Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikât insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. — Mustafa Kemal Atatürk
Bu eser, yirmi yıllık titiz bir emeğin somut nişanesidir. Kitap, arşiv araştırmaları ve saha çalışmalarına dayanmaktadır. Nitekim yazar, mesleki serüveni boyunca kaleme aldığı makaleleri bir araya getirmiştir. İşte karşımıza çıkan bu çalışma, Çorum ve Kıbrıs tarihi alanında çok büyük boşlukları doldurmaktadır. Çünkü araştırmacı, uzun soluklu araştırma sürecini bu sayede kalıcı hale getirmiştir.
Bölgesel Miras ve Çorum ve Kıbrıs Tarihi Analizi
Çalışma, özellikle Çorum’un köklü tarihini ve zengin kültürel mirasını ele almaktadır. Aynı zamanda Kıbrıs’ın stratejik ve sosyo-politik geçmişine de güçlü bir ışık tutmaktadır. Dolayısıyla kitap, iki farklı coğrafyanın tarihsel kırılmalarını bilimsel bir süzgeçten geçirmektedir. Kısacası araştırmacı, bu toplumsal süreçleri literatüre başarıyla kazandırmıştır.
Üstelik Duvar Yayınları etiketiyle basılan bu çalışma, raflardaki yerini gururla almıştır. Bölge tarihine ilgi duyan akademisyenler ve okurlar, kitapta derinlikli analizler bulacaktır. Nitekim yerel tarih araştırmalarının rolünü anlamak için, bir diğer çalışmamız olan Atatürk’ün Bolu’ya Gelişi ve Tarihi Gecenin Detayları başlıklı makalemizi de inceleyebilirsiniz. Çünkü mekân hafızası geçmişin izlerini korur.
Yerel kronoloji çalışmalarının rolünü anlamak için, bir diğer çalışmamız olan Atatürk’ün Bolu’ya Gelişi ve Tarihi Gecenin Detayları başlıklı makalemizi de inceleyebilirsiniz. Çünkü mekân hafızası geçmişin izlerini korur
Maddi ve mekanik bir modernite, doğayla kurduğumuz ilişkiyi ne yazık ki yapmacık hale getirdi. Çünkü endüstrileşme süreci, insanı doğadan kopararak onu sadece yapay şehir yaşamına hapsetti. Oysa bir çiçek veya bir tutam ot, bireyin iç dünyasında hâlâ çok farklı anlamlar taşır. İşte bu yüzden toplumsal belleği tazelemek adına kültürel hafıza kavramını yeniden tartışmak zorundayız. Nitekim Corbin, uzaklaştığımız ama asla kopamadığımız o dünyaya bugün farklı yollarla geri döndüğümüzü söyler. Zira insanoğlu, otlar üzerinden doğanın bizdeki derin yansımalarını bugün yeniden yakalamaya çalışmaktadır. Böylece modern şehir insanı, toprakla kurduğu eski ve samimi bağı yeşil alanlarda tekrar canlandırmaktadır.
Alain Corbin ile Kültürel Hafıza ve Tabiata Dönüş Sırrı
“Başlangıçta otlar vardı…” Toprağa eğilip otlar âlemini izlerseniz, size dünyanın insandan önceki hikâyesini anlatırlar. Üstelik ardından olup biten tüm insani serüvenleri de fısıldarlar. Dolayısıyla yeşil dünya, alabildiğine çeşitli duygulanışlar ve deneyimler barındıran zengin bir kültürel hafıza alanıdır.
Alain Corbin bu hikâyenin farklı anlarını şairler, yazarlar ve ressamlar üzerinden aktarıyor. Kısacası o esrarengiz dünyayla temas kuranların ruh hallerini önümüze seriyor. Sonuç olarak unutmamak gerekir ki önce otlar vardı, sonra da otlar olacak.
Doğu Batı’dan Yeni Kitap: TAZE OTLAR ÜZERİNE Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi Çeviren: Özcan Doğan
Yazarlar kent tarihi kaleme alırken, yerleşimin coğrafyasını ve iktisadi durumunu dikkatle ele almalıdır. Nitekim araştırmacılar; bölgenin siyasal durumunu, kültürel kimliğini ve toplumsal yapısını da titizlikle incelemelidir. İşte titiz bir çalışmayla raflara çıkan sekizinci kitabımız, Düzce kazası ve çevresinin bu zengin geçmişini belgelerle önümüze seriyor. Çünkü mahalleler, hanlar, hamamlar ve ticaret hayatı kentin kimliğini doğrudan oluşturur.
