Geçmişin Bekçiliğinden Geleceğin Öncülüğüne: Ahmet Taner Kışlalı

Türkiye’nin siyasal modernleşme tarihi sadece kurumsal bir dönüşüm hikâyesi değildir. Bu tarih, aynı zamanda fikirlerini bedeniyle savunan aydınların öyküsüdür. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı bu öykünün en naif ve en rafine isimlerinin başında gelir. Karanlık odaklar onu 21 Ekim 1999 sabahı evinin önünde, hain bir bombalı suikastla bizden kopardı. Ancak Kışlalı arkasında sadece akademik bir kariyer bırakmadı. O, yönünü arayan bir toplum için güçlü bir entelektüel pusula bıraktı.

Peki, Kışlalı’yı sadece bir suikast kurbanı olarak anmanın ötesine geçmeliyiz. Onun düşünce dünyasını bugün yeniden okumak bize ne söyler? Bir siyaset bilimci, kültür bakanı ve köşe yazarı olarak Kışlalı, yapısal krizlere hangi kavramsal araçlarla yaklaşıyordu?

Entelektüel Sorumluluk ve “Fildişi Kule” Reddi

Kışlalı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) ve İletişim Fakültesi kürsülerinde binlerce öğrenci yetiştirdi. Ancak o, bilimi fildişi kulelerde saklamadı. Halktan kopuk kuramlar yığınına her zaman karşı çıktı. Kışlalı için akademisyenlik toplumsal bir sorumluluk alanıydı. Fransız düşünür Julien Benda, literatüre meşhur bir kavram kazandırmıştı: “Aydınların İhaneti”. Kışlalı adeta bu kavrama meydan okuyarak yaşadı.

Aydınların İhaneti

Julien Benda bu kavramı 1927 yılında ortaya attı. Entelektüeller bazen evrensel hakikat, adalet ve akıl arayışını bir kenara bırakır. Siyasi gücün, ırkçılığın, sınıf çıkarlarının veya anlık ideolojilerin hizmetine girerler. Benda bu durumu “aydınların ihaneti” olarak tanımlar. Ona göre gerçek bir aydın, her zaman zamansız ve evrensel değerleri savunmalıdır. Eğer bir aydın, kısa vadeli politik çıkarlar için gerçeği çarpıtırsa kendi misyonuna ihanet eder. Güce biat etmek aydını çürütür.

Ahmet Taner Kışlalı, bu ihanetin karşısında dimdik duran bir entelektüel figürdü. Akademik unvanların arkasına hiçbir zaman saklanmadı. Toplumsal çürümeye karşı gözlerini asla kapatmadı. O, cumhuriyet değerlerini her alanda güçlü bir şekilde savundu. Aynı zamanda bu değerlerin demokratikleşmesi için eleştirel aklı rehber edindi. Güce yaslanmayı reddetti. Aklın gücünü topluma yaymayı seçti.

“Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” ve Pozitif Kemalizm

Türkiye, 1990’lı yıllarda büyük ideolojik kırılmalar yaşadı. Post-Kemalizm tartışmaları ve “İkinci Cumhuriyetçilik” akımları zirveye ulaştı. Radikal dini akımlar ve neoliberal entelektüeller, Atatürk ve cumhuriyet mirasını ortak hedef seçti. Kışlalı bu dönemde ezberleri bozan bir tez ortaya koydu. Kaleme aldığı ve sonradan kitaplaşan Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” çalışmasıyla, bu saldırıların arkasındaki entelektüel sığlığı deşifre etti. Tarihsel çarpıtmaları tek tek ortaya çıkardı.

Kışlalı’nın Kemalizm anlayışı dogmatik bir geçmiş övgüsü içermiyordu. O, gardırop Atatürkçülüğüne her zaman karşı çıktı. Kemalizm’i “geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğü” olarak tanımladı. Bu duruş, siyaset biliminde yapısalcı bir modernleşme analizine dayanıyordu.

Pozitif Kemalizm (Dinamik Modernleşme)

Geleneksel veya savunmacı Kemalizm anlayışı, cumhuriyetin kurucu aşamasındaki kurumları aynen korumak ister. İlkeleri adeta dondurarak savunma eğilimi gösterir. Ahmet Taner Kışlalı’nın literatüre yerleştirdiği Pozitif Kemalizm ise tamamen farklı bir yol izler. Bu yaklaşım, Kemalizm’i sürekli yenilenen bir çağdaşlaşma yöntemi olarak görür. Süreci dinamik bir yapıya kavuşturur.

