Çorum ve Kıbrıs Tarihi Üzerine Yeni Akademik Çalışma

Bu eser, yirmi yıllık titiz bir emeğin somut nişanesidir. Kitap, arşiv araştırmaları ve saha çalışmalarına dayanmaktadır. Nitekim yazar, mesleki serüveni boyunca kaleme aldığı makaleleri bir araya getirmiştir. İşte karşımıza çıkan bu çalışma, Çorum ve Kıbrıs tarihi alanında çok büyük boşlukları doldurmaktadır. Çünkü araştırmacı, uzun soluklu araştırma sürecini bu sayede kalıcı hale getirmiştir.

Bölgesel Miras ve Çorum ve Kıbrıs Tarihi Analizi

Çalışma, özellikle Çorum’un köklü tarihini ve zengin kültürel mirasını ele almaktadır. Aynı zamanda Kıbrıs’ın stratejik ve sosyo-politik geçmişine de güçlü bir ışık tutmaktadır. Dolayısıyla kitap, iki farklı coğrafyanın tarihsel kırılmalarını bilimsel bir süzgeçten geçirmektedir. Kısacası araştırmacı, bu toplumsal süreçleri literatüre başarıyla kazandırmıştır.

Üstelik Duvar Yayınları etiketiyle basılan bu çalışma, raflardaki yerini gururla almıştır. Bölge tarihine ilgi duyan akademisyenler ve okurlar, kitapta derinlikli analizler bulacaktır. Nitekim yerel tarih araştırmalarının rolünü anlamak için, bir diğer çalışmamız olan Atatürk’ün Bolu’ya Gelişi ve Tarihi Gecenin Detayları başlıklı makalemizi de inceleyebilirsiniz. Çünkü mekân hafızası geçmişin izlerini korur.

Yerel kronoloji çalışmalarının rolünü anlamak için, bir diğer çalışmamız olan Atatürk’ün Bolu’ya Gelişi ve Tarihi Gecenin Detayları başlıklı makalemizi de inceleyebilirsiniz. Çünkü mekân hafızası geçmişin izlerini korur

corum-ve-kibris-tarihi-akademik-kitap-tanitimi

Dünyanın Tek Başöğretmeni: Atatürk’ün Eğitim Vizyonu

Dünyanın İlk ve Tek Başöğretmeni

Mustafa Kemal Atatürk, harf inkılabı sonrası bizzat ders vererek “Başöğretmen” unvanını alan tek liderdir. 24 Kasım 1928’de Millet Mektepleri bu unvanı onaylamıştır. Ayrıca, Türkçenin bilim dili olması için Geometri kitabını yazmıştır. Bu adımlar, Atatürk’ün eğitim vizyonu çerçevesinde milli bir aydınlanma hareketidir. O, muallim ordusunun toplumun geleceğini inşa ettiğine inanmıştır.

Bu bağlamda terimlerin Türkçeleşmesi, eğitimin çağdaş bir yapıya kavuşmasını doğrudan sağlamıştır. Yani onun eğitime verdiği önem, kelimelerin ve kavramların ötesinde köklü bir eylemdir. Zira milletlerin karakterini şekillendiren asıl gücün eğitim ordusu olduğunu çok iyi biliyordu. Sonuç olarak öğretmenlerin üretkenliği, bütün bir toplumun geleceğini ve ruh yapısını inşa etmektedir. Demek ki ayağa kalkan bir toplumun mimarı, her zaman çağın ilerisindeki öğretmenlerdir.

Öğretmenlik Mesleğinin Felsefi Sınırları ve Atatürk’ün Eğitim Vizyonu

Eğitim, planlı rehberlikle bireyi şekillendiren kritik bir süreçtir. Bu süreçte öğretmen, kilit rol üstlenir. Küçük eğitim hataları, toplumlar için büyük riskler barındırır. İnsana yatırım, uzun vadede verim sağlayan kutsal bir görevdir. Önemli düşünürler, öğretmenin nazik ve şevkli olmasını vurgular.

Çünkü insana yapılan yatırım, ancak uzun vadede verim alınabilecek kutsal bir yatırımdır. Bu yüzden eğitimci Claparede, öğretmenin en önemli erdeminin şevk sahibi olmak olduğunu savunur. Ayrıca İbn Sina, öğretmenin hırstan ve aşırı öfkeden kaçınan bir yapıda olmasını şart koşar. Benzer şekilde Erzurumlu İsmail Hakkı, çocukları azarlamadan nasihetle eğitmenin öneminden bahseder. Kısacası tüm büyük düşünürler, öğretmenin her şeyden önce iyi bir ahlaka sahip olmasını istemiştir.

