Milli Egemenlik ve Unutulmayan Emanet

Ulusal egemenlik, devletin yönetim gücünün doğrudan doğruya millete ait olması demektir. Demokratik meclisler ve özgür seçimler, bu gücün en büyük göstergesidir. Nitekim gücün var olduğu ülkelerde kurucu irade şahıslarda değil, tamamen halktadır. Mustafa Kemal Atatürk, ölümsüz eseri Nutuk’un sonunda da bu sarsılmaz iradeyi öğütler. Gençliğe Hitabe, istiklal ve cumhuriyeti ilelebet koruma görevini gençliğe verir.

Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: 23nsan.jpg

 Balıkesir Hutbesi ve Akıl

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk, 1923 yılında Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde tarihi bir konuşma yaptı. Gazi, bu ünlü hutbe kapsamında İslam dininin akla, mantığa ve gerçeğe tamamen uyduğunu belirtti. Çünkü evrenin ilahi kanunları ile mantık arasında hiçbir çelişki yoktur. Dolayısıyla camiler sadece şekli ibadetlerin yapıldığı kapalı mekanlar değildir. Aksine ibadethaneler, din ve dünya işlerinin dürüstçe tartışıldığı danışma yerleridir.

Balıkesir Zağanos Paşa Camii ziyaretini, halkla buluşması

Ortak İrade ve Gerçek Liderlik

Zira milli amaçlar, tek bir kişinin değil tüm milletin ortak arzusudur. Nitekim Hz. Muhammed ve dört halife de bu tarz hutbe iradeleriyle günlük sorunları çözdüler. Yöneticiler, toplumu aydınlatmak için her zaman halka doğruyu söylemek zorundadır. Çünkü gerçek liderlik, halkı asla aldatmamayı ve onu can kulağıyla dinlemeyi gerektirir.

Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarında karşılaştığı yapısal tehditleri tam anlamak için, bir diğer çalışmamız olan TBMM Açılışı ve Milli Egemenlik Destanı Analizi başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Çünkü kurucu iradenin felsefi kökleri geleceğimizi aydınlatır.

2016-04-25 13:14:35

Mavi Bir Evrende Yaşama Sanatı: Edebi Bir Deneme

Zaman, avuçlarımızdan kayıp giden hırçın bir nehirdir; geriye sadece vicdanın lekesiz sızısı kalır.

Farklı iklimlerde nefes almanın bedeli ağır, rüzgarlar ruhu savuruyor. Değerleri kaybetmeden önce anlamak, içteki sıcaklığı korumak için elzemdir. Çünkü zaman hızla akıp yılları tüketirken, anları sevgiyle sarıp sarmalamalıyız. Özellikle vicdan, hayatı çoğaltmak için yönetmemiz gereken en dürüst terazidir. Sonuç olarak zihni bu adil teraziyle yöneterek, ruhumuzun en berrak köşesinde huzuru bekleriz.

Çünkü insan, kaybettiği her değerle birlikte kendi kalbinden bir parça eksiltiyor. Giden yılların arkasından bakarken, elimizde kalan tek sığınak vicdanın o berrak sesidir. Bu yüzden hırsların ve telaşların gürültüsünü susturup, içimizdeki o dürüst teraziye kulak vermeliyiz. Ancak o zaman hayatın gerçek ritmini yakalayabilir ve ruhumuza hak ettiği dinginliği sunabiliriz.

Düşlerdeki Mavi Aydınlık

Mavi, evrenin kalbinden süzülen saf bir kucaklama gibi içimizi ferahlatır.

Düşlerimizde yaşattığımız mavi bir evren, ruhu ferahlatıp geleceğe umut taşıyan aydınlık bir kucaklamadır. Özellikle sevgi ve onur temelli bu bakış, hayatı erdemli bir arayışa dönüştürür. Bununla birlikte kurduğumuz bu mavi bir evren düşü, karanlık odalarımıza asil bir şifa üfler.

Mavinin Ritmi ve Kentlerin Griliği

Betonların soğuk gürültüsü içinde mavisini kaybeden ruh, gökyüzünün sessiz şifasına muhtaçtır.

Modern hayatın gri yoğunluğunda kaybolan ruhlar, tabiatın dingin ritminde sığınak arıyor. Örneğin insan, hayalindeki mavi bir evren ile kentlerin yarattığı bu yabancılaşmayı kolayca aşıyor. Ek olarak, içsel huzuru ancak bu derin ve asil sessizlikle yeniden kazanıyoruz.

Umutsuzluk Kıskacı ve Gerçek

Güneş her sabah, karanlık hırkalarımızdan sıyrılıp maviye dönmemiz için yeniden doğar.

Umutsuzluk yerine, her doğan günün getirdiği berrak aydınlığa odaklanmak gerekir. Çünkü kurduğumuz mavi bir evren, genç yüreklerin inancıyla her sabah yeniden canlanıyor. Bu nedenle, yarınlara bakan o heyecanlı kalpler bizi her zaman derinden etkiliyor.