Bu yaklaşıma göre Atatürk devrimleri bitmiş bir süreç değildir. Toplum bu devrimleri sürekli ileriye doğru evriltmelidir. Kışlalı, Kemalizm’in özünün akıl ve bilim olduğunu savunmuştur. Dolayısıyla akıl ve bilimin değişen şartları, ideolojiyi de dönüştürmelidir. İdeoloji kendini demokratik ve sosyal pencerelerden yenilemelidir. Bu yönüyle onun Kemalizm’i kapsayıcı bir aydınlanma projesidir. Sosyal demokrasi ve demokratik sosyalizm kanalları bu yapıyı besler. Bu yüzden Kışlalı’nın teorisi dışlayıcı değildir, aksine birleştiricidir.

Sosyal Demokrasi ve Kültürün Siyasal Gücü

Kışlalı, 1978-1979 yılları arasında Bülent Ecevit hükümetinde Kültür Bakanlığı yaptı. Kültür politikasını elitlerin tekelinden çıkardı. Bu politikayı kitlelere yaymak için büyük bir mücadele verdi. Ulusal kültür ürünlerini doğrudan halka ulaştırdı. Kütüphaneleri hızla yaygınlaştırdı. Devlet tiyatrolarını Anadolu’ya açtı. Kışlalı tüm bu adımlarla, siyaset bilimindeki “Kültürel Hegemonya” kavramını tersine çeviren bir pratik sergiledi.

Kültürel Hegemonya

İtalyan Marksist teorisyen Antonio Gramsci bu teoriyi geliştirdi. Gramsci’ye göre egemen sınıflar toplum üzerindeki kontrolünü sadece polis veya ordu gibi baskı araçlarıyla kurmazlar. Zora dayalı yöntemler tek başına kalıcı olmaz. Asıl kalıcı kontrolü dil, din, sanat, eğitim ve kültür kanallarıyla inşa ederler. Yani rızaya dayalı bir sistem kurarlar. Toplum, egemen sınıfın değerlerini kendi doğal değerleri gibi benimser. İşte bu durum kültürel hegemonyayı sağlar.

Kışlalı, cumhuriyetin aydınlanma felsefesinin kalıcılığı için demokratik bir kültürel altyapıyı şart gördü. Kültür Bakanlığı dönemindeki uygulamaları bu inancı yansıtır. Tepeden inme bir modernleşme modelini benimsemedi. Halkın, kendi kültürel üretimiyle aydınlanma sürecine ortak olmasını hedefledi. Elitist bir kültür anlayışına karşı çıktı. Demokratik ve halkçı bir kültürel politikanın bayraktarlığını yaptı.

Bitmeyen Öngörü: Cemaatleşme Tehdidi

Kışlalı’yı katleden karanlık el, aslında onun yazdığı köşe yazılarında ve yaptığı akademik analizlerde çok net tasvir edilmişti. 1990’ların ortalarından itibaren, devlet bürokrasisinde kadrolaşmaya başlayan, eğitim sistemini sinsice ele geçiren cemaat ve tarikat yapılanmalarına karşı toplumu ve devleti en yüksek sesle uyaran aydınların başında geliyordu.

Onun ölümünden yıllar sonra Türkiye’nin yaşadığı trajik kırılmalar (15 Temmuz kalkışması, yargı ve emniyetteki kumpas davaları sürecindeki çürümeler), Kışlalı’nın ne kadar haklı ve keskin bir “Siyasal Öngörü” yeteneğine sahip olduğunu kanıtladı. O, laikliğin sadece bir din-devlet işleri ayrımı olmadığını, aynı zamanda bir ülkenin ulusal bağımsızlığının ve bireyin özgürleşmesinin yegane teminatı olduğunu her fırsatta haykırdı.

Kalemle Yazılan Bir Ömür, Fikirle Yaşayan Bir Gelecek

Ahmet Taner Kışlalı, öldürülmeden tam 19 dakika önce Cumhuriyet gazetesine son yazısını fakslamıştı. O son ana kadar üreten, yazan ve düşünen bir entelektüel aksiyon insanıydı. Bugün onun kürsüsünden, yazdığı kitaplardan ve makalelerinden süzülen en büyük ders şudur: Demokrasi, laiklik ve sosyal adalet, hazır bulduğumuz ve sonsuza kadar bizimle kalacak miraslar değildir; onlar, her gün yeniden üretilmesi, savunulması ve entelektüele emekle beslenmesi gereken hassas dengelerdir.

Bir akademisyenin zarafetini, bir gazetecinin çevikliğini ve bir devlet adamının sorumluluğunu tek bir potada eritebilmiş bu büyük aydını özlemle anarken, onun şu sözünü akıldan çıkarmamak gerekiyor: Karamsarlık, teslimiyetin ilk adımıdır. Ve bu toprakların aydınlık geleceğine inananların karamsar olmaya hiç hakkı yoktur.

Verified by MonsterInsights