“Nasılsın?” sorusuna otomatik olarak “İyiyim” cevabını verdiğiniz ama içinizde fırtınaların koptuğu oldu mu hiç? Herkesin yüzünüze güldüğü, sizinse kalabalıklar içinde bir başınıza, darmadağın hissettiğiniz o anlar…
Bugün; kelimelerin bittiği, anlatmanın hafifletmek yerine daha çok dibe batırdığı o çok yorgun limanlara, insanın kendisine bile uzak kaldığı o dipsiz derinliğe uğruyoruz. Modern çağın getirdiği en büyük paradoks, insanın dış dünya ile bağ kurarken kendi içine duvarlar örmesidir. Peki, modern bireyde kendine yabancılaşma süreci nasıl başlar?

Modern Dünyanın İllüzyonu: Gündüzün Maskesi, Gecenin Yangını
Hayat bazen omuzlarımıza öyle bir çöker ki, altından kalkamaz hale geliriz. Gündüzleri taktığımız “her şey yolunda” maskesi, geceleri yastıkla baş başa kaldığımızda ağır bir yük gibi yüzümüzden düşer. Geceyle sabahın bir farkı kalmamıştır artık.
İçimde susmak bilmeyen bir ses var; yankılanıyor geceler boyu. Fakat kimseye anlatacak kadar güçlü hissetmiyorum. Yorgunum, hem de çok yorgun. Üzerime çöken bu hayatın altından kalkamıyorum.
Aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzün bize ait olduğunu biliriz, ama içimizdeki o yabancıyı bir türlü tanıyamayız. Bakıyorum o cama; tanımıyorum kendimi. Gözlerimde bir yabancı var sanki. Kendimden tamamen uzaklaştım. Zaman içinde sessizliğe gömdüm ruhumu. İnsan en çok kendinden uzağa düşer bazen.
Uykunun uğramadığı gecelerde zihin durmaksızın konuşur. Hırçın seslerin çokluğu, en sonunda ruhumuzda devasa bir hissizlik yaratır. Dışarıdan sakin görünen her insanın içinde, kimsenin görmediği bir yangın yer alır. Kalp kırıklıkları biriktikçe, insan sevgiye hasret kalırken yeniden güvenmeye korkar hale gelir.

Kendine Yabancılaşma Nedir? En Çok Kendine Susmayı Öğrenir İnsan
Biliyor musunuz, insan bazen sadece “İyi değilim” demek ister. Ama diyemez. Gerçekten dinleyen, yargılamadan anlayan bir sığınak bulmak hayli zor. Zihnimi her şeyle yorunca kendimi tamamen unuttum. Küçük bir huzur kırıntısı uğruna defalarca sessizliği seçtim. Psikolojide kendine yabancılaşma olarak tanımlanan bu durum, bireyin kendi arzularına ve öz hakikatine bir yabancı gibi bakmasıyla derinleşir.
İçinizdekileri anlatmak istersiniz ama kelimeler boğazınızı düğümler. Dilim varmak ister ama sözcükler beni boğar; içimdeki çığlık sessizliğe çarpar. Bu sessizlik, huzurlu bir dinginlik sunmaz; insanı bilinmez, karanlık ve dipsiz bir derinliğe çeker.
Kendine yardım etmeyi, kendini iyileştirmeyi istersin ama elini uzattığında o derin sessizliği geçip kendi ruhuna bir türlü dokunamazsın. Zamanla insan en çok kendine susmayı, kendi içinde yitirdiği o “eski beni” aramayı öğrenir. Ruhumun derinliklerinde kaybolan bir ben varım ve onu bulmaya çalışıyorum.
Maskelerin Ardındaki Gerçek: Huzur Çalar mı Kapıyı?
“Bir gün gelir mi huzur kapıma? Bir gün güler miyim gerçekten?” sorusu, içimizdeki o yorgun çocuğun en saf, en son umududur. Kendi zihninin dehlizlerinde yönünü kaymetmek, bu hayat serüveninde eksik ve kırılmış hissetmek sadece size özgü değil. Herkes kendi içindeki o garip misafirle, o ulaşılamayan limanla bir mücadele içinde.
Eğer siz de şu an her şeye rağmen “İyiyim” deyip içten içe kendi derinliğinde kaybolanlardansanız, yalnız değilsiniz. Belki de bazen sadece yorgun olduğumuzu ve kendimize uzak düştüğümüzü kabul etmek, o eski bizi bulmanın ve kendine yabancılaşma çemberini kırmanın ilk adımıdır.