Kafaların Bahçıvanlığı ve Karakter

Bununla birlikte Kerschensteiner, gerçek öğretmenin saf bir çocuk ruhu taşıması gerektiğini söyler. Öğretmen, kendisini çocuğun yerine koyabilmeli ve iç huzura sahip olmalıdır. Hatta filozof Alain, öğretmen ile bahçıvan arasında çok güçlü bir benzerlik kurmuştur. Fakat kafa bahçıvanlığı, toprağı işlemekten çok daha büyük bir ihtiyat ve sabır ister. Zira insanı söküp atmak kolay değildir; aksine onu korumak, budamak ve aşılamak gerekir.

Nitekim bir insanın üretici konuma geçebilmesi için ortalama yirmi beş yıl hizmet gerekmektedir. Öyleyse eğitim sistemlerinin temel öğesi olan insanı, kendi toplumuyla birlikte düşünmek şarttır. Çünkü Eflatun, kaç çeşit insan varsa o kadar devlet şekli olduğunu açıkça vurgulamıştır. Şüphesiz bir eylemin başarıya ulaşması, kullanılan bilginin insanın doğasına uygunluğu ölçüsünde gerçekleşir. Dolayısıyla öğretmen, bilgisini çağın ihtiyaçlarına göre her an yenilemekle doğrudan yükümlüdür.

Toplumsal Uyanış ve Sanat Olarak Eğitim

Özetle öğretmen, yaz ortasında rehavete düşmüş insanların üzerine dökülen buzlu su gibi olmalıdır. Böylece o, öğrencilerini ve çevresini olaylar karşısında daima duyarlı ve uyanık tutar. Nasıl ki Mimar Sinan taşları yontarak “taşların şairi” olmuşsa, öğretmen de insanı yontmalıdır. Mesela Yunus Emre Türkçeyi dünyaya nasıl tanıttıysa, öğretmen de öğrencisini geleceğe öyle hazırlamalıdır. Zira okul kanalıyla davranış değişikliği oluşturmak ve aydınlar yetiştirmek öğretmenin en büyük görevidir.

Ancak günümüzde öğretmen seçimi ve yetiştirilmesi süreci ne yazık ki tesadüflere bırakılmaktadır. Halbuki insana şekil verme işi basit bir memurluk değil, bir aşk meselesidir. Bu nedenle üniversiteye alımdan atamaya kadar her aşamanın titizlikle takip edilmesi şarttır. Nihayetinde Türk eğitim sisteminin kalbi olan öğretmenlik, hak ettiği yüksek itibara yeniden kavuşturulmalıdır. Zira Başöğretmen Atatürk’ün devleti, ancak işinin ehli öğretmenlerin omuzlarında yükselecektir.

Amatör Ellere Bırakılamayacak Hizmet

Bunun yanında günümüzde bitki ve hayvanların ıslahı dahi asla amatör ellere bırakılmamaktadır. Buna karşın eğitim hizmetlerinin niteliksiz kadrolara terk edilmesi, toplumsal açıdan oldukça düşündürücüdür. İşte çağdaşlaşma yolundaki girişimlerimizin sonuçsuz kalması, tam olarak bu değer eksikliğinde yatmaktadır. Ayrıca öğretmenlerin çağa ayak uyduracak yeni ve modern yeniliklerle donatılmaması bu durağanlığı doğrudan tetikler.

Nitekim Baltacıoğlu, sadece bilgili ve hafızası zengin bir adamın hiçbir şey ifade etmediğini vurgular. Yani eğitim sistemi, cesur, kararlı ve ileriyi görebilen girişimci bireyler yetiştirmek zorundadır. Zaten Yahya Akyüz, öğretmenlik mesleği yeterli güce ulaşmadıkça en iyi sistemlerin bile çökeceğini belirtmiştir. Sonuç olarak Başöğretmen Atatürk’ün dediği gibi; yeni nesil, hayatı öğreten nitelikli öğretmenlerin asil bir eseri olacaktır.

Mavi Bir Evrende Yaşama Sanatı: Edebi Bir Deneme

Zaman, avuçlarımızdan kayıp giden hırçın bir nehirdir; geriye sadece vicdanın lekesiz sızısı kalır.

Farklı iklimlerde nefes almanın bedeli ağır, rüzgarlar ruhu savuruyor. Değerleri kaybetmeden önce anlamak, içteki sıcaklığı korumak için elzemdir. Çünkü zaman hızla akıp yılları tüketirken, anları sevgiyle sarıp sarmalamalıyız. Özellikle vicdan, hayatı çoğaltmak için yönetmemiz gereken en dürüst terazidir. Sonuç olarak zihni bu adil teraziyle yöneterek, ruhumuzun en berrak köşesinde huzuru bekleriz.

