Yoktan Var Edilen Bir Devlet: Milli Egemenlik Destanı

Amasya’dan Yükselen İstiklal Çağrısı

Milli Mücadelenin hazırlık safhasında bağımsızlık arzusuyla ilk olarak Amasya’da bir araya gelinmiştir. Nitekim burada kabul edilen tarihi genelgede vatanın bütünlüğü ve milletin istiklalinin tehlikede olduğu açıkça belirtilmiştir. Üstelik İstanbul Hükümetinin üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getiremediği tüm dünyaya ilan edilmiştir. Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararının kurtaracağı esası bir temel ilke olarak kabul edilmiştir.

Zira milletin içinde bulunduğu şartlara göre haklarını cihana işittirmesi hayati bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu bağlamda her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı fikri kesin olarak benimsenmiştir. Yani bu tamim, Türk milletinin egemenliği eline alması için yapılan açık bir ihtilal çağrısıdır. Dolayısıyla halk, hem işgalci devletlere hem de onlarla işbirliği yapan İstanbul hükümetine karşı ayaklanmaya davet edilmiştir.

tbmm-acilisi-ve-milli-egemenlik-destani-tarihi

Erzurum ve Sivas Kongrelerinin Programı

Diğer taraftan Erzurum Kongresi’nde, Osmanlı Hükümeti’nin iş yapamaz duruma gelmesi halinde milletin topyekûn direneceği açıklanmıştır. Ayrıca İstanbul Hükümeti yetersiz kalırsa gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümetin kurulacağı esası getirilmiştir. Şüphesiz Kuva-yı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak kongrenin temel prensibidir. Bununla birlikte manda ve himaye reddedilerek tam bağımsızlık fikri tavizsiz şekilde vurgulanmıştır.

Benzer şekilde Sivas Kongresi, Amasya’da geçen “milli kongre” ifadesini ve tüm ümitleri tek bir noktada birleştirmektir. Öyle ki Erzurum’daki “Heyet-i Temsiliye Doğu Anadolu’yu temsil eder” kaydı, Sivas’ta “tüm vatanı temsil eder” şeklinde değiştirilmiştir. Fakat İtilaf Devletleri İstanbul’u işgal ederek milletin mücadele azmini kırabileceklerini zannetmişlerdir. Buna karşın Mustafa Kemal, Türk milletinin tarihinde yeni bir dönemi başlatacak stratejik hamleleri süratle uygulamıştır.

Ankara’da Olağanüstü Meclis Hazırlığı

Nitekim Mustafa Kemal, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek bağımsızlık uğrunda hiçbir fedakarlıktan kaçınılmayacağını netçe vurgulamıştır. Zaten Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti, uşak muamelesine tahammül edemeyeceğini tüm cihana kesin olarak duyurmuştur. Bu amaçla 19 Mart 1920’de gönderilen tamim ile olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması istenmiştir. Hatta dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri de çeşitli yollardan Ankara’ya gelmeye başlamıştır.

Ancak Damat Ferit, dördüncü kez sadrazam atanarak Ankara’da meclisin toplanmasını engellemek için isyanları kışkırtmıştır. Bu yüzden Mustafa Kemal, bir yandan meclis hazırlığı yaparken diğer yandan Bolu, Düzce ve Beypazarı ayaklanmalarını söndürmüştür. Milli Mücadele Döneminde Bolu İsyan Günleri konulu makalemizden iç isyanların perde arkasını okuyabilirsiniz.

Üstelik Ankara’da meclisin toplanabileceği büyüklükte hazır bir bina dahi bulunmamaktaydı. Sonuç olarak İttihat ve Terakki Kulübü olarak başlanan eksik bina, halkın katkılarıyla tamamlanarak meclis haline getirilmiştir.

23 Nisan 1920: Cumhuriyetin Doğum Günü

Nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisi, milli ve dini unsurların ağırlıkta olduğu bir programla 23 Nisan 1920’de açılmıştır. Öyle ki Sinop Milletvekili Şerif Bey, milletin iç ve dış tam istiklalini üstlendiğini dünyaya ilan ederek meclisi açmıştır. Ertesi gün Mustafa Kemal, meclisin tamamen milli bir siyaset takip etmesi gerektiğini belirten uzun bir söylev vermiştir. Demek ki meclisin ilk işi, içteki tüm muhalefete rağmen ihtiyatla bir hükümet teşkil etmek olmuştur.

