En Büyük Ölüm: İradenin Teslimiyeti ve Varoluşun Sessiz Sonu

Gorki demiş ki, “En büyük ölüm direnmeyi bırakmaktır”. Bu söz, insan iradesinin ve varoluş mücadelesinin en sarsıcı sınırını çizer. Maksim Gorki, fiziksel ölümden daha korkunç olanın zihinsel ve ruhsal teslimiyet olduğunu söyler.

İnsan, sadece biyolojik bir organizma olarak nefes aldığı için yaşayan bir canlı değildir. Çünkü gerçek yaşam, bireyin kendi değerleri ve varlığı için verdiği sürekli bir mücadeledir. Bu yüzden fiziksel olarak hayatta kalmak, tam anlamıyla yaşamak anlamına gelmez. Aksine hayatın karşımıza çıkardığı zorluklara karşı boyun eğdiğimiz an, gerçek ölüm gerçekleşir. Zira Maksim Gorki, direnmeyi bırakan insanın ruhsal olarak çoktan yok olduğunu savunur. Sonuç olarak teslimiyet, insanı yaşayan bir cenazeye dönüştüren en tehlikeli süreçtmektedir. Özellikle günümüz dünyasında konfor alanına sığınıp mücadeleyi bırakan kitleler, bu sessiz ölümü her gün yaşıyor.

Çarlık Rusyası’ndan Bugünün Türkiyesi’ne Direnmek

Kuşkusuz Gorki bu sarsıcı tespiti yaparken tamamen kendi döneminin acı gerçeklerinden ilham alıyordu. Örneğin yazar, Çarlık Rusyası’nın o en karanlık, en yoksul ve baskıcı döneminde ömür sürdü. Daha sonra o dönemde de tıpkı bugünün Türkiyesi gibi kitleler üzerine ağır bir umutsuzluk çökmüştü. Ayrıca fabrikalarda acı çeken, tarlalarda yokluk gören insanlar artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyordu. Edebiyatçı, o günlerde halkı bu ölümcül uykudan uyandırmak amacıyla kaleme sarıldı. Dolayısıyla yazarın yüz yıl önce gördüğü o tehlikeli ruhsal çürüme, bugün bizim sokaklarımızda aynen tekrar ediyor. Hatta bugünün Türk insanı da benzer bir zihniyet ve çaresizlik kıskacında hayat mücadelesi veriyor. Bu noktada hayatın getirdiği ağır yüklere karşı piyon olmamak için direnmek tek çare olarak öne çıkıyor.

Türkiye’nin Güncel Gerçekliği Karşısında Direnmek Neden Zor?

Esasen bu felsefi tespiti, bugün Türkiye’nin içinden geçtiği toplumsal buhran üzerinden okumak çok acı sonuçlar verir. Örneğin ülkemizde uzun süredir her gün yeni bir boyuta ulaşan ağır ekonomik kriz, insanların yaşama sevincini doğrudan hedef almaktadır. Daha sonra her gün çift haneli enflasyonla ve geçim derdiyle uyanan bireyler, sistem karşısında büyük bir yıkım yaşıyor. Ayrıca siyasi alandaki kutuplaşma ve tıkanmışlık, toplumsal umudu her geçen gün daha da kurutmaktadır. Bu durum, siyaset sosyolojisinde seçmende derin bir öğrenilmiş çaresizlik yaratarak demokratik direnci yok ediyor. Dolayısıyla insanlar artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanarak kendi kabuğuna çekiliyor. Haklarını savunmak yerine eylemsizliği seçen kitleler için direnmek her geçen gün daha soyut bir kavrama dönüşüyor. Hatta genç neslin ülkeyi terk etme arzusu, bu direnmeyi bırakma refleksine en somut örnektir.