Maddenin Gerisindeki Dünya ve Düzce Kazası
Ekonomik yaşamla ilgili unsurlar, sadece mal ve eşya yığınlarından ibaret değildir. Dolayısıyla bu yapılar, basit bir madde dünyası sunmazlar. Bilakis, bütün bu ekonomik birikimin gerisinde kendine özgü tavırlarıyla insan gerçeği vardır. Yazar, bu çalışmada maddi unsurların arkasındaki gizli insan hikayelerini aramaktadır.
Ayrıca kitap, Düzce bölgesine yapılan tarihi muhacir göçlerini kapsamlı şekilde inceliyor. Araştırma, Osmanlı arşiv vesikalarının güçlü ışığı altında şekillenmektedir. Bunun yanı sıra modern dünyada şehir tarihinin önemi, sadece geçmiş kronolojileri kaydetmekle sınırlı kalmaz. Aksine yerel tarih çalışmaları, mekânın ruhunu ve toplumsal kimliğin evrimini anlamamızı doğrudan sağlar. Bir kentin göçlerle, ticaretle ve mimariyle şekillenen hafızası, bugünün kültürel dokusuna da yön verir. Dolayısıyla arşiv belgeleri üzerinden bir kazanın geçmişine bakmak, kolektif belleği canlı tutan en köklü bilimsel yöntemdir. Üstelik yerel tarih çalışmalarının sosyolojik boyutlarını tam anlamak için, bir diğer makalemiz olan Çorum ve Kıbrıs Tarihi Üzerine Yeni Bir Eser başlıklı kitap tanıtımımızı da inceleyebilirsiniz. Çünkü mekân hafızası geçmişin izlerini korur.
Koyun Baba Hazretleri, Bektaşi geleneğinden gelen bir Kalenderi dervişiydi. Buna rağmen onun şöhreti, medfun bulunduğu Osmancık ilçesiyle sınırlı kalmamıştır. Aksine bu ün, Anadolu’dan Balkanlara kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.
İki Nehrin Birleştiği Yerde: Bektaşilik ve Kalenderilik
Bilindiği gibi Kalenderilik, dünya malına ve şöhrete sırt çeviren bir dervişlik okuludur. Bu yüzden Kalenderi dervişleri, sadece ilahi aşkın ve mutlak özgürlüğün peşinden gitmişlerdir. Zamanla bu özgür ruh, Anadolu’yu vatan kılan Bektaşi geleneğiyle derinden harmanlanmıştır.
NitekimBektaşilik, adaleti ve hoşgörüyü bu toprakların sinesine ilmek ilmek işlemiştir. Dolayısıyla Koyun Baba, hem Kalenderiliğin coşkusunu hem Bektaşiliğin irfanını şahsında birleştirmiştir. İşte bu sebeple onun öğretisi, halkın kalbinde asırlar boyu silinmez izler bırakmıştır.
Osmanlı’nın Kuruluş Harcı ve Zaviyeler
Kuşkusuz bu köklü şöhret, Osmanlı Devleti’nin sosyal yapısıyla da doğrudan ilgilidir. Çünkü Osmanlı’nın iç dünyası, bünyesinde pek çok farklı zenginlik barındırırdı. Özellikle devletin kuruluşundaki asıl gerçeklik, bu manevi inanç dünyasıydı. Dolayısıyla maddi ve manevi alemi birleştiren zaviyeler, en önemli harç oldu.
Zira bu inanç harcı, fedakâr dervişlerin eliyle toprağa işleniyordu. Öyle ki dervişler, Anadolu’da birçok yere kendi isimlerini mühürlemişlerdir. Hatta alın terleriyle dağ başlarında kendilerine yeni yurtlar açmışlardır. Nihayetinde ıssız bölgeleri canlandırıp buralarda bağlar, bahçeler yetiştirmişlerdir. Sonuç olarak sınırlar geliştikçe, uç bölgelerde yeni zaviyeler filizlenmiştir. Böylece göçebe oymaklar bu dervişlerin etrafında toplanarak köyler kurmuştur.
