Milli Mücadele dönemi sadece dış düşmana karşı bir savaş değildi. Bu kutsal kavga, arkadan vurulan bir milletin var olma mücadelesiydi. Anadolu halkı yoksullukla ve ölümle direnirken, içimizdeki bazı odaklar işgalcilerin çizmesini öpüyordu. Nitekim tarih, vatanın düştüğü o en karanlık günlerdeki bu büyük ihaneti asla affetmeyecektir.

Karadeniz’de Kanlı Hayaller: Pontus Rum Cemiyeti
Karadeniz Bölgesi, Milli Mücadele boyunca en sinsi etnik faaliyetlere sahne oldu. Merzifon Amerikan Koleji çatısı altında örgütlenen Pontus Rum Cemiyeti, kanlı eylemler başlattı. Çünkü bu yapının temel amacı, Karadeniz’de bağımsız bir Rum devleti kurmaktı. Rum çeteleri silahsız Türk köylerini basarak binlerce masum insanı acımasızca katletti. Oysa asıl niyetleri, Türk nüfusunu göçe zorlayarak sahte bir çoğunluk yaratmaktı. Bu sinsi faaliyetler lojistik yolları kesti, bu yüzden ordumuz arkadan ağır bir darbe aldı.

Megali İdea Barbarlığı: Mavri Mira ve Etnik-i Eterya
İstanbul’daki Rum Patrikhanesi, işgalcilerden aldığı destekle adeta bir şer yuvasına dönüştü. Patrikhane güdümlü Mavri Mira, Bizans’ı diriltme hayali olan “Megali İdea” için çalışıyordu. Etnik-i Eterya ile ortak hareket eden bu yapı, Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan’a bağlamak istedi. Ayrıca Rum izci kulüpleri gizlice silah kaçırarak Anadolu’da çeteler kurdu. Bu çeteler Yunan ordusuna casusluk yaptı, böylece Türk ordusunun planlarını düşmana sızdırdı. Kendi komşusunu sırtından bıçaklayan bu zihniyet, tarihin en kara lekelerinden biridir.

