Toplumsal bölünmeler sadece bugünün veya sosyal medya algoritmalarının ürettiği yeni yapılar değildir. Çünkü kutuplaşma, modern Türk siyasetinin harcında asırlık bir genetik miras olarak varlığını korur. Özellikle 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet, ülkeye büyük bir hürriyet dalgası getirmişti. Ancak bu özgürlük iklimi, çok kısa sürede yıkıcı bir fırka kavgasına dönüştü. Sosyologlar ve siyaset bilimciler bu tarihsel kırılmayı günümüz dünyası ile doğrudan bağlarlar. Çünkü dünün Babıali matbuatındaki hırçın dil, bugün ekranlarımızda yankılanıyor. Bu yüzden 1908 siyasetinden dijital kabilelere kutuplaşmanın mirası, toplumsal aklımızın asırlık sınavını gösteriyor. Sonul olarak teknoloji değişse de kitlelerin kamplaşma refleksleri tamamen aynı kalıyor.

1908 Fırka Kavgaları ve Matbuat Savaşları
“Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet, fırkaların birbirini hain ilan ettiği sert bir namus kavgasına dönüştü.”
Tarihçiler 1908 sonrasındaki siyasi iklimi tam bir kaos dönemi olarak tanımlarlar. Çünkü İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki rekabet rasyonel sınırları tamamen aşmıştı. Gazeteler ortak bir hakikat aramak yerine, kendi taraftarlarını konsolide eden birer silaha dönüştü. Örneğin Tanin ve Volkan gazeteleri, okuyucularını karşı tarafa karşı adeta birer asker gibi biliyordu. Bu durum, toplumsal alanda uzlaşı kültürünü tamamen yok eden ilk büyük kırılmadır. Fikirler tartışılmıyordu, aksine sadece aidiyetler ve düşmanlıklar üzerinden siyaset yapılıyordu. Siyasi partiler, ülkeyi kurtarma iddiasıyla yola çıkıp, kamusal alanı tamamen felç ettiler. Bu mutlak kamplaşma, imparatorluğun çöküşünü hızlandıran en tehlikeli iç dinamik oldu.
II. Abdülhamid’in Bakış Açısı ve Devlet Refleksi
Bu kontrolsüz hürriyet ve kamplaşma iklimine karşı Padişah II. Abdülhamid’in çok net bir idari duruşu vardı. Çünkü o, fırka çatışmalarını rasyonel birer fikir zenginliği olarak görmüyordu. Aksine padişah, partileşme ve fırkacılık hareketlerini devletin bütünlüğünü parçalayan tehlikeli birer ur olarak kodlamıştı.
Ona göre imparatorluk coğrafyası çok sesli ve çok dinli bir yapıya sahipti. Bu yüzden fırkaların getirdiği sert kamplaşma, etnik ve dinsel ayrılıkları daha da körüklüyordu. II. Abdülhamid, merkezi otoritenin zayıfladığı an dış güçlerin bu fırka kavgalarını manipüle edeceğini çok iyi biliyordu. Nitekim onun otuz yıllık iktidarı boyunca uyguladığı katı sansür ve denetim mekanizmaları, tam da bu kabileleşme korkusuna dayanıyordu. Padişahın haklı endişesi, Meşrutiyet sonrasındaki o yıkıcı fırka savaşlarıyla ne yazık ki doğrulanmış oldu. O, mutlak itaati devletin bekası için yegane kalkan olarak görüyordu.
Kahvehane Bölünmeleri ve İlk Fiziksel Yankı Odaları
Bu fırka kavgaları kısa sürede şehrin tüm mekanlarını da işgal etti. Özellikle İstanbul’daki kahvehaneler ve kıraathaneler siyasi kimliklere göre tamamen keskin hatlarla ayrıldı. İttihatçıların gittiği mekanlara muhalif fırka mensupları adım dahi atamıyordu. Aynı şekilde Hürriyet ve İtilaf taraftarları da kendi özel mekanlarında toplanıyordu.