Aslında açılan meclis içerisindeki üyelerin her biri eşsiz ve devasa birer fedakarlık örneğidir. Mesela Batum milletvekili Ahmet Fevzi, halktan topladığı 75 lira ile Samsun’a sekiz günde gelebilmiş ve oradan at arabasıyla Ankara’ya ulaşmıştır. Dahası mecliste ışık olmadığı için uzun süre mum ve gaz lambası ışığında tarihi kararlar alınmıştır. Kısacası sekiz ay maaş alamayan milletvekilleri, bir yıl sonra bütçe açığını kapatmak için maaşlarının yüzde yirmisini devlete iade etmişlerdir.

Kurumları ve Kurallarıyla Yeni Devlet

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, kural ve kurumlarıyla yepyeni bir devlet yapısını temsil eder. Atatürk ‘ün özgün anlatımıyla bu yapı, temeli tamamen kültür olan en büyük Türk devrimidir. Buna ek olarak Namık Kemal ‘in şiirlerinde bir ideal olarak yinelenen vatan kavramı bu dönemde somutlaşmıştır. Öyle ki sınırları Lozan Barış Antlaşması’yla kesinleşen yurt, büyük mücadeleler sonunda millete kazandırılmıştır.

Zira eski dönemde Türk adının yadsındığı çok dilli ve çok dinli karmaşık bir yapı mevcuttu. Cumhuriyet, uygarlıkları dışlayan bu koyu karanlıktan sıyrılarak aydınlanmaya doğru sonsuzluğa yelken açmıştır. Bununla birlikte Kurtuluş Savaşı yıllarına kadar Türkiye’nin ilk ulusal bayramı, İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz günüydü. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan büyük sorunlar nedeniyle bu tarih umutları karşılayamaz olmuştur.

Resmi Bayramın Değişimi ve Meclis

Nitekim Mütareke İstanbulu’nda 23 Temmuz resmen kutlanıyordu fakat yeni altüst oluşlar farklı bayramları zorunlu kılmıştır. Öyleyse 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, 1921’de resmi bayram kabul edilmiştir. Böylece Türkiye’nin tek ve gerçek resmi bayramı kökten bir değişim göstermiştir. Dolayısıyla gelip dayandığımız nokta, bu tarihi kararın önemi üzerinde yeniden düşünmemizi gerektirir.

Genellikle 23 Nisan, millet egemenliğinin somut olarak gerçekleştiği gün biçiminde kabul görmektedir. Ancak o günkü zorlu koşullarda bu kavram, emperyalist egemenliği reddeden bir ulusal bağımsızlık demekti. Çünkü ulusal egemenlik anlayışı, emperyalizmin sömürgeci hedefleriyle her zaman doğrudan çatışır. Mesela Erzurum Kongresi kararlarında da milli irade unsuru, özellikle yurdun bütünlüğü için istenmektedir.

Emperyalizm Karşıtlığı ve Milli İrade

Şüphesiz milli iradeye verilen hayati önem, meşru bir kurtuluş nedenine dayanmaktadır. Öyle ki Damat Ferit Hükümeti, bu noktada büyük bir zafiyet göstererek milli iradeyi yansıtmamıştır. Buna karşılık TBMM, vatanı savunma kararlılığıyla milli iredenin tek belirme yeri haline gelmiştir. Yani ulusal egemenlik, padişahlık karşıtlığından ziyade emperyalizm karşıtlığının en gür ifadesidir.

Aslında bir ulus kendi kendini yönetme iradesi gösteremezse onu dış güçler yönetecektir. Türkler, mutlakiyet yönetiminden meşrutiyet adımlarıyla kurtularak meclis iradesini yavaş yavaş tanımıştır. Nitekim İstanbul’da toplanan son Mebuslar Meclisi, tarihi Misakı Milli’yi ilan ederek yurtsever bir duruş sergilemiştir. Fakat bu meclis, İngilizler tarafından basılarak zorla dağıtılmıştır.

