II. Abdülhamid Meclis-i Mebusan’ı Kapatmasaydı?

Tarih, bazen tek bir kararla yön değiştirir. Osmanlı İmparatorluğu için bu an, 1878 yılıydı. Sultan II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı süresiz olarak tatil etti. Osmanlı modernleşmesi bu kararla birlikte derin bir sessizliğe gömüldü. Oysa o meclis, imparatorluğun her rengini barındıran muazzam bir çatıydı. Peki, Sultan meclisi kapatmasaydı ne olurdu? Gelin, bu büyük kırılma noktasını dönemin şartlarıyla birlikte inceleyelim.

Sultan’ın Penceresi: Abdülhamid’in Meclise Karşı Gerçek Tutumu

II. Abdülhamid, meclis fikrine tamamen karşı olan kör bir mutlakiyetçi değildi. Aslında o, tahta çıkarken Kanuni Esasi’yi ilan edeceğine dair söz vermişti. Ancak padişahın meclise karşı tutumu, derin bir güvensizlik ve beka kaygısı barındırıyordu.

Sultan, imparatorluğun çok uluslu yapısında parlamentonun bir bölünme aparatı olmasından korkuyordu. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasındaki kriz, bu korkuyu tetikledi. Meclisteki azınlık mebusların milliyetçi ve ayrılıkçı çıkışları sarayda büyük panik yarattı. Bu nedenle Abdülhamid, meclisi devletin güvenliği için bir tehdit olarak görmeye başladı. Anayasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak meclisi tatil etti.

Alternatif Denge: Kapatmak Yerine Kontrol Edilen Bir Meclis

Eğer Sultan meclisi tamamen kapatmak yerine açık tutsaydı ne olurdu? Muhtemelen Prusya veya Rus çarlık modeline benzer bir denge kurulurdu. Çünkü Abdülhamid, güçlü yürütme yetkilerini meclise tamamen devretmek istemezdi.

Yine de meclisin açık kalması, padişahı tamamen sivil bürokrasiyle çalışmaya zorlardı. Böylece Sultan’ın Yıldız Sarayı merkezli mutlak yönetimi, yerini anayasal bir monarşiye bırakırdı. Padişah veto yetkisini elinde tutsa bile, yasama gücü milletin temsilcilerinde kalmaya devam ederdi. Bu durum, saray ile halk arasındaki bağları koparmak yerine daha meşru bir zeminde tutardı.

Jön Türklerin Büyük Gayesi: Paris’ten Selanik’e Ulaşan Hürriyet İdeali

Jön Türkler, ömürlerini anayasal hürriyet fikrine adamış ateşli bir entelektüel nesildi. Onların en büyük gayesi, anayasayı ve meclisi yeniden canlandırmaktı. Çünkü devletin ancak tüm halkların ortak temsiliyle kurtulacağına yürekten inanıyorlardı. Paris kahvehanelerinden Selanik dağlarına kadar bu idealin peşinden koştular.

Meclisin kesintisiz açık kaldığı senaryoda, Jön Türk hareketinin çabaları çok daha erken kurumsallaşacaktı. Bu sayede meşru meclis kürsüsü, onların fikirlerini haykıracağı ana merkez haline gelecekti. İmparatorluğu kurtarma hayalleri, gizli kapaklı ihtilallerle değil meclis yasalarıyla şekillenecekti.

Acı Bir Uyanış: Evdeki Hesabın Acımasız Gerçeklerle Çarpışması

Fakat Jön Türklerin teoride hesap ettikleri dünya, imparatorluğun sert pratiklerine uymadı. Onlar meclis açıldığında tüm etnik unsurların Osmanlı kimliğine sarılacağını zannediyorlardı. Oysa gerçek dünya siyaseti çok daha acımasız ve pragmatikti.

Hürriyet ortamı azınlıkları devlete bağlamadı; aksine onlara ayrılıkçı isyanlar için meşru zemin sundu. Böylece Jön Türklerin barışçıl parlamento hayali, etnik çatışmaların gölgesinde kaldı. Batılı devletlerin Osmanlı’ya saygı duyacağı hesabı, sömürgeci işgal planlarıyla tamamen boşa çıktı. Avrupa’da yazılan anayasa teorileri, sınır boylarındaki acı barut kokusu karşısında çaresizce iflas etti.