Çünkü insan, kaybettiği her değerle birlikte kendi kalbinden bir parça eksiltiyor. Giden yılların arkasından bakarken, elimizde kalan tek sığınak vicdanın o berrak sesidir. Bu yüzden hırsların ve telaşların gürültüsünü susturup, içimizdeki o dürüst teraziye kulak vermeliyiz. Ancak o zaman hayatın gerçek ritmini yakalayabilir ve ruhumuza hak ettiği dinginliği sunabiliriz.

Düşlerdeki Mavi Aydınlık

Mavi, evrenin kalbinden süzülen saf bir kucaklama gibi içimizi ferahlatır.

Düşlerimizde yaşattığımız mavi bir evren, ruhu ferahlatıp geleceğe umut taşıyan aydınlık bir kucaklamadır. Özellikle sevgi ve onur temelli bu bakış, hayatı erdemli bir arayışa dönüştürür. Bununla birlikte kurduğumuz bu mavi bir evren düşü, karanlık odalarımıza asil bir şifa üfler.

Mavinin Ritmi ve Kentlerin Griliği

Betonların soğuk gürültüsü içinde mavisini kaybeden ruh, gökyüzünün sessiz şifasına muhtaçtır.

Modern hayatın gri yoğunluğunda kaybolan ruhlar, tabiatın dingin ritminde sığınak arıyor. Örneğin insan, hayalindeki mavi bir evren ile kentlerin yarattığı bu yabancılaşmayı kolayca aşıyor. Ek olarak, içsel huzuru ancak bu derin ve asil sessizlikle yeniden kazanıyoruz.

Umutsuzluk Kıskacı ve Gerçek

Güneş her sabah, karanlık hırkalarımızdan sıyrılıp maviye dönmemiz için yeniden doğar.

Umutsuzluk yerine, her doğan günün getirdiği berrak aydınlığa odaklanmak gerekir. Çünkü kurduğumuz mavi bir evren, genç yüreklerin inancıyla her sabah yeniden canlanıyor. Bu nedenle, yarınlara bakan o heyecanlı kalpler bizi her zaman derinden etkiliyor.

Zira ne ezen ne de ezilen olmadan yaşamak, en büyük sanattır.

Onurlu Yaşama Sanatı

Adil bir gelecek umuduyla, hayatı bir çocuğun masumiyetiyle okumak onurlu bir varoluşun temelidir. Örneğin hayalimizdeki mavi bir evren, ezen ve ezilen olmadan yaşama sanatını bize öğretiyor. Öyleyse bir çocuk gibi şaşarak, hayatı bir usta kitap gibi dürüstçe okuyun.

2016-09-18 19:46:24

Musul Sınır Oyunu ve 1926 Ankara Antlaşması Analizi

Emperyalist güçlerin yüz yıl önce bu coğrafyada çizdiği haritalar, petrol merkezleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Özellikle Sevr Antlaşması, bölgede kukla ve özerk yapılar kurarak Türkiye’yi kuşatmayı hedefliyordu. İngiliz devlet arşivleri, petrol bölgelerini ele geçirmek adına hazırlanan resmi raporlarla doludur. Nitekim Mondros sonrasında vatanı işgal edenler, planlarını gerçekleştirmek için her türlü enstrümanı kullandılar.

Lozan ve İzmit Basın Toplantısı Kararlılığı

Buna karşın yeni Türkiye, Lozan’da ortak bir millet tezini kararlılıkla savundu. Aynı şekilde Mustafa Kemal Paşa da İzmit basın toplantısında konuyu açıkça özetledi. Atatürk, bölgede yeni bir sınır çizilmesinin ülkeyi mahvedeceğini belirtti. Çünkü İngiltere, Lozan’da kendi tezlerini dayatmak için yoğun çaba harcıyordu.

Stratejik Kıskaç ve Musul Vilayeti

Atatürk, ekonomik ve siyasi açıdan Musul vilayetini çok kıymetli görüyordu. Zira İngiltere, Musul üzerinden Türkiye sınırlarını sürekli tehdit etmek istiyordu. İsmet Paşa’nın büyük direnişine rağmen, Lozan’da bu kördüğüm çözülemedi. Dolayısıyla konu, Milletler Cemiyeti’ne ve taraflar arasındaki ikili görüşmelere kaldı. Nihayetinde İngiltere, konuyu çözümsüz bırakarak kendi lehine bir zemin hazırladı.

Haliç Konferansı ve Tezgâhlanan İsyanlar

Fakat Haliç Konferansı’nda İngiliz temsilciler, haksız yere yeni topraklar talep ettiler. Türk heyeti bu hukuksuz talepleri reddedince görüşmeler aniden kesildi. Hemen ardından bölgede planlı azınlık ayaklanmaları patlak verdi. Bunun üzerine Milletler Cemiyeti, Brüksel Hattı ile Musul bölgesini tamamen Irak’a bıraktı. Tam bu sırada çıkan Şeyh Sait İsyanı ise masadaki elimizi tamamen zayıflattı.

