Ekonomik modeller sadece rakamlardan ibaret değildir. Çünkü her mali sistem kendi toplumsal ahlakını yaratır. Özellikle Osmanlı Devleti nakit para arıyordu. Bu yüzden geliştirilen mali çözümler büyük kırılmalar doğurdu. Kırılmaların en köklü odağı ise ihale sistemidir. Devlet vergi toplama hakkını şahıslara verdi. Tarihçiler bu dönüşümü iltizam sisteminden günümüze mültezim zihniyeti olarak adlandırırlar. Çünkü bu sistem şahsi bir rant sınıfı yarattı. Ancak asıl tehlike bu ağır sömürünün perdelenmesidir. Popüler kültür bu mirası ustaca perdeliyor. Sonuç olarak kitleler tarih mühendisliği kıskacında yönlendirmeler yaşıyor. Bu yüzden toplum kendi geçmişinin gerçekleriyle yüzleşemiyor.
İltizam Sistemi ve Mültezimin Doğuşu
“Mültezim, devletin egemenlik hakkını satın alarak taşrada mutlak bir sömürü odağı kuran kişidir.”
Osmanlı maliyesi 16. yüzyıldan itibaren küresel ekonomik krizlerle boğuşmaya başladı. Bu yüzden hazine, acil nakit ihtiyacını karşılamak amacıyla toprakların vergi gelirlerini açık artırmayla satışa çıkardı. Bu ihaleyi kazanan ve devlete peşin para ödeyen şahıslara mültezim adı verildi. Mültezim, devlete ödediği parayı çıkarmak ve üzerine kar koymak için köylünün üzerindeki baskıyı inanılmaz ölçüde artırdı. Örneğin yasaların belirlediği oranların çok üzerinde vergi toplayarak taşrada tam bir terör estirdi. Bu durum tarımsal üretimi çökertirken, köylüyü toprağından kopararak kentlerin varoşlarına sığınmaya zorladı. Kamu otoritesinin yerini alan bu vahşi taşra sermayesi, gücünü adaletsiz bir arabuluculuktan alıyordu.
Malikane Sistemi ve Rantın Ömür Boyu İhalesi
Mali kriz derinleştikçe devlet daha radikal ve tehlikeli adımlar atmak zorunda kaldı. Özellikle 1695 yılında çıkarılan bir fermanla “Malikane Sistemi” adı verilen ömür boyu iltizam düzenine geçildi. Bu kararla birlikte mültezimler, toprakların vergi gelirlerini artık sadece bir yıllığına değil, ölünceye kadar satın alma hakkı kazandılar.
Bu durum, taşradaki sömürünün kalıcı birer derebeyliğe, yani yerel hanedanlıklara dönüşmesine yol açtı. Mültezim sınıfı, devlet arazisi üzerinde mutlak birer hakim konumuna yükseldi. Kamusal nitelik taşıyan ortak topraklar, bu sermaye elitlerinin elinde fiilen özel mülke dönüştü. Ömür boyu süren bu imtiyazlar, üretici köylüyü topraksızlaştırırken, taşradaki tüm zenginliği dar bir oligarşik zümrenin elinde topladı.
İltizam Sisteminden Günümüze Mültezim Zihniyeti
Mali sistemler zamanla tarihe karışsa da onların ürettiği sosyolojik karakterler kolay kolay yok olmaz. Bu nedenle iltizam sisteminden günümüze mültezim zihniyeti, modern kapitalizmin ve ihale düzeninin içinde yaşamaya devam ediyor. Bugün kamusal kaynakların, altyapı hizmetlerinin ve devlet gücünün belirli sermaye odaklarına devredilmesi bu zihniyetin en somut kanıtıdır. Modern mültezimler, tıpkı Osmanlı’daki ataları gibi, kamusal hakları birer rant alanına dönüştürüyorlar.
Özellikle büyük altyapı projelerinde uygulanan yap-işlet-devret modelleri ve uzun vadeli işletme garantileri, malikane sisteminin günümüzdeki izdüşümüdür. Üstelik bu yapı, üretken bir sanayi sermayesi yerine, tamamen devlet gücüne yaslanan bir asalak sınıf üretiyor. Toplumun ortak zenginliği, aracı mekanizmalar vasıtasıyla dar bir kitlenin elinde toplanıyor. Geçmişin vergi mültezimi, bugün karşımıza imtiyazlı holdingler, taşeron ağları ve rantiye elitleri olarak çıkıyor. İktisadi sömürünün kodları, sadece teknolojik araçları değiştirerek varlığını koruyor.
Tarih Mühendisliği Kıskacında Kolektif Hafıza
Peki, toplum bu asırlık sömürü mekanizmasını neden net bir şekilde göremiyor? Çünkü kitleler, tarih mühendisliği kıskacında kolektif hafıza manipülasyonlarına maruz kalıyor. Siyasi iktidarlar ve popüler kültür endüstrisi, geçmişi nesnel bir gerçeklik olarak anlatmak yerine, ideolojik birer masal gibi yeniden inşa ediyor. Burada en büyük silah olarak “nostalji endüstrisi” devreye sokuluyor.
Televizyon dizileri, romanlar ve resmi söylemler, Osmanlı taşrasını adeta bir adalet cenneti gibi pazarlıyor. Mültezimlerin köylüyü nasıl ezdiğini, Celali İsyanları’nı tetikleyen mali zulümleri bu anlatılarda asla göremezsiniz. Tarih mühendisliği, kolektif hafızayı sterilize ederek toplumun eleştirel düşünme yeteneğini elinden alıyor. Geçmişin acıları ve sınıfsal çatışmaları unutturularak, yerine sahte bir altın çağ efsanesi yerleştiriliyor. Hafıza endüstrisi, bugünün ekonomik adaletsizliklerini meşrulaştırmak adına dünün hakikatini acımasızca katlediyor.
Toplumsal Unutkanlığın ve Geleceğin Sosyolojisi
Sosyolojik açıdan kolektif hafızanın bu şekilde yapı söküme uğratılması, toplumun kendi haklarını savunma refleksini zayıflatır. Çünkü dünün mültezimini tanımayan bir halk, bugünün ekonomik sömürü çarklarını da doğru analiz edemez. Tarih, nostaljik bir tüketim nesnesine dönüştüğünde, bir toplumun entelektüel bağışıklık sistema çöker.
Aydınlar, bu tarih mühendisliği hamlelerine karşı rasyonel ve belgesel gerçekleri savunmak zorundadır. İlk adım olarak iktisat tarihimizi ideolojik övgü ya da yergilerden arındırarak, sınıfsal gerçekleriyle okumalıyız. İkinci adımda ise kolektif hafızayı medyanın ve siyasetin tekelinden kurtararak, rasyonel bir bilimsel zemine taşımalıyız.
Geçmişin Aynasında Ekonomik İstikrarı Okumak
Bugün modern dünyada sürdürülebilir bir economic düzen inşa etmek, paranın istikrarı kadar vergi adaletine de bağlıdır. Çünkü kamusal kaynakları aracı sınıflara teslim eden yapılar, en sonunda demografik ve ahlaki bir çöküşle yüzleşir.
Sonuç olarak tarih, iltizam sisteminden günümüze mültezim zihniyeti sayfalarını üretimi yok eden asalak bir ur olarak kaydetti. Tarih mühendisliği kıskacında kolektif hafıza mücadelesi vermek, sadece geçmişi değil, bugünün emeğini de savunmak anlamına gelir. Çünkü hakikatini saray masallarında kaybeden bir toplum, geleceğini de mültezimlerin insafına terk etmekten kurtulamaz.
