Betonlar Arasında Birikilmek: Ortak Bir Yazgının Fısıltısı…

slına bakılırsa, dünya sahnesine fırlatılıp bırakıldığımız andan itibaren savrulmayı bizzat seçiyoruz. Üstelik insanlar, adına yaşamak denilen bu devasa devinimin içinde özne olmaktan vazgeçti. Artık sadece akışa eşlik ettikleri bir durağanlığı benimsiyorlar. Zamanın amansız çarkları arasında ezilmeyi göze alıyor, günleri sadece seyrediyoruz. Her sabah güneşin doğuşuna şahitlik ediyor bu bedenler. Nitekim sokakların gürültüsüne ve kalabalıkların telaşına usulca ayak uyduruyor ruhlar. Bir ağacın gölgesinde büyüttüğümüz yalnızlıklar, akşamın karanlığını kendine yorgan yapıyor.

Bu çaresizlik içinde ne geçmişe müdahale etmeyi seçiyoruz ne de geleceğe yön tayin ediyoruz. Aksine akıp giden nehirde, suyun insafına bıraktığımız birer sal gibi sürüklüyoruz kendimizi. Sevdalara düşüyoruz aniden ve kalplerimizi acılarla yoğuruyoruz. Hüzünleri, hiç davet etmeden başköşeye buyur ediyoruz. Oysa mutlulukların, ancak bir anlık esinti gibi tenimizden uğrayıp geçmesine izin veriyoruz.

Açıkça görülüyor ki dış dünyadaki unsurların bizi şekillendirmesine kendimiz onay veriyoruz. Çünkü toplumun kurallarıyla sınırları bizzat çiziyor, kaderin çizgileriyle kendimizi kuşatıyoruz. İnsan, kendi hayatının başrolünde yer alırken bile bilerek kendini figüranlaştırıyor. Yine de tüm bu eylemsizliğin içinde, şiirsel bir kabulleniş gizliyoruz. Direnmekten yorulduğumuz an, teslimiyetin o dingin limanına sığınıyoruz. İşte bu yüzden yükselen o ses, aslında ortak bir yazgı fısıltısı olarak içimizde yankılanıyor. Yaşamak, biraz da bu şarkıya kulak kesilmek ve var olmanın o büyülü ağırlığı altında sessizce ezilmektir.

Kalabalıkların Tenhalığında Ortak Bir Yazgı Fısıltısı

Bireysel sürükleniş sandığımız bu dinginliği, toplu kabullenişin kıyısında daha net anlıyoruz. Nitekim sokakları dolduran milyonlarca ruh, görünmez elin peşinden aynı hüzne doğru yürüyor. Duraklarda ve sabahın erken saatlerinde raylara koşan kalabalıklar ortak keder taşıyor. Bu döngüde birlikte susuyor, birlikte eksiliyor ve koro halinde sessizliğe gömülüyoruz. Şehirlerin beton kütleleri arasında, insani ne varsa kendi ellerimizle unutturuyoruz.

Binaların gölgeleriyle örttüğümüz umutları caddelerin gürültüsünde bizzat boğuyoruz. Sonuç olarak yan yana yürürken bile fersah fersah uzaklaşan kitlelere dönüşüyoruz. Dahası toplumsal hafızamızı her gün kendi ellerimizle tamamen siliyoruz. Acıları hızla kanıksıyor, sevinçleri ise alelacele bizzat tüketiyoruz. Öyle ki melankoliyi tekil lüks olmaktan çıkarıp kitlesel mecburiyete dönüştürüyoruz.

Bu kolektif eylemsizlikle geleceğe dair düşlerimizi de kolayca teslim ediyoruz. Bugünün ağırlığı altında ezilerken, yarının planlarını çoktan başkalarına devrediyoruz. Buna ek olarak kaderimize eklemlediğimiz ortak keder üzerimizi bir sis gibi örtüyor. Zira yaşamak, bu çorak topraklarda artık dinamik bir eylem olmaktan bütünüyle çıkıyor. Aksine yaşamak, sadece sineye çektiğimiz ve hep birlikte katlandığımız bir yazgı fısıltısı halini alıyor.

Çatlaklardan Sızan Işık: Karanlığın Kalbinde Filizleniyoruz

Ancak buna rağmen bütünüyle karanlığa gömüldüğümüz an gökyüzüne parlak bir yıldız fırlatıyoruz. Bu sayede kitlesel melankolinin ve betonların ortasında beklenmedik bir mucizeye zemin hazırlıyoruz. Çünkü çok iyi biliriz ki en sert taşları bile suyun ısrarlı damlalarıyla aşındırırız. En gri duvarların çatlaklarından bile yeşil bir filizi göğe usulca uzatıyoruz. İşte bu yüzden kalabalıkların derin sessizliği, aslında fırtına öncesi biriktirdiğimiz senfoninin ilk esidir.

Bu sessizliği bozmak adına, yıkıntıların arasından eski bir şarkıyı kulaktan kulağa fısıldıyoruz. Üstelik unuttuğumuz her güzelliği bir şairin dizesinde saklayıp bugüne bizzat taşıyoruz. Her ne kadar kendimizi mahkûm etsek de, o kadim sızı bizi birbirimize bağlıyor. Dolayısıyla ortak kederimiz, yarın kuracağımız ortak neşenin gizli mayasına dönüşüyor.

Dahası zamanın amansız çarkları arasında ezilirken bu çarkları tersine döndürebileceğimizi de hissediyoruz. Tam da bu inançla baharı haber vermeden fırlatıp atıyoruz kışın tam ortasına. Sonuç olarak baskılandıkça daha derinden ve daha gür bir akışa doğru hazırlanıyoruz. Zira yaşamak, yalnızca maruz kaldığımız bu zifiri karanlığa boyun eğip katlanmak değildir. Aksine gerçek yaşamak, doğacak o ilk ışığa hiçbir şeyimiz olmasa bile delice inanmaktır. Nihayetinde içimizde büyüttüğümüz bu güçlü umut, teslim oluşu tamamen bitirdiğimiz yerdir. Şimdi ise bunca yıkımın ortasında ruhlarımıza şu gizli suali kararlılıkla fısıldıyoruz: Bir gün kendi rüzgarımızı doğurmak adına mı böyle derinden ve sessizce birikiyoruz?

Verified by MonsterInsights