Ankara Antlaşması

1926 Ankara Antlaşması ve Sınır Rejimi

Sonuç olarak Türkiye, bu askeri ve siyasi baskılar karşısında Ankara Antlaşması’nı imzaladı. Böylece bugünkü Türkiye-Irak sınırı resmi ve hukuki olarak çizildi. Özellikle antlaşmanın 5. maddesi, bu sınırın kesinliğini ve bozulmazlığını hükme bağladı. Zira taraflar, sınırı değiştirecek her türlü girişimi engellemeyi taahhüt ettiler. Kısacası bu sınır rejimi, uluslararası hukuka göre süresizdir.

Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarında karşılaştığı yapısal tehditleri tam anlamak için, bir diğer çalışmamız olan TBMM Açılışı ve Milli Egemenlik Destanı Analizi başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Çünkü kurucu iradenin felsefi kökleri geleceğimizi aydınlatır.

2017-03-19

Dürüstlük ve İçimizdeki Maskeleri Tamamen Bırakma Zamanı

Dürüstlük, her şeyden önce köklü bir zihinsel dönüşüm demektir. Ancak eski hırslarla bu karmaşık dünyada iç huzuru bulamayız. Çünkü insanlık, yüzyıllardır sadece yüzeysel bir makyaj tazeleme yarışı sürdürüyor. Bu yüzden dış görünüşe değil, karakterimizin temel fonuna odaklanmalıyız. Gerçek bir değişim yaratmak için de önce mutlak bir dürüstlük tercih etmeliyiz.

durustluk-ve-icimizdeki-maskeleri-tamamen-birakma-zamani-felsefi

Nefsin Aynadaki Oyunu ve Dürüstlük

Fakat insan nefsi, kendi ördüğü sahte cennetini kolay kolay bırakmak istemez. Bu konforu korumak için her türlü hileye ve yalana başvurur. Nefis, daima bencilce ve faydacı kararlar alır. Hatta dünyadaki kitlesel yoksulluk, tam olarak bu bencil oyunun acı bir sonucudur. Bu nedenle sahte zevkleri ve sömürücü alışkanlıkları derhal hayatımızdan çıkarmalıyız.

Eylemsiz Merhamet Kötülüktür

Ayrıca çözüm buluyormuş gibi yapma yanılgısından hemen vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde zaman akıp gidecek ve hayat bizden tamamen vazgeçecektir. Nitekim eski Tibet yazıtları, eylemsiz merhameti açıkça bir kötülük sayar. Bu yüzden kendimize yalan söylemeyi acilen bitirmeliyiz. Yoksa kişisel çıkarlar, dürüstlük kavramının kılığını sürekli değiştirir.

Kendini Tanıma Sanatı ve Değerler

Çünkü zeminde samimi bir dürüstlük yoksa, tüm insani değerler birbirine karışır. Aslında insan, içindeki gizli yalanları çok iyi bilir. Buna rağmen yarınlara dair masum mazeretler uydurmaya kararlılıkla devam eder. Oysa hiç kimseye yarın için kesin bir söz verilmedi. Öyleyse gücünüzün yettiği her iyi eylemi şimdi, şu an yapın.

Dürüstlüğün Büyük Ödülü ve Vicdan Özgürlüğü

Zira kendine dürüst olmanın tek ve en büyük ödülü kalıcı bir huzurdur. Elbette bu duruş yüzünden sözde dostlarınızı hızla kaybedebilirsiniz. Yine de bırakın, giden tüm sahte yüzler hayatınızdan gitsinler. Çünkü siz dürüstçe davrandıkça, vicdanınız tamamen özgürleşir. Aksi halde yalanlar, insanı zamanla robotlaşmış bir karmaşa yumağına çevirir.

Aynalar Evreni ve Kolektif Dönüşüm

Sonuç olarak siz iç dünyanızda berraklaştıkça, toplumsal bilinç de hızla değişir. Çünkü tasavvuf öğretisi dünyayı büyük bir aynalar evreni olarak tanımlar. Ayrıca bu kozmik ayna, size sizden başkasını asla göstermez. Kısacası dönüşüm yolundaki sabır, insan ruhunu saf bir altına dönüştürür. Şimdi dürüst eylemlerinizle daha huzurlu bir yaşam kurma zamanıdır.

İnsanın kendi zihinsel kalıplarına hapsolma yanılgısını kuramsal düzeyde incelemek için, bir diğer psikolojik çalışmamız olan Kendi Doğrularının Kafesinde Yaşayanlar: Mutlak Hakikat Yanılgısı başlıklı yazımızı da inceleyebilirsiniz. Zira içimizdeki maskeleri indirmek, mutlak hakikat yanılgısını kırmakla başlar.

