Ayrımcılık eylemini tarihsel tecrübelerin güçlü ışığı altında tamamen geriletmek mümkündür. Nitekim sosyologlar, 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde bu gerçeği ölçen çarpıcı bir deney yaptılar. Araştırmacılar, iki farklı denek grubuna da değerlendirmeleri için harfiyen aynı metni verdiler. Ancak ilk gruba yazarın erkek olduğunu söylerken, diğer gruba ise yazarın kadın olduğunu belirttiler.
Yazarın kadın olduğunu düşenler, önyargıyla hareket ederek metne çok daha düşük notlar verdi. Fakat bilim insanları aynı deneyi 1980’lerde tekrarladıklarında gruplar arasında hiçbir fark çıkmadı. Demek ki bu somut sonuç, toplumsal hayatta cinsiyetçiliğin zamanla azaldığını net olarak gösterir.
Toplumsal Değişimin Dinamikleri
Kadınlar zamanla iş yaşamına çok daha yoğun şekilde katıldılar. Üstelik kadın yazarlar kamuoyunda güçlü bir görünürlük kazandılar. Eğitim sistemi de cinsiyetçiliğe karşı kentsel bir farkındalık yarattı. Kısacası tüm bu etkenler, toplumsal yapıda ilerici bir değişimi başarıyla sağladı.
Ancak kolektif gelişmeler her an tersine de dönebilir. Bu olumsuz kırılma anlarında ayrımcılık eğilimleri topluluklar arasında hızla artar. Batı ülkelerinde tırmanan göçmen karşıtlığı, bu tehlikeli çözülmeye net bir örnektir. Çünkü dışlama pratikleri, doğrudan doğruya dönemsel süreçlere bağlıdır. Bu yüzden mücadele adına mevcut yapıları dürüstçe anlamak zorundayız. Zira kültürler ve kimlikler asla mutlak veya değişmez yapılar değildir.
Sosyolojik Muhayyilenin Gücü
Sosyoloji, bireysel kimlikler ile geniş toplumsal gelişmeler arasındaki o görünmez bağı kurar. İşte biz bu felsefi yetiye sosyolojik muhayyile diyoruz. Bu zihinsel yeti, insanlara içinde bulundukları tarihsel konumu tam olarak anlama gücü verir. Bireyler böylece pasif birer izleyici olmaktan çıkarak eyleyen toplumsal aktörlere dönüşürler. Şüphesiz sadece anlamak haksızlıkları tamamen bitirmez. Fakat yapıları bilmek, hukuksal ve eğitimsel çözümler üretmenin ilk asil başlangıcıdır.
Barışçıl Bir Toplum İçin Allport’un 4 Koşulu
Eşitlikçi bir düzen kurmak uzun ve sabır isteyen kolektif bir süreçtir. Sosyal psikolog Gordon Allport, bu mücadele için dört temel koşul sunar. Öncelikle gruplar ortak bir amaç için tam bir işbirliği yapmalıdır. İkinci olarak toplumsal taraflar tamamen eşit statüye sahip olmalıdır. Üçüncü olarak farklı kümeler arasında yakın ve uzun süreli temaslar kurulmalıdır. Son olarak meşru otorite, tüm yapılara eşit muamele etmeli ve onları hukuken desteklemelidir.
Sonuç olarak bu rasyonel ilkeler, bizlere geleceğin barışçıl yolunu açıkça gösteriyor. Demek ki ortak paydalarda birleşerek daha yaşanabilir bir hayat kurmak her zaman mümkündür.
Toplumsal baskı mekanizmalarının ve anonim buyrukların insan psikolojisi üzerindeki o derin tahakkümünü kuramsal düzeyde incelemek için, bir diğer sosyo-felsefi çalışmamız olan Ödev Duygusu ve Toplumsal Baskı Analizi başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira kolektif önyargıları aşmak, boyun eğme alışkanlıklarımızı dürüstçe sorgulamakla başlar.
Güncelleme : 2016-05-22 18:27:34