Bu durum, toplumsal düşüncenin kendi içine kapandığı ilk fiziksel yankı odalarını yarattı. İnsanlar sadece kendi fırkadaşlarının sesini duyarak radikalleştiler. Karşı mahallenin argümanlarını dinlemek, bir nevi ihanet sayılmaya başlandı. Mekanın bu şekilde siyasallaşması, bireyler arasındaki rasyonel diyaloğu ebediyen ortadan kaldırdı. Fikir üreten odalar, ne yazık ki kabile militanları yetiştiren birer ideolojik kışlaya dönüştü.
Manşetlerden Dijital Linçlere: Hedef Gösterme Geleneği
Matbuat dünyasındaki bu hırçın kamplaşma, sadece kelimelerle sınırlı kalmadı. Örneğin Tanin gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit Bey gibi isimler, muhalif basın tarafından her gün hain ilan ediliyordu. Yazarlar, fikirleri yüzünden sokak ortasında açıkça hedef gösterildiler. Sonuç olarak bu nefret iklimi, Hasan Fehmi Bey ve Ahmet Samim Bey gibi ilk basın şehitlerinin kanıyla sonuçlandı.
Dönemin bu tehlikeli hedef gösterme geleneği, günümüzde sosyal medyadaki organize linç kampanyalarıyla birebir devam ediyor. Dünün gazete manşetleriyle yapılan suikast çağrıları, bugün etiketler ve troller vasıtasıyla klavyelerden yayılıyor. Kabile liderleri, hedef tahtasına oturttukları aydınları dijital arenalarda kitlelerin kör kuvvetine parçalatıyorlar.
Sopalı Seçimlerden Algoritma Filtrelerine
Siyasi kamplaşma derinleştikçe iktidar gücü de daha agresif yöntemlere başvurdu. Örneğin 1912 yılında yapılan ve tarihe “Sopalı Seçim” olarak geçen süreç bunun en net kanıtıdır. İttihatçılar, muhalif oyları baskılamak için sokaklarda sopalı militanlar yürüttü.
Dönemin bu kaba sansür ve baskı yöntemi, günümüz sosyal medyasında çok daha rafine bir form kazanıyor. Bugün troller vasıtasıyla yapılan organize şikayetler, algoritmik engellemeler ve “shadowban” uygulamaları, dünün sopalı baskılarının dijital karşılığıdır. Algoritmamalar, istemedikleri sesleri görünmez kılarak dijital birer sopa gibi çalışıyorlar. Egemen güçler, sokağa asker indirmek yerine veri akışını keserek muhalif fikirleri sessizce boğuyorlar.
Babıali Baskını ve Trend Listelerinin İşgali
Bununla birlikte, kamplaşmanın ulaştığı son nokta 1913 yılındaki Babıali Baskını oldu. Enver Paşa ve yanındaki subaylar, silah zoruyla hükümet binasını basarak yönetimi fiilen ele geçirdiler. Fiziki dünyada yapılan bu askeri darbe, bugün siber dünyada her an tekrarlanıyor.
Organize troll orduları ve yapay zeka botları, sosyal medyanın gündem listelerini her sabah adeta istila ediyor. Algoritmik dalgalarla yapılan bu manipülasyonlar, modern birer siber darbe niteliğindedir. Hakikat silah zoruyla değil, sahte hesapların ürettiği devasa veri yığınlarıyla rehin alınıyor. Kabile trolleri, dijital Babıali baskınlarıyla kamusal aklı saniyeler içinde felç etmeyi başarıyorlar.
Sosyal Medya ve Dijital Kabilelerin Doğuşu
Asırlık bu fırka kavgaları, bugün akıllı telefonlarımızın içinde yeni bir form kazanıyor. Bu nedenle dijital kabileler ve kutuplaşma, Meşrutiyet dönemi matbuatının modern birer izdüşümüdür. Social medya algoritmaları, insanları sürekli kendi fikirlerinden olan gruplarla, yani dijital kabilelerle eşleştiriyor.