Zira ne ezen ne de ezilen olmadan yaşamak, en büyük sanattır.

Onurlu Yaşama Sanatı

Adil bir gelecek umuduyla, hayatı bir çocuğun masumiyetiyle okumak onurlu bir varoluşun temelidir. Örneğin hayalimizdeki mavi bir evren, ezen ve ezilen olmadan yaşama sanatını bize öğretiyor. Öyleyse bir çocuk gibi şaşarak, hayatı bir usta kitap gibi dürüstçe okuyun.

2016-09-18 19:46:24

Musul Sınır Oyunu ve 1926 Ankara Antlaşması Analizi

Emperyalist güçlerin yüz yıl önce bu coğrafyada çizdiği haritalar, petrol merkezleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Özellikle Sevr Antlaşması, bölgede kukla ve özerk yapılar kurarak Türkiye’yi kuşatmayı hedefliyordu. İngiliz devlet arşivleri, petrol bölgelerini ele geçirmek adına hazırlanan resmi raporlarla doludur. Nitekim Mondros sonrasında vatanı işgal edenler, planlarını gerçekleştirmek için her türlü enstrümanı kullandılar.

Lozan ve İzmit Basın Toplantısı Kararlılığı

Buna karşın yeni Türkiye, Lozan’da ortak bir millet tezini kararlılıkla savundu. Aynı şekilde Mustafa Kemal Paşa da İzmit basın toplantısında konuyu açıkça özetledi. Atatürk, bölgede yeni bir sınır çizilmesinin ülkeyi mahvedeceğini belirtti. Çünkü İngiltere, Lozan’da kendi tezlerini dayatmak için yoğun çaba harcıyordu.

Stratejik Kıskaç ve Musul Vilayeti

Atatürk, ekonomik ve siyasi açıdan Musul vilayetini çok kıymetli görüyordu. Zira İngiltere, Musul üzerinden Türkiye sınırlarını sürekli tehdit etmek istiyordu. İsmet Paşa’nın büyük direnişine rağmen, Lozan’da bu kördüğüm çözülemedi. Dolayısıyla konu, Milletler Cemiyeti’ne ve taraflar arasındaki ikili görüşmelere kaldı. Nihayetinde İngiltere, konuyu çözümsüz bırakarak kendi lehine bir zemin hazırladı.

Haliç Konferansı ve Tezgâhlanan İsyanlar

Fakat Haliç Konferansı’nda İngiliz temsilciler, haksız yere yeni topraklar talep ettiler. Türk heyeti bu hukuksuz talepleri reddedince görüşmeler aniden kesildi. Hemen ardından bölgede planlı azınlık ayaklanmaları patlak verdi. Bunun üzerine Milletler Cemiyeti, Brüksel Hattı ile Musul bölgesini tamamen Irak’a bıraktı. Tam bu sırada çıkan Şeyh Sait İsyanı ise masadaki elimizi tamamen zayıflattı.

Ankara Antlaşması

1926 Ankara Antlaşması ve Sınır Rejimi

Sonuç olarak Türkiye, bu askeri ve siyasi baskılar karşısında Ankara Antlaşması’nı imzaladı. Böylece bugünkü Türkiye-Irak sınırı resmi ve hukuki olarak çizildi. Özellikle antlaşmanın 5. maddesi, bu sınırın kesinliğini ve bozulmazlığını hükme bağladı. Zira taraflar, sınırı değiştirecek her türlü girişimi engellemeyi taahhüt ettiler. Kısacası bu sınır rejimi, uluslararası hukuka göre süresizdir.

Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarında karşılaştığı yapısal tehditleri tam anlamak için, bir diğer çalışmamız olan TBMM Açılışı ve Milli Egemenlik Destanı Analizi başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Çünkü kurucu iradenin felsefi kökleri geleceğimizi aydınlatır.

2017-03-19

Lozan: Şahlanmış Bir Milletin Onuru

İtilaf devletlerinin Sevr üzerinden kurduğu baskıyı, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki şanlı askeri zaferler tamamen tersine çevirdi. Ankara Hükümeti, bu büyük başarıları Lozan Antlaşması ile hukuken onaylattı. Nitekim Türk heyeti, konferans boyunca ulusal onurdan ve tam egemenlik haklarından asla taviz vermedi. Çünkü delegelerimiz, İsviçre’ye sadece bir barış imzası atmaya değil, yeni devletin tapusunu almaya gitmişti.

Savaş Meydanlarından Diplomasi Masasına

Milli Mücadele boyunca cephede kazandığımız zaferler, diplomasi masasında Türk temsilcilerinin elini muazzam şekilde güçlendirdi. Özellikle Mudanya Ateşkes Antlaşması, Türk ulusunun haklarını tüm dünyaya haykırma fırsatı sundu. İsmet Paşa komutasındaki heyet, masada her an uyanık davrandı. Böylece emperyalist güçlerin dayatmalarına karşı sarsılmaz bir direnç kalesi kurdular.