Halkın Kalbindeki Abdallar
Kuşkusuz toprağa serpilen bu tohumlar, halk ile dervişleri birbirine kenetledi. Bu yüzden Osmanlı’da zaviyeler ile halk arasında kopmaz bağlar bulunmaktaydı. Bilhassa kırsaldaki göçebe halkın tekke ile bağı, şehirlilere göre daha derindi. Çünkü göçebe grupların yaşam tarzı, dervişlerin kültürel özellikleriyle tam uyuşuyordu.
Kendilerine “abdal” denilen bu rehberler, böylelikle göçebe halka dini yaşantıyı telkin ediyordu. Zaten bu dervişler, Osmanlı öncesinden beri Anadolu sahralarında inancın pusulasıydılar.
Arşivlerin Işığında Koyun Baba
Kısacası geçmişin bu derin mirası, bugün hâlâ keşfedilmeyi beklemektedir. İşte bu yüzden çalışmamız, 15. yüzyılda yaşamış derviş Koyun Baba’yı anlatmaktadır. Üstelik araştırmamız, bugüne kadar yapılan klasik çalışmaların ötesine geçmeyi amaçlamaktadır.
Bu amaçla tozlu arşiv belgelerini kullanarak saklı gerçekleri gün yüzüne sunduk. Sonuçta bu titiz çalışmanın, tarihteki büyük bir eksikliği gidereceğini umuyoruz.
Zaman geçse de onun asırlar öncesinden yaktığı çerağ, bugün hâlâ yolumuzu aydınlatıyor.
Onun asırlar öncesinden yaktığı çerağ, bugün hâlâ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
Ahmed Saib Efendi, Sultan II. Abdülhamid’e olan sert muhalefetini Mısır’dan yönetiyordu. Yazar, Kahire’de çıkardığı etkili yayınlarla monarşiye karşı sesini dürüstçe yükseltiyordu. Özellikle kaleme aldığı eserlerinde, devletin içinde bulunduğu derin siyasi krizi açıkça anlatıyordu. Bununla birlikte sultanın yönetim tarzına duyduğu şahsi öfkesini de okuyucularıyla paylaşıyordu. Böylece sürgündeki aydınlar, mutlakıyet idaresine karşı yurt dışından çok güçlü bir cephe kurdular.
İstibdat İdaresi ve Taht Mücadelesi
Zira Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin en kritik ve zor döneminde tahta çıktı. Buna rağmen padişah, otuz üç yıl süren saltanatında devleti dengede tutmayı başardı. Ancak tarihçiler, onun bu uzun yönetim sürecini genellikle sert bir istibdat olarak tanımlarlar. İşte Ahmed Saib Efendi de eserlerinde bu baskıcı yönetim anlayışını çok sert eleştiriyordu. Fakat muhalif yazar, bu eleştirileri yaparken dönemin siyasi arka planına dair önemli bilgiler veriyordu.
Nitekim bu çalkantılı dönemde Osmanlı dış politikası, İngiltere yerine Almanya ile yakınlaştı. Dahası devlet, bir yandan amansız Rus saldırılarıyla mücadele ederken diğer yandan Balkanlar’ı kaybetti. Tam bu kanlı süreçte İkinci Meşrutiyet hamlesi, siyasi hayatımıza çok hızlı bir şekilde girdi. Buna karşın Sultan II. Abdülhamid, tüm bu kaos içinde tam bir itidal adamı olarak davrandı. Çünkü padişah, büyük imparatorlukların artık hızlı bir sona doğru gittiğini çok iyi görüyordu.
Büyük İmparatorlukların Kaçınılmaz Sonu
Sonuç olarak sultan, Türklerin ve diğer tüm dünya uluslarının fütuhat devrini bitirdiğine inanıyordu. Zira o dönemde komşu Rusya Çarlığı da iç isyanlar ve ekonomik krizlerle çalkalanıyordu. Aynı şekilde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da çok kültürlü yapısı yüzünden hızla dağılmalara doğru ilerliyordu. Kısacası II. Abdülhamid, bu küresel çöküşü görerek dış politikada tamamen hassas dengeleri gözetti. Ancak Ahmed Saib gibi Jön Türk aydınları, bu denge siyasetini hürriyete vurulan bir darbe saydılar.
