Hikmet Çetinkaya…
İnsan hayat yolculuğunda kendi kimliğini tek başına inşa etmez. Çünkü büyüme yolculuğumuz usta yazarların fikirleriyle şekillenir. Biz o sayfaları her zaman merakla çevirirdik. Bu yüzden bazı kalemlerin gitmesi çocukluğumuzu da koparır. Geçen sene usta gazeteci Hikmet Çetinkaya hayatını kaybetti. Onun gidişi kalbimizde çok büyük bir boşluk bıraktı. Zira onun elli yıllık mesleği tarihi dönemlere tanıklık etti. Sonuç olarak onun vefatı Türk basınında koca bir dönemi kapattı. Onun imzasını aramak benim için bir yaşam biçimiydi.

Pazar Yazıları: Kederli Ama Umutsuz Olmayan Hikayeler
Kuşkusuz onun pazar yazıları klasik analizlerin çok ötesindeydi. Bu metinler çok derin bir edebi zenginlik barındırıyordu. Örneğin devrik ve yüklemsiz o yazılarda sadece Ankara kulislerini okumazdık. Aynı zamanda Ege’nin tütün üreticilerini okurduk. Yoksul Anadolu insanının hayat hikayelerini öğrenirdik. Daha sonra o satırlar sayesinde uzak köylerin kokusunu içimize çekerdik. Ayrıca pazar yazılarının o hüzünlü dili zihnimizde yepyeni ufuklar açardı. Herkesin bildiği gibi o son kuşak gazetecilerdendi. Memleketi sokak sokak ve il il gezerdi. İnsanların gerçek dertlerini köşesine büyük bir sadakatle taşırdı. Dolayısıyla pazar sabahları onun kelimeleriyle uyanmak bizi bu coğrafyanın ortak kaderiyle yeniden tanıştırırdı. Hatta o yazılar içimizdeki o bitmek bilmeyen kolektif melankoli hissini ehlileştiren şefkatli birer sığınak haline gelirdi.

Hafta İçi Ödenen Bedeller: Tarikat, Ticaret ve Siyaset Kıskacı
Ancak o sadece sakin pazar hikayeleri anlatan romantik bir yazar değildi. Aksine hafta içi kaleme aldığı keskin Politika Günlüğü makaleleriyle ülkenin en karanlık odaklarına karşı amansız bir savaş yürüttü. Özellikle en fazla emek verdiği alan, Türkiye’nin Şeytan Üçgeni olarak tanımladı yapıydı. Tarikat, ticaret ve siyaset ağlarını daha kimse konuşamazken o korkusuzca deşifre etti. Şeriat Pazarı ve Din Baronu’nun Kazları gibi kitaplarıyla gizli yapılanmaları toplumun önüne koydu. Biz bugünlere yirmi dört saatte gelmedik cümlesi, onun bu tehlikeli gidişata karşı topluma haykırdığı en tarihi ikazdı. Genellikle onun bu tavizsiz tutumu, kurulu düzenin ve suç şebekelerinin konforunu çok ağır şekilde bozdu.
Şüphesiz bu kadar net bir duruş sergilemek, ülkemizde her dönemde çok büyük bedeller ödemeyi de beraberinde getirir. Nitekim usta yazar, hayatı boyunca sayısız tehdit aldı. Hakkında onlarca hukuki dava açtılar. Fethullah Gülen hareketinin gerçek yüzünü kırk yıl önce yazmaya başladığı için hain ilan etmek istediler. Hatta ilerleyen yıllarda haksız iddialarla gözaltına aldılar. Onu tutuklayarak cezaevine gönderdiler. Kendisi bu baskı ve kuşatmayı anlatırken, her şeye rağmen laik cumhuriyetin tek kurtuluş olduğunu hep şu vurucu cümleyle hatırlatırdı: Siyasal İslam’ın panzehiri, her zaman aydınlanma ve akılcılıktır. Tüm bu baskılara rağmen, cumhuriyet değerlerini savunmaktan ve gerçeği haykırmaktan tek bir adım bile geri atmadı. Netice itibarıyla o, en zor zamanlarda bile direnmek eylemini sadece bir kelime olarak bırakmadı, hayatının merkezine koydu.

Bir Neslin Hafızası ve Vefa Borcu
Esasen bir yazarı okuyarak büyümek onunla kopmaz bir akrabalık bağı kurmaktır. Çünkü onun satırlarında kendi çocukluğumuzu buluruz. Gençliğimizi ve ülkeye dair kurduğumuz o ilk saf hayalleri görürüz. Hikmet Çetinkaya gibi isimler toplumun ortak zihinsel hafıza kartlarıdır. Bu nedenle onları kaybetmek bir neslin şahitliğini de kaybetmek demektir. Haliyle bugün onun ardından bu vefa yazısını kaleme almak geçmişe olan borcumuzu ödeme çabasıdır. Kısacası o yazılarıyla bize adaleti öğretti. Yoksulun yanında durmayı ve ne pahasına olursa olsun gerçeği savunmayı belletti. Kendisi her zaman, kalemini satmayan onurlu bir aydın olmayı şu sözlerle öğütlerdi: Gazeteci, gerçeğin peşinde koşarken yalnız kalmayı göze alan insandır.
Ancak onun bıraktığı bu onurlu mirası yeni nesillere aktarmak kesinlikle kolay bir süreç değildir. İlk olarak medyanın tamamen tek tipleştiği, algoritmaların insan aklını esir aldığı bu yeni çağı iyi analiz etmeliyiz. Böylece onun o bağımsız, ödün vermeyen ve gerçeği kovalayan muhabir ruhunu kendi içimizde yeniden canlandırabiliriz. Nitekim o, ömrünü sadece bir gazete binasına değil, memleketin her bir karış toprağına ve insanına adamıştı. Sonuç itibarıyla onun pazar yazılarında bıraktığı o samimi, dürüst ve hüzünlü ses, bugün bizim rehberimiz olmaya devam ediyor. İşte bu yüzden, pazar sabahları masamızda onun yazılarından kalan o derin boşluğu hissetsek de, fikirlerini zihnimizde yaşatmak bizim en büyük görevimizdir.
Hikmet Çetinkaya hem pazar yazılarıyla hem de ödünsüz savaşçı kimliğiyle Türk basınının eşsiz bir vicdanıydı. Tam aksine onun o cesur kalemi ağır hapishane bedellerine rağmen hiçbir gücün önünde asla eğilmedi. Sonuç olarak bizler onun yazılarıyla ruhunu besleyen o vefalı nesil bu onurlu mücadeleyi daima hatırlayacağız. Öyleyse bugün onun o bağımsız ruhuna içten bir selam gönderelim. Kelimelerin namusunu koruma mücadelesine kaldığımız yerden inançla devam edelim.