Tarihi Hüsran: Devleti Kurtarmak İsterken Çöküşü İzlemek

Jön Türklerin ve onların ardılı olan İttihatçıların hüsranı, tarihimizin en dramatik trajedisidir. İmparatorluğu bir arada tutma ülküsü, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile tamamen yok oldu. Sonuçta vatanı kurtarmak için yola çıkan bu kadrolar, payitahtın işgal edilişini izlemek zorunda kaldı.

Büyük umutlarla getirdikleri hürriyet ortamı, onları zamanla sert bir yönetim kurmaya mecbur bıraktı. Özellikle ömürlerini cephelerde, sürgünlerde ve suikastların gölgesinde hüsranla tamamlamaları bu trajediyi büyütür. Hayal ettikleri modern Osmanlı, gözlerinin önünde devasa bir imparatorluk mezarlığına dönüştü. Hesap ettikleri anayasal cennet, dönemin acımasız çarkları arasında büyük bir hüsranla sonuçlandı.

Erken Kurumsallaşma: Gizli Cemiyetler Yerine Meşru Siyaset

Meclis açık kalsaydı, İttihat ve Terakki gibi yapılar yeraltında büyümek zorunda kalmayacaktı. Çünkü vatansever kadrolar, fikirlerini meclis kürsüsünden özgürce haykırma imkanı bulacaktı. Devleti kurtarmak isteyen idealist subaylar, gizli hücreler yerine meşru partiler kuracaktı.

Bu nedenle ordu ve siyaset arasındaki ilişkiler çok daha sağlıklı gelişecekti. İmparatorluğun en zeki beyinleri, enerjilerini ihtilallere değil devlet reformlarına harcayacaktı. Jön Türk vizyonu, sarayın baskısıyla tıkanmadan meclis eliyle hayata geçecekti. Siyaset, darbe sokaklarında değil meclis koridorlarında olgunlaşacaktı.

Büyük Fikri Çatışma: Merkeziyetçi İttihatçılar ve Adem-i Merkeziyetçiler

Parlamento açık kalsaydı, Osmanlı entelektüel dünyası büyük bir fikir düellosuna sahne olacaktı. Bir yanda Enver ve Talat paşaların savunduğu güçlü merkeziyetçi yapı yer alacaktı. Karşılarında ise Prens Sabahaddin ekolünün adem-i merkeziyetçi, yani yerinden yönetim fikri bulunacaktı. Ancak bu çatışma devleti bölmeyecek, aksine zenginleştirecekti.

Özellikle etnik azınlıkların kopma talepleri, meclis içindeki bu demokratik tartışmalarla yumuşatılacaktı. Silahlı komitacılar dağlardan inecek ve siyasi mebuslara dönüşecekti. Fikirlerin serbestçe çarpışması, devlete sarsılmaz bir toplumsal sözleşme kazandıracaktı.

Dış Tehditler Karşısında Kolektif Akıl ve Meclis Gücü

19. yüzyılın sonunda Osmanlı, her taraftan acımasızca kuşatılmış durumdaydı. Emperyalist güçler, Türk varlığını bu coğrafyadan tamamen silmek istiyordu. Bu yüzden İttihatçı ruhun gösterdiği radikal refleksler, aslında devletin hayatta kalma çabasıydı.

Eğer meclis açık olsaydı, bu haklı savunma savaşı topyekun bir millet iradesine dönüşecekti. Sonuç olarak Balkan isyanları ve toprak kayıpları karşısında kolektif bir akıl devrede olacaktı. Tek bir hükümdarın kararları yerine, mebusların ortak iradesi dış baskılara set çekecekti. Millet, kendi iradesiyle savunacağı bir devlete daha sıkı sarılacaktı.

Ordu Siyaset İlişkisi: Kışladan Çıkan Kurumsal Sınır

En büyük tarihsel sancımız, ordunun siyasete doğrudan müdahale etmesi oldu. Meclisin kesintisiz çalıştığı bir senaryoda, askerlerin konumu erkenden hukuki sınırlara çekilecekti. Çünkü sivil parlamento, bütçe ve denetim gücüyle ordu üzerinde mutlak otorite kuracaktı.

Enver Paşa gibi dahi askeri dehalar, enerjilerini siyasi kavgalara harcamayacaktı. Böylece sadece ordunun modernizasyonuna og savunma sanayisine odaklanacaklardı. Trablusgarp ve Balkanlar’daki askeri başarılar, sivil meclisin lojistik gücüyle birleşerek destanlaşacaktı.

Milli İktisat ve Reformların Meşruiyet Zemini

İttihatçıların en büyük başarılarından biri kapitülasyonları kaldırmak ve milli ekonomiyi kurmaktı. Özellikle kadınların sosyal hayata katılması ve eğitim reformları bu dönemin eseridir. Meclisin hiç kapanmadığı bir senaryoda, bu modernleşme adımları çok daha erken başlayacaktı.