İnsanlar, bebekler ağladığında hemen aceleci tahminler yapar ve onların huysuz bir tabiata sahip olduğunu iddia ederler. Oysa bu tarz çıkarımlar, biyolojik gerçekleri göz ardı eden büyük birer yanılgıdır. Çünkü bebeklerin gösterdiği hırçın tepkilerin arkasında sadece somut bir fiziksel rahatsızlık yatar. Dolayısıyla çözümü karmaşık teorilerde aramak yerine, doğrudan bedenin temel ihtiyaçlarına odaklanmalıyız.
Korku ve Tehlike Yanılgısı
Korkan insan, mantıklı kanıtlara veya rasyonel açıklamalara asla kulak asmaz. O sadece kendi hızlı kalp atışlarını dinler ve zihnini bu endişeli sese teslim eder. Bilgiç insanlar ise bu korkuyu hemen dışarıdaki somut bir tehlikeye bağlarlar. Nitekim bu kitleler, korkunun gerçek nedenini bilmedikleri için iki kere yanılırlar.
Çünkü insan önce biyolojik olarak korkar, hemen ardından kendi zihninde hayali bir tehlike icat eder. Beklenmedik küçücük bir olay bile bedende ani bir korku yaratır. İşte bu noktada asıl karakter yapısı değil, bedenin anlık fiziksel uyarılması devreye girer.
Kelimeler Yerine Sandalye Formülü
Bir insanın aniden öfkelenmesi, çoğu zaman sadece uzun süre ayakta kalmasından kaynaklanır. Böyle anlarda ona mantıklı şeyler söylemeyi veya nasihat etmeyi derhal bırakın. Aksine hemen oturması için ona rahat bir yer gösterin. İnsanları huysuz veya hırçın diye damgalamak büyük bir kolaycılıktır. Bunun yerine, onları o an fiziksel olarak rahatsız eden şeyi bulup çözmeliyiz. Zira beden rahatladığında, hırçın sanılan karakter de anında kendi asil dengesine kavuşur.
Fiziksel İkna Sanatı ve Ruh Sağlığı
Ağlayan bir çocuk, etrafındaki diğer çocukları da aniden ağlatır. Çünkü bu durum, biyolojik bir taklit mekanizmasını hızlıca tetikler. Deneyimli bakıcılar, ağlayan bir bebeği hemen yüzükoyun yatırırlar ve sakinleştirirler. Bu basit fiziksel hareketle birlikte her şey aniden değişir. İşte insan psikolojisini yöneten en etkili ikna sanatı tam olarak budur. Sonuç olarak ruh sağlığını korumak, bedensel konforu ve dengeli adımları doğru okumakla başlar.
Bedenin kontrolsüz isyanlarını ve bu durumun toplumsal öfkeyle olan psikolojik bağlarını kuramsal düzeyde incelemek için, bir diğer felsefi çalışmamız olan Bedenin İsyanı ve Öfkenin Esareti Üzerine Analiz başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira insanı tanımak, zihnin bedene olan mutlak egemenliğini anlamaktan geçer.
Erken Cumhuriyet DönemiTürk modernleşmesi, toplumsal yapıyı kökten dönüştürmeyi hedefleyen bir kültür devrimi niteliğindedir. Reformların kitlelere aktarılması ve yeni bir yurttaş kimliğinin inşa edilmesi amacıyla kurumsal mekanizmalara ihtiyaç duyulmuştur.
Türk Ocaklarının kapatılmasının ardından, 19 Şubat 1932 tarihinde doğrudan C.H.F. denetiminde Halkevleri faaliyete geçirilmiştir. Amaç, toplumdaki kültürel mesafeyi kapatmak ve resmi ideolojiyi tabana yaymak amacıyla tasarlanmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Halkevlerini toplumsal aydınlanmanın, halk terbiyesinin ve kültür devriminin merkezi olarak konumlandırmıştır.
Atatürk, bu kurumları ideolojik bir propaganda aracından ziyade, aydınlar ile halk arasındaki köprüler olarak değerlendirmiştir.
Atatürk’ün düşünce sisteminde Halkevleri, Halkçılık ilkesinin uygulamadaki en somut karşılığıdır.
Sınıfsız, imtiyazsız ve homojen bir toplum yapısı oluşturma en önemli amaçtır. Siyasi veya sosyal statü farkı gözetmeksizin tüm yurttaşlara açması fikrinden ortaya çıkmıştır.
