştiriden ibaret değildi. Dönemin baskıcı rejimlerine ve kapitalist sömürüye karşı, örgütlü bir eylemliliğin savunuculuğunu üstlendiler. Nitekim biri kitleleri meydanlarda doğrudan örgütleyen bir ideologdu. Diğeri ise sistemin çürüklüğünü muhalif basın kanallarıyla yüzümüze vuran korkusuz bir eylem insanıydı.

Günümüzde geriye dönüp baktığımızda, bu iki kalemin egemen güçlere karşı açtığı savaşı net biçimde görebiliyoruz. Dizeler, her iki sanatçının da sisteme karşı geliştirdiği direnme estetiğinin ayak izlerini taşıyor.

Nazım Hikmet: Fabrika Çarklarından Örgütlü Barikatlara

Nazım’ın sistem eleştirisi, Marksist ve makro bir düzlemde şekillenir. Sadece kapitalist üretim çarklarının arasında ezilen işçi sınıfının acısını anlatmaz. Aynı zamanda onlara örgütlenmeyi ve kolektif hareket etmeyi aşılar. Çünkü şaire göre kurtuluş, bireysel bir itirazla değil, kitlesel uyanışla mümkündür.

Güneşi İçenlerin Türküsü şiirinde yükselen ses, bu durumun en net kanıtıdır. Şair, kapitalizmin insanı metalaştıran politikasına karşı örgütlü bir sınıf bilinciyle şu resti çeker:

“Bu el tetik çekebilir / bu kafa düşünebilir / bu yürek çarpabilir / her şey satılık değil ki…”

Bununla birlikte Nazım, sistemin karanlığını yırtmanın ağır bedeller gerektirdiğini biliyordu. Dolayısıyla Kerem Gibi şiirindeki o meşhur çağrı, aslında devrimci bir örgütlülüğün manifestosudur:

“Sen yanmasan / ben yanmasan / biz yanmasak / nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”

Şairin örgütçü yönü, şiirinin ritminde bile kendini derinden hissettirir. Örneğin Şeyh Bedreddin Destanı’nda halkın ortaklaşa ürettiği bir dünyayı anlatır. Aslında bu anlatımla geleceğin örgütlü toplum modelini selamlamaktadır:

“Yarin yanağından gayrı her şeyde ortak olmak için…”

Son olarak emperyalizmin insan hayatına biçtiği ucuz değeri 23 Sentlik Asker Dair şiirinde yüzümüze çarpar. Kitleleri küresel sömürüye karşı uyanışa çağırır:

“Demek ki santimi altı kuruşa falan geliyor / Yani senin o muazzam hürriyetin için… / ölmeye değer mi Mamed?”

Nazım Hikmet’in Direnme Estetiği

Nazım Hikmet’in şiirinde sistem sorgulaması hiçbir zaman pasif bir ağıt değildir. Bilakis onun dili, makinelerin ritmini meydanların coşkusuyla birleştiren hücum eden bir yapıya sahiptir. Şair, bireyi sistem karşısında kurban olarak konumlandırmaz. Tam tersine insanı, tarihi yeniden yazacak olan kurucu özne olarak görür. Bu yüzden şiiri, fabrikadaki tezgâh başından meydanlardaki barikatlara uzanan örgütlü bir köprüdür.

Kevgire Dönen Adalet ve Gazeteden Yükselen Çığlık

Sabahattin Ali’nin sistem sorgulaması ise daha mikroskobik unsurlara odaklanır. Hedefinde bireyi ezen bürokrasi, yükselen faşist akımlar ve taraflı adalet mekanizması vardır. Sanatçı, yalnızca hikaye ve şiir yazmakla kalmamıştır. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çıkardığı Markopaşa gibi dergilerle, örgütlü bir yayıncılık direnişi sergilemiştir. Ağır sansür mekanizmalarına karşı duran bu yayın organları, halkı bilinçlendiren yasal birer barikattı.

Baskıcı yapılara boyun eğmediği için parmaklıklar ardına tıkılan şair, Hapishane Şarkısı I eserinde öfkesini şöyle haykırıyordu:

“Ekmeğim bahtımdan katı / Bahtım düşmanımdan kötü / Böyle kepaze hayatı / Sürüklemekten yoruldum.”

Oysa o, hukukun egemen sınıfların bir maskesi haline geldiğini çok erken fark etmişti. Öyle Günler Gördüm ki şiirinde kurduğu şu iki dize, evrensel bir sistem deşifresidir:

“Öyle günler gördüm ki, hak haklının değilmiş / Güçlülerin elinde adalet bir kevgirdir.”

Ayrıca Sabahattin Ali, insanı doğasından koparıp güce taptıran bu yozlaşmış toplumsal düzene karşı radikal bir reddediş içindeydi. Sistemin elinin uzanamayacağı tek yere sığınmayı telkin eden Dağlar şiirinde, aslında sivil bir itaatsizlik örgütlüyordu:

“Şehirler bana bir tuzak / İnsan sohbetleri yasak/ Uzak olan benden uzak/Benim meskenim dağlardır.”

Sabahattin Ali’nin Direnme Estetiği

Sabahattin Ali’nin sisteme direnme yöntemi, Nazım’ın coşkulu tarzından farklı olarak eylemsel bir reddediş taşır. Şiirlerinde sistem, insanı özünden koparan kirli bir bataklıktır. Fakat şair bu bataklığa teslim olmayı reddederek ahlaki üstünlüğünü korur. Onun dağlara sığınması asla bir kaçış değildir. Aksine bu durum, sistemin sınırlarını tanımayan radikal bir özerklik ilanıdır.

İki Farklı Strateji, Tek Bir Devrimci Hedef

Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali, sistem karşıtlığında iki farklı yolu benimsediler. Ancak sonuçta aynı amaca yürüdüler. Nazım, partili ve ideolojik bir örgütlülüğü savunarak işçi sınıfını arkasına aldı. Şiirini bu kitlesel mücadelenin marşı haline getirdi. Buna karşılık Sabahattin Ali, daha çok muhalif basın ve entelektüel örgütlenme kanallarını kullandı. Egemen gücün faşizan eğilimlerini ironiyle ve halkın diliyle yıprattı.

Her iki isim de bu topraklarda örgütlü muhalefet yürütmenin ağır bedellerini ödediler. Nazım onlarca yılını hapishanelerde ve sürgünde geçirdi. Sabahattin Ali ise sistemin karanlık dehlizlerinde, faili meçhul bir cinayete kurban gitti.

Son Söz: Tarihin Haklı Çıkardığı Dizeler

Bugün her iki şairin gür sesi de fildişi kulelerine sığınan konforlu edebiyata karşı verilmiş en büyük yanıttır. Muhalif olmanın bedelini canlarıyla ödeyen bu dev isimler, ardıllarına eğilmeyen bir omurga bıraktılar. Zaman, onları susturmaya çalışan tüm muktedirleri tarihin karanlık sayfalarına gömdü. Buna rağmen Nazım’ın ve Sabahattin Ali’nin dizelerini zamansız birer başkaldırı manifestosuna dönüştürdü. Çünkü saraylar yıkılır ve iktidarlar değişir. Fakat egemenlerin karşısında dimdik duran o örgütlü ve haklı çığlık asla susmaz.

Yorum yapın

Verified by MonsterInsights