İçimizdeki Pusula: Ahlâk ve Mutluluk Bilgeliği

İnsan dünyaya adım atar atmaz dış dünyayı fiziksel duyularıyla algılamaya başlar. Bebekler bu temel bedensel hisleri doğal olarak hemen onaylarlar. Ancak güzellik ve ahlâk gibi üstün algılar insanda zamanla belirir. Çocukların orantı, estetik ve benzerlik üzerine derinlemesine düşünmesi kuşkusuz zaman alır. Nitekim insan, zihinsel olgunluğa eriştikçe fıtri bir erdem bilincine doğru usulca yol alır.

Eğitimin Sınırları ve Fıtri Erdem

Çoğu düşünür, ahlâk duygusunu tamamen ailevi ve toplumsal eğitime bağlar. Oysa bu yaklaşım insan fıtratını göz ardı eden son derece eksik bir bakıştır. Çünkü karakter belirdiği an, doğanın asıl etkisi kendisini çok kolayca gösterir. Nitekim eğitim, güzellik ve erdem duyusunu insan ruhunda sıfırdan var edemez. Zira ahlakın gerçek kaynağı, insan doğasında zaten hazır bulunan o fıtri potansiyeldir. [1, 2, 3, 4, 5]

Dolayısıyla pedagojik süreçler, mevcut olan bu asil duyguyu sadece işleyen ve geliştiren bir araçtır. Yani doğada bir tohum yoksa, hiçbir eğitim o çorak topraktan bir fazilet ağacı yeşertemez. Sonuç olarak insanı ahlaklı kılan şey, sonradan öğrenilen katı kurallardan ziyade içindeki bu güçlü özdür. Böylece eğitimin sınırları, insanın kendi yaradılış gerçekliğiyle karşılaştığı o kritik noktada netçe beliriş gösterir.

erdemli-olma-sanati-ve-icimizdeki-mutluluk-pusulasi-felsefi

Doğal İyi ve Ahlâki İyi Arasındaki Fark

Ahlâki iyilik, içimizde doğrudan derin ve saf bir sevgi uyandırır. Buna karşılık ev, bağ, bahçe gibi maddi iyilikler ruhumuzda asla böyle bir sevgi yaratmaz. İnsanlar hiçbir çıkar gözetmeden dürüstlüğü ve cömertliği kalpten onaylarlar. Aksine maddi zenginliklere karşı ise içlerinde sıklıkla gizli bir kıskançlık beslerler. Üstelik hainlik ve nankörlük, bize doğrudan zarar vermese bile içimizde büyük bir nefret doğurur. Buna tezat olarak, büyük hastalıklar ve acılar çeken insanlara karşı her zaman içtenlikle şefkat gösteririz.

Düşüncenin Yönetimi ve Kalıcı Mutluluk Sanatı

Zihnimizi ya tam bir kararlılıkla yönetmeli ya da hiç düşünmemeliyiz. Gün içindeki başıboş düşünceler yerine geceleri kaliteli bir uyku seçmeliyiz. Çünkü güçlü bir uyku, zihindeki karmaşık ve yorucu düğümleri sabahleyin usulca çözer. Kendini tanımak, kalıcı mutluluğun yeryüzündeki ilk temel kanunudur. Öyle ki mutluluk, öğrenilmesi ve öğretilmesi zorunlu olan kadim bir bilgidir.

Bu bilgeliği özellikle çocuklarımıza hayatın en başında, erkenden öğretmeliyiz. Zira gerçek mutluluk, anlık hazlar değil tüm zamanları kapsayan sarsılmaz bir güçtür. Kutlu adaleti hayat merkezine alan insan, bu içsel pusulayı asla kaybetmez. Nitekim Hz. Muhammed’in şu asil sözü bu gerçeği taçlandırır: “Bir saat adalet, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır!”

İnsanın kendi iç dünyasındaki maskeleri indirme ve samimiyete ulaşma serüvenini kuramsal boyutta incelemek için, bir diğer felsefi çalışmamız olan Dürüstlük ve İçimizdeki Maskeleri Tamamen Bırakma Zamanı başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Çünkü mutlak bir dürüstlük, içimizdeki ahlak pusulasını doğrudan canlandırır.

2016-12-04 17:47:38

Bedenin İsyanı ve Öfkenin Esareti

Beden, ani bir kriz anında tüm organlara acil tehlike sinyali gönderir. Boğazımıza kaçan küçük bir yabancı cisim bile bütün yapıyı aniden sarsar. Nitekim bu tıkanma anında her kas, vahşi bir hareketle kaskatı kesilir. Kalp ise bu kontrolsüz çırpınma haline çok hızlı bir şekilde ortak olur. Birey, fiziksel kriz anlarında kendi kontrolsüz biyolojik reflekslerinin esiri haline gelir.