Kısacası ekonomik bağımsızlık ve sanayileşme hamleleri bütçe kanunlarıyla güvence altına alınacaktı. Kurumsal meşruiyet, yabancı sermayenin imparatorluğa güvenle girmesini sağlayarak çöküşü önleyebilirdi. Yerli burjuvazi, kapitülasyonların gölgesinde kalmadan meclis teşvikleriyle erkenden filizlenecekti.

Cihan Harbi Kapısındaki Osmanlı: Haklı Bir Direniş

En kritik soru, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki kaçınılmaz kaderiyle ilgilidir. Savaş, İttihatçıların bir hevesi değil, emperyalizmin kaçınılmaz bir dayatmasıydı. Çünkü İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını paylaşmak için çoktan gizli antlaşmalar yapmıştı.

Açık bir meclis, bu büyük varoluş savaşında cepheyi daha güçlü tahkim ederdi. İttihatçı liderlerin vatansever mücadeleleri meclis onayıyla milli bir destana dönüşürdü. Özetle kolektif irade, devletin savaştan en az hasarla ya da kazanan tarafta çıkmasını sağlayabilirdi.

Ankara’ya Miras: Büyük Millet Meclisi’nin Hazır Altyapısı

Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadrolar, parlamento kültürünü bu tarihsel birikimden miras aldı. Eğer 1878’de o kapı kapanmasaydı, 1920’de Ankara’da açılan meclis yepyeni bir deneyim olmayacaktı. Aslında kırk yılı aşkın bir parlamento tecrübesine sahip devasa bir kadro bulunacaktı.

Sonuçta Milli Mücadele, sıfırdan bir teşkilatlanma yerine, zaten var olan meşru meclisin Anadolu’ya taşınmasıyla başlayacaktı. Cumhuriyet’in ilanına giden yol, çok daha az sancılı ve kurumsal bir süreklilikle tamamlanacaktı.

Çınardan Filizlenen Modern Gelecek

II. Abdülhamid meclisi kapatmasaydı, Osmanlı anayasal bir evrimle dönüşecekti. İmparatorluk, sert kopuşlarla değil, kurumsal bir süreklilikle modern dünyaya entegre olurdu. Özetle Jön Türklerin ve İttihatçı kadroların adanmışlığı, büyük hüsranlara rağmen meclis çatısı altında çok daha güçlü meyveler verirdi. Bugünün modern Türkiye’si, o meşru zeminde yetişen kurucu iradenin üzerinde çok daha erken yükselecekti.

Elbette tüm bunlar farazi… Belki işte…

Arayıştan Geleceğe: Cumhuriyetin Sosyal Kazanımları

arayistan-gelecege-cumhuriyetin-sosyal-kazanimlari-ve-analizi

Genç Rejimin Tarihsel Kökleri

Halkın yönetime katıldığı bir rejimin bir anda var olamayacağı gayet açıktır. Nitekim ülkemizde 29 Ekim öncesinde de Meşrutiyet gibi rejim denemeleri olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın önder kadrosu, milli iradeyi savunarak iktidar mücadelesini kazanmıştır. İşte bu köklü dönüşüm, Cumhuriyetin sosyal kazanımları sürecini başlatan asıl temel güçtür. Çünkü laik, sosyal ve hukuk devleti ilkeleri toplumsal yapıyı doğrudan güçlendirmiştir.

Zira ülkemizde 29 Ekim öncesinde de Cumhuriyet sistemine yaklaşan rejim denemeleri olmuştur. Mesela çok uluslu Osmanlı’nın Meşrutiyet idareleri, beraberinde halkların egemenliğini de getirmişti. Böylece halkın reyine başvurmadan yöneten padişahın yetkileri, zamanla giderek sınırlandırılmıştır. Sonuçta Kurtuluş Savaşı’nın önder kadrosu, milli iradenin hakimiyetini savunarak iktidar mücadelesini kazanmıştır.

Cumhuriyet İnkılabının Siyasal Yönü

Aslında Cumhuriyet idaresini kuran kadro, hürriyet atmosferinde ve pek çok acı içerisinde yetişmişti. Dolayısıyla saltanatın en sancılı günlerini yaşayan bu ekibin, cumhuriyet sistemine geçmesi gayet doğaldır. Fakat genel kabulün aksine, Mustafa Kemal’in hayatı sürekli yeni sistemleri denemekle ve arayışla geçti. Öyle ki saltanatın kaldırılışı ve öğretim birliği, Türk inkılabının siyasal yönünü netçe açıklıyordu.