Bununla birlikte yankı odalarına hapsedilen bireyler, karşı mahallenin sesini hiçbir şekilde duyamıyorlar. X (Twitter) veya Instagram üzerindeki linç kültürleri, 1908 yılındaki Babıali suikastlarının zihinsel karşılığıdır. Dünün fırka militanları, bugün klavye arkasındaki dijital troller olarak karşımıza çıkıyorlar. İnsanlar rasyonel tartışmalar yürütmek yerine, kendi kabilelerinin dogmalarını korumak için saldırganca savaşıyorlar. Kamusal alan, endüstriyel algoritmaların elinde rasyonel karakterini tamamen kaybederek yeni bir kabile savaşına sahne oluyor.
Siyasal Kabileciliğin Sosyolojik Kapanı
Sosyoloji literatürü bu durumu “Siyasal Kabilecilik” olarak kavramsallaştırır. Bu kapana kısılan birey için rasyonel gerçeğin veya nesnel doğruların hiçbir önemi kalmaz. Çünkü en kutsal görev, ne pahasına olursa olsun kendi kabilesinin haklılığını savunmaktır.
Kabile dayanışması, ahlakın ve hukukun evrensel ilkelerinin önüne geçer. 1908’in fırka körlüğü ile bugünün dijital kabileciliği tam bu noktada kusursuzca birleşir. Kendi mahallesinin yanlışını görmezden gelen kitleler, karşı tarafın her adımını mutlak bir kötülük olarak kodlar. Bu durum, toplumsal barışı içeriden çürüten en tehlikeli psikolojik hastalıktır. İnsan aklı, kabile sınırları içine hapsedildiğinde özgürce düşünme yetisini tamamen kaybeder.
Tarih Mühendisliği Belası ve Yapay Bölünmeler
Peki, toplum bu asırlık kutuplaşma tuzağından neden bir türlü kurtulamıyor? Çünkü kitleler, tarih mühendisliği kıskacında geçmişi de bir kavga enstrümanı olarak tüketiyorlar. Siyasi elitler, 1908 yılının acılarını ve aktörlerini bugünün kamplaşmalarını beslemek adına acımasızca manipüle ediyorlar.
Geçmiş nesnel bir bilim olarak incelenmiyor. Aksine dünün kavgaları, bugünün dijital kabilelerine cephane taşımak için yeniden üretiliyor. Bir kabile II. Abdülhamid’i mutlaklaştırırken, diğer kabile İttihatçıları hatasız ilan ediyor. Tarih mühendisliği, kolektif hafızayı temizleyerek toplumun ortak bir gelecekte buluşmasını tamamen engelliyor. Hafıza endüstrisi, bugünün siyasi iktidar kavgalarını meşrulaştırmak adına dünün şanlı ve acılı hakikatini acımasızca katlediyor.
Kabile Prangalarından Kurtulmak ve Geleceğin Aklı
Bugün modern dünyada sivil ve demokratik bir toplum inşa etmek, kabile prangalarından kurtulmaya bağlıdır. Çünkü kendi mahallesinin dışına çıkamayan toplumlar, küresel dalgalar karşısında demografik ve zihinsel bir çöküş yaşarlar. İlk adım olarak geçmişteki ve bugündeki bu yapay bölünmeleri tarihsel ve sosyolojik bağlamından koparmadan anlamalıyız. İkinci adımda ise sosyal medyanın dayattığı o mekanik hız ve nefret sarmalına karşı rasyonel aklı savunmalıyız.
Sonuç olarak tarih, 1908 fırka kavgaları sayfalarını bir imparatorluğu tüketen asırlık bir ur olarak kaydetti. Dijital kabileler ve kutuplaşma kıskacına karşı durmak, ortak kamusal alan ve hakikati savunmak anlamına gelir. Çünkü kendi sesini sadece kendi kabilesinin korosunda büyüyen bir toplum, geleceğini de algoritmaların karanlık dehlizlerinde kaybeder.