Bilgece Direniş ve Kontrolsüz Öfke

Deneyimsiz düşünürler, böyle kriz anlarında insana sadece pasif şekilde katlanmayı önerir. Oysa usta bir beden eğiticisi, insanın içine düştüğü bu çaresizliğe sadece güler. İnsanlar, ne yapacaklarını tam bilmedikleri için kendilerini gereksizce kasarlar. Korku ve panik duygusu, her krizde insana sadece büyük zararlar verir.

Üstelik insanlar öksürürken, aslında ruhsal düzeyde yıkıcı bir öfke nöbeti geçirirler. Kendini öksürüğe kontrolsüzce bırakan kişi ile öfkeli insan tamamen aynıdır. Dolayısıyla her iki durumda da birey, kendi hırçın doğasının kurbanı olmaktadır.

Gevşemenin Gücü ve Zihnin Egemenliği

Fiziksel veya ruhsal bir krizi çözmek için hemen bütün bedeninizi gevşetin. Sürekli derin nefesler almak yerine, tıkayan suyu dışarı fırlatın. Çünkü doğru bedensel eğitim, korkuyu ve sıkıntıyı çok kolayca aşar. En büyük hatayı, hür düşüncemizi kör tutkulara köle ederek yapıyoruz. Vahşi coşkunluğumuz, mevcut hastalıkları ve ruhsal yaraları daha da büyütüyor.

Kısacası gerçek eğitim, rasyonel düşüncenin bedene tam olarak egemen olmasıdır. Doğal bedensel tepkileri, yıkıcı öfke davranışları ile asla bozmamalıyız. Aksine çocuklarımıza, antik heykellerin o asil ve sakin duruşunu erkenden öğretmeliyiz.

Yaralı Adalet ve Kolektif Öfke

Bireysel kargaşanın ötesinde, kamusal alandaki adaletsizlikler de insanı derinden sarsar. Bazı güçler, gözümüzün içine baka baka bizleri dürüstçe kandırıyorlar. Toplumda yitip giden masum canlar, içimizde her an büyük bir yara açıyor. Suçsuzlar içeride çürürken, asıl suçlular dışarıda serbestçe geziyor.

Sonuç olarak bu yaralı adalet mekanizması, kitlesel düzeyde bir öfke patlaması doğuruyor. Kamusal haksızlık, bireyin içindeki bedensel kargaşayı ve isyanı doğrudan tetikliyor. İşte bu yüzden, zihinsel denetimini kaybetmiş kitleler, kontrolsüz tepkilerinin kurbanı olurlar.

İnsanın iç dünyasında ahlaki bir denge kurmasının ve ruhsal bilgeliğe ulaşmasının yollarını incelemek için, bir diğer felsefi çalışmamız olan Erdemli Olma Sanatı ve İçimizdeki Mutluluk Pusulası başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira bedenin isyanını bastırmak, içimizdeki ahlak pusulasını doğru okumakla başlar.

2016-12-25 15:59:06

Hınç Kültürü ve Köle Ahlakı: Modern Toplumun Gizli İntikamı

Ruhsal Bir Zehirlenme Olarak Hınç

Friedrich Nietzsche ve Max Scheler, hınç kavramını felsefe dünyasına armağan etmişlerdir. Nitekim hınç, sıradan ve basit bir öfke nöbeti değildir. Aynı zamanda bu kavramı, küçük bir intikam yemini olarak da tanımlayamayız. Zira anlık tepkiler geçicidir ve insan onları hemen unutabilir. Ancak hınç, anlık bir parlamadan çok daha büyük bir olgudur.

Çünkü hınç, insan ruhunu tamamen esir alan süreğen bir zehirlenmedir. Bu zehir, bireyin tüm benliğini ve düşünce dünyasını yavaşça ele geçirir. Dolayısıyla hınç duygusu, insan hayatında her an süreklilik arz eder. Üstelik bu yıkıcı duygu, zamanımızın en belirgin ahlak yasasını yani köle ahlakını oluşturur. Kısacası hınç, insanlık tarihi kadar eski ve netameli bir konudur.

Maskeli İlişkiler ve Gizli Hesaplar

Diğer taraftan insan ilişkilerinin yüzeydeki aldatıcı birliğine karşılık derinde büyük hayal kırıklıkları yaşarız. Şüphesiz bu toplumsal hayal kırıklıklarının arkasında, ustalıkla maskelediğimiz niyetler saklanır. Zira sahte samimiyetler, insanların gerçek yüzlerini gizlemeyi çok iyi başarır. Aslında her insanın, kendi iç dünyasına göre yürüttüğü gizli bir hesabı vardır.