Çünkü bu adımlarla sadece mutlak monarşi değil, dinsel devlet yapısı da tamamen yıkılıyordu. Bunun yerine laik temellere dayalı yepyeni ve dinamik bir Cumhuriyet rejimi yükseliyordu. Nitekim Afet İnan, Atatürk’ün başarısının kaynağını bilgi, bilim, vatan ve millet sevgisi şeklinde yorumlar. Ayrıca Dietrich Gronau da bu başarının ardında sezgi gücü, dikkat ve hazırlık olduğunu söyler.

Kurumsal Sıkıntılar ve Kamplaşma

Diğer taraftan anayasanın değiştirilemeyen ilk üç maddesi, Cumhuriyetin asıl temel kazanımlarını oluşturur. Bilhassa laiklik ilkesi, son zamanlarda sanki Cumhuriyetin tek kazanımıymış gibi ifade edilmektedir. Oysaki uygulamada yaşanan sıkıntılar ve irtica korkusu, laikliğin zamanla katılaşmasına sebep olmuştur. Demek ki bu kavram, yöneticileri ve toplumu laik-demokrat şeklinde kamplaştıran bir unsura dönüşmektedir.

Benzer şekilde sosyal devlet ve hukuk devleti ilkelerinde de durum oldukça vahimdir. Çünkü halkçılığın ifadesi olan sosyal devlet yerine, bugün vatandaşını dışlayan bir anlayış gelişmektedir. Üstelik kişi başına düşen milli gelirin düşüklüğü, Cumhuriyetin ekonomik kazanımlarını unutturur cinstendir. Kısacası mevcut anayasadan duyulan memnuniyetsizlik ve yargı-siyaset ilişkileri, hukuk devleti kazanımını her an hırpalamaktadır.

Bağımsızlık Olgusu ve Avrupa Birliği

Öte yandan bağımsız olma ülküsü, Türk milletinin öteden beri vazgeçilmez karakteridir. Ancak ülkemizin modernleşme adımlarıyla Batıya yönelmesi, bağımsızlık kavramını bugün ciddi şekilde sorgulatır. Üstelik bu sürece Avrupa Birliği (AB) ve küresel ilişkileri de katarsak, cümlelerimizi daha dikkatli kurmalıyız. Çünkü AB uyum süreçleri, egemenlik haklarının bir kısmının paylaşılmasını doğrudan zorunlu kılar.

Dolayısıyla bireyselleşen ve zenginleşen modern toplumda, bağımsızlık olgusunu yeniden düşünmek ve tarif etmek zaruridir. Zira küresel ekonomik hedefler ve ABD’nin bölgedeki baskıcı yaklaşımı, tam bağımsızlık fikrini zedelemektedir. Hatta Cumhuriyetin en önemli kazanımı olan ulus devlet yapısı da gelecek vaat etmiyor. Öyle ki Türkiye, etnik temelli derin toplumsal ayrışmalara doğru hızla sürüklenmektedir.

Ulus Devlet İlkesi ve Kırılmalar

Bu bağlamda Kürtler arasındaki etnik mesele, ülkemizdeki en geniş ve derin kırılmayı oluşturur. Şüphesiz zihinsel olarak yaşanan bir Türk-Kürt ayrılığı, ulus devlet ilkesini sekteye uğratmaya devam ediyor. Zira bir grup Kürt milliyetçisi, Türk bayrağını ve resmi dili kabullenmeye yanaşmıyor. Bu durumda Cumhuriyet ideallerinin, ülkenin bilhassa Doğu’sunda tam olarak tutmadığını söylemek abartı sayılmaz.

Özetle bugün kazanım dediğimiz değerler, çeşitli siyasi sebeplerle hırpalanmış ve adeta içi boşaltılmıştır. Bunda devleti kuranlar dahil olmak üzere, 7’den 70’e herkesin çok büyük sorumluluğu vardır. Yani Cumhuriyet halkın rejimi ise, tüm kazanımları da doğrudan halka dönük olmak zorundadır. Fakat fikir hürriyetinin övüldüğü bu ülkede, ne yazık ki farklı düşüncelere saygı gösterilmemektedir.

