Mustafa Kemal Atatürk geçmişi anlamaya her zaman çok büyük bir değer verirdi. Nitekim onun “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir” sözü bu gerçeği açıkça ilan eder. Şüphesiz bu can alıcı cümle modern tarih yazıcılığının kurumsal temelini oluşturmaktadır. Bilindiği gibi tarihçi geçmişi aktarırken tamamen tarafsız kalmak mecburiyetindedir. Dolayısıyla bu sadakat ilkesi mesleki ahlakın en net çizgisini belirler. Peki, tam olarak Atatürkün tarih anlayışı toplumlara nasıl bir bilimsel sorumluluk yükler? Bu köşe yazımızda bu felsefi temellerin derinliklerine birlikte ineceğiz.
Belgeye Sadakat İlkesi
Tarih bilimi asla geçmiş olayların kuru bir listesinden ibaret değildir. Bilakis gerçek bir araştırmacı arşiv belgelerini kılı kırk yararak inceler. Esasen bilim insanı kendi döneminin siyasi fikirlerinden kesinlikle uzak durmalıdır. Çünkü ideolojik önyargılar tarihi gerçekleri tamamen gölgeleme potansiyeline sahiptir. Şayet yazar kendi inancını metne zorla yerleştirirse özgün hakikat tahrif olur. Kuşkusuz bu durum toplumları yanlış yönlendiren büyük bir bilgi kirliliği doğurur. Neticede bilimsel tarafsızlık bir tarihçinin sahip olduğu en kıymetli sermayedir.
Anakronizm Tuzağı ve Metodoloji
Tarihçilik mesleğinde en büyük tehlikelerden birisi de anakronizm kavramıdır. Kısacası anakronizm, geçmişteki bir olayı bugünün değerleriyle yargılamak anlamına gelir. Örneğin yüzlerce yıl önce yaşanan bir savaşı modern hukuk kurallarıyla yorumlayamazsınız. Tam tersine o dönemin kendi inanç sistemini ve şartlarını anlamanız gerekir. Atatürk bu tehlikeye karşı tarihçileri erkenden uyarmıştır. Gerçekten de dönemsel bağlamı kaçıran her çalışma bilimsellikten tamamen uzaklaşır. Bu yüzden araştırmacılar her zaman belgenin yazıldığı çağın ruhuna bürünmelidir.
Evrensel Metodoloji Analizi
Modern tarih yazımının öncüsü Leopold von Ranke çok mühim bir kural koymuştur. Bu ünlü kurala göre tarih geçmişi sadece olduğu gibi göstermekle mükelleftir. Görülüyor ki bu felsefe Atatürk’ün hedeflediği değişmeyen hakikat fikriyle tamamen birleşmektedir. Hakikaten tarihçi masa başında adeta bir mahkeme hakimi gibi davranmalıdır. Belgeleri konuştururken kendi şahsi sesini her zaman arka plana almalıdır. Ancak bu sayede geçmiş nesillerin gerçek hikayesi yalansız şekilde gün yüzüne çıkar. Dolayısıyla metodoloji olmadan sadece duygularla tarih yazmak imkansızdır.
Milli Hafıza İnşası
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Tarih Kurumu doğrudan bu ulvi amaçla kurulmuştur. Aynı şekilde Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi de bu vizyonla açılmıştır. Atılan bu devasa adımlar kesinlikle tesadüfi bir gelişme olarak görülemez. Zira köksüz toplumlar geleceklerini hiçbir zaman doğru şekilde inşa edemezler. Üstelik bu hassas süreç hayali efsanelerle de yürütülemez. Tam tersine rasyonel ve belgelere dayalı bilimsel yöntemlerin takibi şarttır. O halde arşiv kayıtları milli hafızanın en güçlü yapı taşlarıdır diyebiliriz.
Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Tarih Hamleleri
- 1931: Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin (TTK) Kurulması
- 1932: Birinci Türk Tarih Kongresi’nin Toplanması
- 1935: Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Açılması
Ortodoks Tarihçilik Eleştirisi
Geleneksel veya ortodoks tarihçilik genellikle sadece devletlerin siyasi hamlelerine odaklanır. Fakat toplumların gerçek tarihi sosyal ve ekonomik yapının içinde saklıdır. Sadece kralların ve savaşların tarihini yazmak büyük bir eksiklik doğurur. Esasen halkın gündelik yaşamı, kıtlıklar ve ticaret yolları da incelenmelidir. Atatürk kurduğu kurumlarda antropoloji ve arkeoloji çalışmalarına bu yüzden destek vermiştir. Çünkü o, Türk tarihinin sadece askeri zaferlerden ibaret olmadığını biliyordu. Gerçek tarih bilinci toplumun tüm katmanlarını kucaklayan geniş bir vizyondur.
Tarihçinin Ağır Sorumluluğu
Bugün akademik dünyada Yakın Çağ tarihi üzerine yoğun araştırmalar yapıyoruz. Özellikle her belgenin arkasında saklanan insan unsurunu hakkıyla anlamaya çalışıyoruz. Şüphesiz olayları yaşandığı dönemin kendi şartlarıyla değerlendirmek en temel kaidedir. Geçmişi bugünün modern ahlak kalıplarıyla yargılamak ise en büyük metodolojik hatadır. Sonuçta tarih yazıcılığı sadece eski zaferleri övme ve kutsama alanı değildir. Aynı zamanda geçmiş hatalardan çok büyük dersler çıkarma felsefesidir.
Gerçeğin Geleceğe Mirası
Son analizde tarih yapmak büyük kahramanların ve kitlelerin yürüttüğü bir eylemdir. Lakin o tarihi adaletle yazmak tamamen bilim insanının namusuna emanettir. Hakikati asla çarpıtmadan gelecek nesillere aktarmak hayati bir insanlık göredir. Kısacası bilimsel tarihçilik geçmişe bakıp sadece ağıt yakma yeri değildir. Bilakis onu doğru algılayarak geleceğe güçlü bir ışık tutma çabasıdır. Dolayısıyla bu yolda yürüyen tüm genç araştırmacılar belgeye daima sadık kalmalıdır.
💬 Sizce günümüz tarih yazıcılığında objektiflik ve belgeye sadakat ne kadar korunabiliyor? Kıymetli düşüncelerinizi ve sorularınızı aşağıda yer alan yorumlar kısmında bizimle paylaşabilirsiniz.