Amasya Genelgesi’nden Teşkilâtı Esasiye’ye

Sonuçta Mustafa Kemal Paşa ‘nın tarihi çağrısı üzerine meclis, Ankara’da toplanmıştır. Bu adım, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan yolda en büyük viraj olmuştur. Dahası egemenliğin asla verilemeyeceğini, ancak alınacağını vurgulayan Atatürk, bu anlayışı meclis çatısı altında kurumlaştırmıştır. Zaten Amasya Genelgesi’ndeki o meşhur ilke, 23 Nisan’da nihayet asıl amacına ulaşmıştır.

Böylece ulusun istenciyle yürürlüğe konulan yasalar, meşru kaynağına tam anlamıyla kavuşmuştur. Esasen Cumhuriyet 23 Nisan 1920’de fiilen kurulmuş, adı ise 29 Ekim 1923’te konulmuştur. Öyle ki Atatürk, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nu kazandırarak ulusal egemenliği adeta bayraklaştırmıştır. Demek ki bu anayasa, egemenliğin bağsız ve koşulsuz olarak ulusa ait olduğunu net şekilde ilan eder.

Kaybedilemeyecek İstiklal ve Sorumluluk

Ayrıca Atatürk, 1923 yılında hürriyeti kaybetme korkusunu ve istiklalin derin manasını tüm cihana haykırmıştır. Ona göre bu özgürlüğün bir küçük kısmını sakat etmektense hepsini feda etmek evladır. Bu anlamlı kurallar, ulusun bağımsızlığını yine ulusun kararının kurtaracağına dair inancın yaşama geçişidir. Hatta komutanlığında “Padişahım çok yaşa!” denilmesini yasaklaması, onun vizyoner anlayışını gösterir.

Nihayetinde Cumhuriyet; 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında değişmez bir devlet biçimi olarak benimsenmiştir. Zaten Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk ulusu denir” sözüyle tarihsel bir gerçeği vurgulamıştır. Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk; partizanlıktan ve tembellikten kurtulup ahlak, adalet ve bilimle cumhuriyetin özünü korumaktır.

Emperyalist Sistemden Esaslı Bir Kopuş

Özetle 23 Nisan, Türkiye’de millet egemenliğinin ve yurtseverliğin en gür ifadesidir. Bununla birlikte bu tarihi gün, emperyalist sistemden esaslı bir kopuşun asıl adıdır. Zira Türkiye halkı bu büyük kopuşu göze aldığı için bağımsızlığına kavuşabilmiştir. Böylece küllerinden yeniden doğarak çağdaş ve uygar bir devlet kurmayı başarmıştır.

Dolayısıyla ulusça kurtuluşumuz, 23 Nisan’ın derin anlamını zihinlerde yeniden kavramamıza doğrudan bağlıdır. Esasen tam bağımsızlık fikrini savunan gerçek “Kuvayı Milliyecilik” de bundan başka bir şey değildir. Bu bağlamda cumhuriyetin temel kurumu olan yasama organının, amacına uygun bir çizgiye gelmesini diliyoruz. Nitekim ulusal egemenliği Türk ulusu adına kullanan TBMM’nin, Atatürk’ün meclisi olduğu asla unutulmamalıdır.

Karakterimiz Olan Hürriyet ve İstiklal

Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk, 22 Nisan 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde sarsıcı fikirlerini açıkça ifade etmiştir. Yani o, “Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir” diyerek bağımsızlık duruşunu netçe ortaya koymuştur. Ayrıca kendisinin, atalarının en kıymetli mirası olan istiklal aşkı ile yaratılmış bir adam olduğunu vurgulamıştır. Şüphesiz onun çocukluğundan itibaren hayatının her safhasını tanıyanlar bu asil aşkı yakından bilmektedir.

Çünkü ona göre bir millette şerefin, haysiyetin ve namusun var olması, hürriyete sahip olmakla mümkündür. Buna ek olarak insanlığın devam etmesi, mutlak surette o milletin istiklalini elinde tutması şartına bağlıdır. Kısacası ulu önder, bu niteliklerin kendisinde var olabilmesi için milletinin de aynı değerlerle donanmasını esas bilmiştir. Sonuç olarak hürriyet ve istiklal, bu vatanda sonsuza dek sahip olmamız gereken en değerli kavramlarımızdır.

Verified by MonsterInsights