İngiliz Destekli Hilafet Ordusu: Kuva-yı İnzibatiye
İstanbul Hükümeti, Ankara’daki milli hareketi boğmak için doğrudan ordular kurdu. İngilizler, Kuva-yı İnzibatiye adındaki bu yapıya büyük bir lojistik ve maddi destek sağladı. Bu sözde halifelik ordusu, doğrudan din duygularını sömürerek halkı kandırmaya çalıştı. Geyve ve Adapazarı hatlarında kanlı çarpışmalar çıkardılar, bu nedenle milli güçleri uzun süre oyaladılar. Kardeşi kardeşe kırdıran bu yapı, işgalcilerin ekmeğine açıkça yağ sürdü. Ancak Ali Fuat Paşa komutasındaki birliklerimiz bu hain unsurları sert şekilde temizledi.
Saray Güdümlü Tehlike: Ahmet Anzavur İsyanı
Marmara Bölgesi’nde İngilizlerin stratejik çıkarlarını korumak için başka bir piyon sahneye çıktı. Eski bir Osmanlı subayı olan Ahmet Anzavur, etrafına topladığı çetelerle büyük bir isyan başlattı. Çünkü amacı, Boğazlar çevresindeki İngiliz işgal bölgesini korumak ve Ankara yollarını kesmekti. Biga, Gönen ve Manyas bölgelerinde halka büyük zulümler yaşattı, direnişçileri haince katletti. Lakin bu tehlikeli kalkışma, Çerkez Ethem ve Kuva-yı Milliye birliklerinin sert müdahalesiyle son buldu.
Din Maskeli İhanet: Teali-i İslam ve İskilipli Atıf
Milli direnişi çökertmek için en sinsi adımları din istismarı üzerinden attılar. İskilipli Atıf gibi figürlerin yönetimindeki Teali-i İslam Cemiyeti, vatan savunmasını doğrudan hedef aldı. Hatta bu yapı, İngiliz uçaklarıyla Anadolu köylerine isyan fermanları dağıttı. Bildirilerde, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına karşı açıkça katliam çağrıları yaptılar. Kuva-yı Milliye’ye destek vermenin dinden çıkmak olduğu yalanını yaydılar. İskilipli Atıf ve benzeri hilafetçiler, halkın saf dini duygularını sömürerek düşman namlusuna hizmet etti. Bu ihanet, cephe gerisinde büyük ayaklanmalara ve kardeş kanı dökülmesine zemin hazırladı.
Teslimiyetçi Aydınların Mandacılık Çaresizliği
Kendi milletinin gücüne inanmayan sözde aydınlar, mandacılık fikrini tek kurtuluş yolu olarak gördü. Örneğin İngiliz Muhipleri Cemiyeti, koskoca bir imparatorluğun mirasını Londra’nın insafına bırakmak istiyordu. Wilson Prensipleri Cemiyeti ise Amerikan mandasını savunarak bağımsızlık ruhunu zehirlemeye çalıştı. Kendi halkını aciz gören bu satılmış zihniyetler, Anadolu’nun direniş azmini kırmak için düşman ajanı gibi çalıştı.
Sırtımızdaki Ağır Yük ve Geciken Zafer
Bu cemiyetlerin ve isyanların hain faaliyetleri, cephedeki askerimizin yükünü katbekat artırdı. Mehmetçik düşmana karşı göğsünü siper etmişken, arkasından gelen iç isyan haberleriyle sarsıldı. Bu sinsi ayaklanmalar yüzünden düzenli ordunun kurulma süreci aylarca gecikti. En acısı da düşmanı yurttan atmak için kullanacağımız kısıtlı kaynakları, bu iç hainleri durdurmak için harcadık.
Anadolu’nun mazlum insanları iki ateş arasında kaldı. Şehirleri yağmaladılar, tarım alanlarını yok ettiler ve binlerce vatan evladı cephe gerisinde can verdi. Yaratılan bu kaos ortamı, halkın üzerinde ağır bir umutsuzluk bulutu oluşturdu. Kurtuluş Savaşı’nın süresi uzadıkça, çekilen acılar ve ödenen bedeller de büyüdü. Eğer içerideki bu ihanet şebekeleri olmasaydı, bağımsızlık güneşi Anadolu’nun üzerinde çok daha erken doğacaktı.
Ankara’nın Çelik İradesi ve Milletin Tokadı
Ankara’da toplanan milli irade, bu hain şer odaklarına karşı asla boyun eğmedi. TBMM, açılışının hemen ardından Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak hukuki savaşı başlattı. Kurulan İstiklal Mahkemeleri, vatana ihanet edenleri ve düşmanla işbirliği yapanları en ağır şekilde cezalandırdı. Meclis, bu kararlı duruşuyla hem içeride düzeni sağladı hem de düşmana ödün vermeyeceğini tüm dünyaya gösterdi. O zor günlerde alınan bu radikal kararlar, devletin otoritesini ve milletin inancını yeniden ayağa kaldırdı.
Halk ise bu ihanete cevabını Kuva-yı Milliye ruhuyla, yani çelikten yumruğuyla verdi. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, dağınık haldeki tüm yerel direniş güçlerini tek bir çatı altında birleştirdi. Türk milleti esareti, mandayı ve kendi topraklarında parya olmayı kesin bir dille reddetti. Eli silah tutan herkes cepheye koştu; yaşlılar, kadınlar ve çocuklar mermi taşıdı. Bu topyekun şahlanış, içerideki satılmışların ve dışarıdaki işgalcilerin tüm planlarını tarihin çöplüğüne gömdü. Bağımsızlık, ihanete karşı etten bir duvar ören bu asil milletin en büyük hakkıydı.
Sonuç
Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri, o günlerden bugüne kulaklarımıza küpe olmalıdır: “Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.” İşte bu yüzden, içerideki gaflet ve dalalete karşı uyanık kalmak, bu topraklara olan namus borcumuzdur.