Atatürk, çağdaşlaşmanın sadece okuma-yazma oranının artırılmasıyla gerçekleşmeyeceğini bilmektedir. Tiyatro, müzik, resim ve heykel gibi modern sanat dallarının halk tarafından içselleştirilmesiyle mümkün olacağını savunmuştur.
Halkevleri şubeleri, bu kültürel kalkınma ve medeniyet vizyonunu Anadolu’nun en ücra köşelerine ulaştırmak amacıyla görevlendirilmiştir.
Kurumsal Yapı ve Faaliyet Alanları
Halkevleri, dokuz ayrı şube (kol) halinde yapılandırılmıştır.
Faaliyet gösteren şubelere dair kısaca bilgi vermek gerekirse;
Dil ve Edebiyat Şubesi: Türk dilinin sadeleştirilmesi ve öz Türkçe kelimelerin yaygınlaştırılması çalışmaları yürütülmüştür.
Güzel Sanatlar Şubesi: Batı tarzı müzik, resim ve heykel sanatının toplumda karşılık bulması hedeflenmiştir.
Temsil Şubesi: Tiyatro etkinlikleri vasıtasıyla devrim ilkeleri halka görsel bir dille aktarılmıştır.
Spor Şubesi: Gençliğin fiziksel gelişimi ve disiplini esas alınarak modern spor dalları teşvik edilmiştir.
Sosyal Yardım Şubesi: Yoksul vatandaşlara sağlık, giyecek ve ilaç yardımları organize edilmiştir.
Halk Dershaneleri ve Kurslar: Okuma-yazma seferberliğinin yanı sıra mesleki beceri kursları düzenlenmiştir.
Kütüphane ve Yayın Şubesi, okuma alışkanlığının artırılması amacıyla kütüphaneler kurulmuştur. Şube Ülkü dergisi olmak üzere yerel dergiler neşredilmiştir.
Köycülük Şubesi: Şehir ile köy arasındaki bağı güçlendirmek kaygısını taşımaktadır. Köylere ziyaretler yapılmış, ziraat ve sağlık bilgileri aktarılmıştır.
Tarih ve Müze Şubesi, ulusal tarih bilincinin yerleşmesi amacıyla oluşturulmuştur. Yerel tarih araştırmaları ve arkeolojik incelemeler desteklenmiştir.
Toplumsal ve Siyasal İşlevleri
Halkevleri, işlevsel açıdan sadece birer kültür merkezi olmanın ötesinde, siyasal sosyalleşme mekanizmaları olarak görev yapmıştır.
Okuma-yazma oranının düşük olduğu bir dönemde, görsel ve işitsel araçlar kullanılarak inkılapların halk tarafından benimsenmesi kolaylaştırılmıştır.
Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılan halk odaları vasıtasıyla, taşra nüfusunun modern kamusal alana entegrasyonu sağlanmıştır.
Kurum, devlet ile halk arasında çift yönlü bir iletişim kanalı kurma iddiası taşımıştır. Fakat, pratikte yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir aydınlanma merkezi profili sergilemiştir.
Kapatılma Süreci (1950-1951)
Türkiye’de yaşanan çok partili hayata geçiş süreci, Halkevlerinin hukuki ve siyasi statüsünün sorgulanmasına yol açmıştır.
1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelmiştir.
DP, Halkevlerinin tek parti döneminin organik bir uzantısı olduğunu ve devlet kaynaklarını haksız şekilde kullandığını ileri sürmüştür.
Mecliste yapılan görüşmeler sonrasında bazı hukuki düzenlemeler yürürlüğe konulacaktır.
Bu düzenlemeler ile 8 Ağustos 1951 tarihli ve 5830 sayılı kanunla Halkevleri kapatılmıştır.
Kurumun tüm mal varlıkları ve gayrimenkulleri hazineye devredilmiştir.
Sonuç
Halkevleri, Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültürel dönüşüm politikalarında merkezi bir rol oynamıştır. Homojen bir ulus kimliği yaratma ve modern yaşam pratiklerini yaygınlaştırma hedefi doğrultusunda geniş kitlelere ulaşmıştır.
Halkevleri, siyasal konjonktürü bağlı olarak kapatılmıştır. Türk eğitim, sanat ve kültür tarihinde kurumsal bir model olarak derin izler bırakmıştır.