Coğrafi Kadercilik ve Sosyal Ölümün Pençesi

Bununla birlikte ekonomik ve siyasi baskılar, sinsi bir sosyal anomi, yani kuralsızlık doğurmaktadır. Öyle ki bu toprakların genetiğine yerleşen o kolektif melankoli sarmalı, insanımızın direniş kaslarını tamamen gevşetmektedir. İnsanlar yaşadıkları acıları doğulan coğrafyanın getirdiği somut birer kader olarak görmeye başlamaktadır. Genellikle bu derin ekonomik daralma, toplumsal katmanlar arasındaki makası hiç olmadığı kadar açıyor. Nitekim kimin, nasıl yaşadığı sorusu, kamusal alanı tamamen parçalayarak bizi ikili bir toplumsal yapıya sürüklüyor. Şüphesiz bu durum, alt gelir grubunu sinemadan, tiyatrodan ve insani tüm sosyal aktivitelerden koparmaktadır. Netice itibarıyla insanlar sadece faturalarını ödemeye çalışan, hayal kurmayı unutmuş birer robota dönüşmektedir. İşte sosyolojide sosyal ölüm dediğimiz bu süreç, insanı hayattayken sessizce mezara gömmektedir.

Entelektüel Sahadaki Tartışmalar ve Resmi Söylem

Öte yandan bu toplumsal teslimiyet sadece ekonomik sıkıntılarla değil, resmi ideolojilerin kurumsallaşma biçimleriyle de yakından ilgilidir. Örneğin kurucu fikirlerin zamanla dinamik bir aksiyon olmaktan çıkarılıp durağan bir devlet söylemine dönüştürülmesi, kitlelerin eleştirel direniş kaslarını köreltmektedir. Dolayısıyla felsefi boyutta ucu açık bir aydınlanma projesi olması gereken değerler, bürokrasi eliyle törensel birer ritüele sıkıştırılmaktadır. Hatta bu durum, toplumu dönüştüren dinamik karakterin kaybedilmesine ve statükonun korunmasına zemin hazırlamaktadır. Kısacası yapısal dönüşüm enerjisi söndüğünde, toplumların sinsi bir entelektüel eylemsizliğe sürüklenmesi kaçınılmaz hale gelmektedir.

Derin Analiz: Umut Bir Lüks Değil Eylemdir

Esasen bu çarpıcı varoluşçu iddia, umut kavramını durağan bir bekleyiş olmaktan tamamen çıkarır. Çünkü umut etmek, sadece güzel günlerin geleceğini pasif bir şekilde hayal etmek değildir. Demek ki gerçek umut, o güzel günler için bugünden itibaren aktif olarak mücadele etmektir. Bu nedenle direnmeyi bırakan Türk insanı, geleceğini de kendi elleriyle sisteme teslim etmiş olur. Haliyle ekonomik dar boğaza ve siyasi baskılara rağmen, bireysel ve toplumsal onuru koruma iradesi göstermeliyiz. Aksine bir tavır serüveni, bizi sadece yaşanan bu karanlık dönemin pasif birer kurbanı haline getirir. Kısacası Gorki’nin bu sözü, Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu toplumsal silkiniş feryadıdır. Karanlığa alışmayalım. Kimliğimizi korumak asli ödevidir.

Ancak bu mücadele ruhunu her an diri tutmak kesinlikle kolay bir süreç değildir. İlk olarak içimizdeki o ne yapsak değişmeyecek duygu canavarını acilen alt etmemiz gerekiyor. Böylece market raflarındaki adaletsizlikle de siyaset kürsüsündeki baskıyla da savaşacak gücü bulabiliriz. Nitekim bu toprakların tarihi de en karanlık dönemlerde bile direnmeyi seçenlerin zaferleriyle doludur. Sonuç itibarıyla Türkiye’nin geleceği, faturasını ödeyemediği için küsenlerin değil, ne pahasına olursa olsun biat etmeyenlerin eseri olacaktır. İşte bu yüzden, ne olursa olsun teslim bayrağını çekmemek bu ülkede yaşayan her insanın kendine olan en büyük borcudur. Her koşulda ve her alanda direnmeliyiz. Bu bizi insan kılan tek cevherdir.

Sonuç

Özetle yaşamak bir eylemdir ve bu eylemin motor gücü direniştir. Tam aksine vazgeçmek, ekonomik ve siyasi krizlere boyun eğip ruhsal olarak ölmek demektir. Sonuç olarak nefes aldığımız sürece içimizdeki o bağımsızlık ve mücadele ateşini asla söndürmemeliyiz. Öyleyse bugün, Türkiye’nin tüm zorlu şartlarına rağmen düştüğümüz yerden daha güçlü kalkmalıyız.

Yorum yapın

Verified by MonsterInsights