Özüne Dönüş ve Tarihi Mesuliyet

Nihayetinde Cumhuriyetin kazanımları, anayasada kayıt altına alınmaktan öte hayata tam olarak geçirilememiştir. Oysaki bu rejim, bizlerden her zaman vicdanı hür, irfanı hür yeni nesiller ister. Prof. Anıl Çeçen ‘in belirttiği gibi, Atatürk’ün dünya görüşü özgürlükçü ve tam bağımsızlıkçı bir karakter taşır. Prof. Dankwart Rustow da Kemalist orduların din yerine vatan ve millet uğruna dövüştüğünü açıkça yazar.

Zaten ulu önder, devlet yönetimini cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde toplamaya çalıştıklarını belirtmiştir. Sonuçta Cumhuriyet, Türk ulusunun sosyolojik yapısına en uygun olan tek yönetim biçimidir. Öyleyse köktendincilik ve etnik bölücülükle gölgelenen rejimimizi, akıl ve bilimle özüne kavuşturmak hepimizin sorumluluğundadır. Kuvayı Milliye ruhuyla partizanlıktan kurtulmalı, ahlak ve adaletle yaraşır olduğumuz yüksek düzeye mutlaka gelmeliyiz.

Çünkü II. Abdülhamid Dönemi Tam Bir Denge Siyasetiydi!

Ahmed Saib Efendi, Sultan II. Abdülhamid’e olan sert muhalefetini Mısır’dan yönetiyordu. Yazar, Kahire’de çıkardığı etkili yayınlarla monarşiye karşı sesini dürüstçe yükseltiyordu.
Özellikle kaleme aldığı eserlerinde, devletin içinde bulunduğu derin siyasi krizi açıkça anlatıyordu. Bununla birlikte sultanın yönetim tarzına duyduğu şahsi öfkesini de okuyucularıyla paylaşıyordu. Böylece sürgündeki aydınlar, mutlakıyet idaresine karşı yurt dışından çok güçlü bir cephe kurdular.

İstibdat İdaresi ve Taht Mücadelesi

Zira Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin en kritik ve zor döneminde tahta çıktı. Buna rağmen padişah, otuz üç yıl süren saltanatında devleti dengede tutmayı başardı. Ancak tarihçiler, onun bu uzun yönetim sürecini genellikle sert bir istibdat olarak tanımlarlar.
İşte Ahmed Saib Efendi de eserlerinde bu baskıcı yönetim anlayışını çok sert eleştiriyordu. Fakat muhalif yazar, bu eleştirileri yaparken dönemin siyasi arka planına dair önemli bilgiler veriyordu.

misirdan-yukselen-muhalefet-ve-ii-abdulhamid-donemi-kitap-tanitimi

Değişen İttifaklar ve Balkanlar

Nitekim bu çalkantılı dönemde Osmanlı dış politikası, İngiltere yerine Almanya ile yakınlaştı. Dahası devlet, bir yandan amansız Rus saldırılarıyla mücadele ederken diğer yandan Balkanlar’ı kaybetti.
Tam bu kanlı süreçte İkinci Meşrutiyet hamlesi, siyasi hayatımıza çok hızlı bir şekilde girdi. Buna karşın Sultan II. Abdülhamid, tüm bu kaos içinde tam bir itidal adamı olarak davrandı. Çünkü padişah, büyük imparatorlukların artık hızlı bir sona doğru gittiğini çok iyi görüyordu.

Büyük İmparatorlukların Kaçınılmaz Sonu

Sonuç olarak sultan, Türklerin ve diğer tüm dünya uluslarının fütuhat devrini bitirdiğine inanıyordu. Zira o dönemde komşu Rusya Çarlığı da iç isyanlar ve ekonomik krizlerle çalkalanıyordu.
Aynı şekilde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da çok kültürlü yapısı yüzünden hızla dağılmalara doğru ilerliyordu.
Kısacası II. Abdülhamid, bu küresel çöküşü görerek dış politikada tamamen hassas dengeleri gözetti. Ancak Ahmed Saib gibi Jön Türk aydınları, bu denge siyasetini hürriyete vurulan bir darbe saydılar.

Sultan 2. Abdülhamid Devrinde Bir Muhalif: Ahmed Saib ve Eseri Sultan Abdülhamid ve Saltanatının İlk Yılları https://www.kitapyurdu.com/kitap/sultan-2-abdulhamid-devrinde-bir-muhalif-ahmed-saib-ve-eseri-sultan-abdulhamid-ve-saltanatinin-ilk-yillari/496836.html?srsltid=AfmBOoqqGcoHn0CGx7FYREG6c079L3blgO_tv9KYzCyERmTv9AT03aje