Öyle ki en güvenli gördüğümüz limanlar bile insanı yanıltacak tuzaklar barındırır. Bu durum, toplumsal rollerin arkasındaki güvensizliği ve şüpheyi iyice besler. Böylece yüzeydeki yapay uyum, derindeki büyük fırtınayı gizlemeye yetmez. Hatta toplum mekanizması, kendisini her sabah yeniden üretme ihtiyacı hisseder. Yani herkesin bir başkasıyla göreceği gizli bir hesabı daima mevcuttur.

Modern Yaşamın Gizli Histerisi

Bununla birlikte karanlıkta, sinsi ve manevi bir öç yasası gezinir. Bu yasa, insanların gizli adımlarını ve bastırdığımız niyetlerini yönetir. Nihayetinde hınç duygusu, kendi nesnesini er ya da geç mutlaka bulur. Öyle ki yok edeceğimiz kurbanlar, modern dünyada her zaman mevcuttur. Hatta hınç, kendisini sözcüklerin arasında büyük bir ustalıkla gizler.

Dahası davranışların tutarsızlığında, kendi gizli histerisini açıkça ifşa eder. Mesela her yapay gülümsemede, esasen sisteme karşı daha büyük bir itiraz vardır. Zaten her şeyin şeffaf kılındığı iddiası, modern çağın koca bir yalanından ibarettir. Pascal da tüm insanların, doğal olarak birbirinden nefret ettiğini açıkça söyler. Çünkü bu nefret, başkasının yıkımıyla mutlu olma yanılsamasından beslenir.

Efendi Köle Diyalektiği ve Yapay İttifaklar

Bu bağlamda demokratik toplumlar, eşitliği ve adaleti hazır kalıplar halinde sunar. Fakat insanlar, bu yapay değerleri hiçbir zaman doğal bir süreç gibi kabullenmemişlerdir. Zira gruba uyum sağlamak, bireysel bir değer yaratmaktan çok daha önemli hale gelmiştir. Özellikle konumlar arasındaki en küçük boşluklar bile büyük hınç dalgaları yaratır. İlginçtir ki özgürlüğüne kavuşan kölenin ilk hamlesi, efendisini taklit etmektir.

Sonuç olarak köle, kendini köle kılan unsurları daha ağır koşullarla yeniden hazırlar. Kabul etmediği halde boyun eğer, öfkelendiğinde gülümser ve yaralandığında teşekkür eder. Yani sunulan tatlı sözler ve iltifatlar, içindeki zehri beraberinde taşır. Bugün hınç, kalabalıkları harekete geçiren dev bir kütleye ve bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştür. Anlaşılan o ki günümüz dünyası, yapay ittifaklarla kurulan bu hınç ahlakını en iyi şekilde yansıtmaktadır.

Bu satırların nereye varmaya çalıştığı sanırım anlaşıldı dostlar. Gerisi tamamen size kalmış.

Tavsiye: Doğu-Batı Dergishttps://www.dogubati.com/sayi-77-hinc?search=h%C4%B1n%C3%A7i

Güncelleme : 2016-11-20 17:47:12

Hayat bir Metindir: Kendini Yeniden Doğurmak

Benlik, kişinin kendisini sıfırdan inşa etmesiyle hayattaki en büyük amacına ulaşır. Friedrich Nietzsche, bu büyük varoluşsal adımı kendi felsefesinin temeli sayar. Nitekim düşünür, her dünya görüşünün tikel bir hayat biçimini mümkün kıldığını açıkça ifade eder. Değer yargılarımız, pratiklerimiz ve kişisel tercihlerimiz aslında özgün birer “yorum” niteliği taşır. İşte filozof bu yüzden dünyayı, çeşitli insan eylemlerinin ve farklı yaşam tarzlarının oluşturduğu devasa bir metin olarak kavrar.

Dünyayı Bir Metin Gibi Okumak

Kişi, kendi görüşlerinden bağımsız bir hayat biçimi ortaya çıkarmak ve sürekli kendisini aşmak zorundadır. Çünkü her birey, evrene dair sarsılmaz dünya görüşünü gene bizzat kendisi üretecektir. Bir insan geçmişteki tek bir âna içtenlikle “evet” demişse, aslında diğer tüm anlara da aynı cesaretle “evet” der. Zira yerine getirdiğimiz her eylemde, insanlık tarihinin büyük kırılmaları sessizce tekrarlanır ve özetlenir.

Rastlantıların Ötesinde Kendini Yaratmak

Artık başımıza sırf tesadüflerin gelebileceği o edilgen çağ tamamen kapandı. Yabancı topraklardan sonunda yuvasına dönen şey, saçılan parçalarımız ve kendi asil özümüzdür. İnsan, bu dağınık parçalardan, yorumlardan ve değerlerden kendi hayatını edebî bir şekilde yaratarak özgünleşir. Oysa sadece yakınımızdakilere duyduğumuz sevgi, kendimizden kaçmak için sığındığımız sahte bir erdemden ibarettir.

