Hayat bazen en bildik kahkahaların arkasına bile belli belirsiz bir hüzün gizler. Yüreğimizi bir anda saran o buruk özlem duygusuyla irkiliveririz. Her şey öylesine iç içe geçer ki…
Zamanı nasıl hoyratça tükettiğimizi ancak eksildiğimizde fark ederiz. Önce kendi dünyamızdan, sonra çevremizden silinen görüntülerle zamana karşı duramayan birer faniyiz nihayetinde.
İşte bu amansız akış, bizi kaçınılmaz olarak içinde yaşadığımız dünyanın gerçekleriyle yüzleştiriyor. Akıp giden zamanın karşısına toplumsal yozlaşmayı koyduğumuzda ise omzumuzdaki yük daha da ağırlaşıyor.
Peki, bu dengesiz toplumsal iklimde, güvensizliğin ve itimatsızlığın hüküm sürdüğü bir dünyada nefes almak, ayakta kalmak gerçekten kolay mı?

Eksilerek Büyümek ve Geçmişin İzini Sürmek
İnsan yaş aldıkça, geçmişe ait eski bir resimde bugünü aramaya, eski bir görüntüde yitirdiklerini bulmaya kalkışıyor. Zaman akıp giderken, toplumun dayattığı roller ruhumuzda derin kaoslar yaratabiliyor. Artık sadece iki satır hayata dair konuşacak, samimi sohbetler kuracak insanları mumla arıyoruz.
Üstelik geldiğimiz yaş itibariyle, sürekli bir beklenti bulutunun tam merkezinde yer alıyoruz. Bize bakan gözlerin, bizden duymak istedikleri o ideal cümleleri kurabilmek ayrı bir telaş, ayrı bir yük yüklüyor omuzlarımıza. Ancak biliyoruz ki, toplumda edindiğimiz yerin sorumluluklarından kaçmak gibi bir lüksümüz yok. Bu yolculuk, var olan her şeye eklenen yeni sorumluluklarla devam ediyor.
Ruhun Kaosunda Ezilmeden Yürümek
Karşı karşıya kaldığımız zorluklar, ruhumuzda koca bir kaos yaratabilir. Bu kaosun içinde yok olup gitmek de bir ihtimaldir, fırtınaya karşı dimdik durmak da. Asıl mesele; ezilip büzülmeden, bildiğimiz ve inandığımız doğruların arkasında onurla durabilmektir.
Hayatın değişmez yasaları vardır: Kargalar her zaman “gak” diyecektir. Kediler miyavlamaya, köpekler havlamaya devam edecektir. Eşekler gevşiyecek, atlar yine kişneyecektir.
Tarihin asırlık tecrübesi ve döngüsü bize net bir gerçeği fısıldar: “İt ürür, kervan yürür.” Gün gelir, devran mutlaka döner. Kimseye kalmayan bu fani alemde, hiç kimse ilelebet hesapsız ve bedelsiz yaşayamaz. Ve zulmeden zalim, elbet bir gün kendi zulmünün hesabıyla yok olup gider.
Kul Hakkı ve Sahte Hesaplar
Peki, bu onurlu duruşu hayatın her alanında sergileyebiliyor muyuz? İşte tam bu noktada, bizi asıl samimiyet sınavımızla baş başa bırakan o büyük vicdan terazisi devreye giriyor: Kul hakkı.
Bizler, Yaradanın “O gün bana kul hakkı ile gelmeyin” buyruğundan samimiyetle korkarız. Günlük hayatımızda adımlarımızı, kararlarımızı ve insanlarla olan ilişkilerimizi hep bu korkunun ve saygının ışığında şekillendiririz. Ancak ne yazık ki etrafımızda bu teraziyi tamamen kaybetmiş figürler de görüyoruz. Başını secdeden kaldırmayan, elinde kutsal kitabı tutan ama perdenin arkasında hesapsız, kitapsız ve büsbütün vicdansız bir yaşam süren o sahte “ağalar”, o büyük huzura nasıl çıkacaklarını varsınlar kendileri hesap etsinler.
Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki, şekilsel bir dindarlık insanı arındırmaya yetmez. Gerçek inanç; dürüstlüğü, adaleti, saf bir vicdanı ve onuru her şeyin üzerinde tutmayı gerektirir.
Masmavi Göğün Altında Umut Toplamak
Hayat tüm bu ağırlığına, hüzünlerine ve kaosuna rağmen yaşamaya değerdir. Hikmet Çetinkaya’nın o eşsiz satırlarında tarif ettiği gibi:
Kimi zaman sevdalı bir bulut, kimi zaman orman, kimi zaman bir ırmak…
Gürül gürül akan…
Hayat böyledir işte.
Hüzünlü bir serçe kuşu, şafak söktüğünde kaygılı, düşünceli…
Güncelleme : 2026-05-18