Konfüçyus ve Sağlam Karakterin İlkeleri

Doğunun kadim bilgesi Konfüçyus da sağlam karakterli insanları benzer niteliklerle tanımlar. Örneğin bu dürüst insanlar baktıklarında berrak görürler, dinlediklerinde ise her şeyi iyi duyarlar. Görünüşleri sıcak, davranışları saygı yüklü, konuşmaları ise daima doğrudur. Ayrıca kuşkuda doğru soruyu sorarlar, öfkelendiklerinde ise bunun nedenini derinlemesine düşünürler. Dolayısıyla kazandıklarında adaleti gözeten bu karakterler, sarsılmaz bir bütünlük sunarlar.

İnsanın kendi iç dünyasında dürüst bir yüzleşme yaşamasının ve maskelerini indirmesinin felsefi yollarını incelemek için, bir diğer psikolojik çalışmamız olan Dürüstlük ve İçimizdeki Maskeleri Tamamen Bırakma Zamanı başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira kendimizi yeniden doğurmak, kendimize karşı mutlak bir dürüstlükle başlar.

2016-11-27 16:21:55

Ödev Duygusu ve Toplumsal Baskı: Neden Boyun Eğiyoruz?

Toplum, görünmez bağlarla birbirine bağlanan canlı hücrelerin hiyerarşik hiyerarşisine benzer ve insanı görünmez kurallarla kuşatır. Nitekim insanlığın belleğindeki en eski anı olan yasak meyve öyküsü, otoritenin kökenlerini açıkça gösterir. Kendi başımıza kalıp çocukluğumuza baksaydık, zevklerin önüne geçen görünmez bir engeli, yani bir yasaklamayı hemen fark ederdik. Ebeveynleri ve öğretmenleri dinleme alışkanlığı, bireyde sorgulanmayan bir boyun eğme refleksi yaratır. Çünkü bu figürler, arka planda üstümüze abanan belirsiz bir gücün vekaletini taşırlar.

Nitekim baskıcı sistemlerin bireysel yaratıcılığı nasıl yok ettiğini anlamak için, bir diğer çalışmamız olan Korku Kültürü ve Toplumsal Kaygıları Aşma Yolları başlıklı yazımızı da inceleyebilirsiniz.

Organizma Taklidi ve Boyun Eğme Alışkanlığı

Örgütlenen insan istençleri, zamanla biyolojik bir organizmayı taklit etmeye başlarlar. Bu yapay yapıda alışkanlıklar, doğadaki fiziksel zorunlulukların rolünü oynar. Dolayısıyla beşeri yaşam, gereksinimlere yanıt veren anonim buyruklardan ve boyun eğme alışkanlıklarından oluşan devasa bir sistemdir. Her ödev, istencimiz üzerine ağır bir baskı yapar. Ancak insan bu baskıdan sarkaç gibi hareket ederek kaçsa bile, sistem onu yine kendi merkezine çeker.

Ahlak Kuralları ve Hayırlı Yanılsama

Alışkanlıklar karşılıklı olarak birbirini destekler ve bütünden aldıkları güçle genel bir otorite bloku oluştururlar,. Üstelik değer yargılarını barındıran ahlâk kurallarına kimse uymasa bile, herkes uyuyormuş gibi davranır. Sokaktaki görünmeyen ahlaksızlığı hesaba katmayız, çünkü kötülük kendisini çok güçlü bir giz perdesiyle saklar. Beşeri düzen, bireylerin birbirini daha iyi sanma eğilimi gösterdiği bu hayırlı yanılsama üzerinde yükselir.

Din, Ödev Duygusu ve Derindeki Benlik

Siyasal ve beşeri buyrukların arkasındaki dinsel kodlar, ortak istekleri korur ve bunları daha da güçlendirir. Oysa insan yapısı teraziler, ödülleri ve cezaları gerektiği gibi tartmaktan yoksundur. Birey kendisiyle baş başa kaldığında özgürlük hissetse de, gelgeç istekler birikmiş kurumsal güçleri aşamaz. Kurtulabilme düşüncesinin eşlik ettiği bu zorunluluk hissi ise ödevi doğurur.

Sonuç olarak insan bilinci, derinlere indikçe yüzeydeki dalgalanmalardan uzak, sarsılmaz köklere sahip özgün bir kişilik ortaya çıkarır. Su üzerindeki yapraklar akıntıyla sallansa da, toprağa sağlam yerleşen kökler bitkiye alttan daima sabit bir destek sunar.

2017-03-12 18:35:35