Kapitülasyonların Tasfiyesi ve Ekonomik Zafer

Görüşmeler, kapitülasyonların kaldırılması ve Duyunu Umumiye borçları sürecinde büyük tıkanıklıklar yaşadı. Çünkü emperyalistler, Osmanlı dönemindeki ekonomik ayrıcalıklarını yeni devlette de sürdürmek istiyordu. Ancak Mustafa Kemal Paşa, gösterdiği tavizsiz duruşla bu haksız ayrıcalıkları tamamen kaldırdı. Kısacası Türkiye, hakkı olan tam ekonomik bağımsızlığı Lozan oturumlarında büyük bir kararlılıkla kazandı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Uluslararası Tapusu

Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyaca onaylanan uluslararası tapusu ve sarsılmaz egemenlik belgesidir. Mehmetçiğin cephelerde canı pahasına kazandığı bu büyük zafer, halkın yokluğa rağmen gösterdiği fedakarlıkla taçlanmşyırı. Üstelik bu antlaşma, sınırları hukuken tescilledi. Yeni devletin kurumsal meşruiyetini tüm dünyaya ilan etti. Yani kurulan yeni nizam, rastlantıların değil, topyekün bir inancın eseridir.

Tarihi Gerçekler ve Yarınları İnşa Etmek

Mustafa Kemal Paşa’ya olan sonsuz güvenle gelen bu başarıları, bugün bazı odaklar maalesef çarpıtıyor. OysaLozan‘ı savunmak, tarihin asil gerçeklerine ve geleceğimize dürüstçe sahip çıkmak demektir. Dolayısıyla kurucu iradenin bu dik duruşunu nesillere doğru aktarmak hepimizin namus borcudur. Zira geçmişin diplomatik hafızasını taze tutmak, yarınları inşa ederken hayati bir rol oynamaktadır.

Detaylı diplomatik süreci ve masada çözümsüz kalan diğer sınır meselelerini anlamak için, bir diğer yakın tarih çalışmamız olan Musul Sınır Oyunu ve 1926 Ankara Antlaşması Analizi başlıklı yazımızı da inceleyebilirsiniz. Çünkü kurumsal adımlar cephede ve masada kaderi tamamen değiştirmiştir.

Dürüstlük ve İçimizdeki Maskeleri Tamamen Bırakma Zamanı

Dürüstlük, her şeyden önce köklü bir zihinsel dönüşüm demektir. Ancak eski hırslarla bu karmaşık dünyada iç huzuru bulamayız. Çünkü insanlık, yüzyıllardır sadece yüzeysel bir makyaj tazeleme yarışı sürdürüyor. Bu yüzden dış görünüşe değil, karakterimizin temel fonuna odaklanmalıyız. Gerçek bir değişim yaratmak için de önce mutlak bir dürüstlük tercih etmeliyiz.

durustluk-ve-icimizdeki-maskeleri-tamamen-birakma-zamani-felsefi

Nefsin Aynadaki Oyunu ve Dürüstlük

Fakat insan nefsi, kendi ördüğü sahte cennetini kolay kolay bırakmak istemez. Bu konforu korumak için her türlü hileye ve yalana başvurur. Nefis, daima bencilce ve faydacı kararlar alır. Hatta dünyadaki kitlesel yoksulluk, tam olarak bu bencil oyunun acı bir sonucudur. Bu nedenle sahte zevkleri ve sömürücü alışkanlıkları derhal hayatımızdan çıkarmalıyız.

Eylemsiz Merhamet Kötülüktür

Ayrıca çözüm buluyormuş gibi yapma yanılgısından hemen vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde zaman akıp gidecek ve hayat bizden tamamen vazgeçecektir. Nitekim eski Tibet yazıtları, eylemsiz merhameti açıkça bir kötülük sayar. Bu yüzden kendimize yalan söylemeyi acilen bitirmeliyiz. Yoksa kişisel çıkarlar, dürüstlük kavramının kılığını sürekli değiştirir.

Kendini Tanıma Sanatı ve Değerler

Çünkü zeminde samimi bir dürüstlük yoksa, tüm insani değerler birbirine karışır. Aslında insan, içindeki gizli yalanları çok iyi bilir. Buna rağmen yarınlara dair masum mazeretler uydurmaya kararlılıkla devam eder. Oysa hiç kimseye yarın için kesin bir söz verilmedi. Öyleyse gücünüzün yettiği her iyi eylemi şimdi, şu an yapın.

Dürüstlüğün Büyük Ödülü ve Vicdan Özgürlüğü

Zira kendine dürüst olmanın tek ve en büyük ödülü kalıcı bir huzurdur. Elbette bu duruş yüzünden sözde dostlarınızı hızla kaybedebilirsiniz. Yine de bırakın, giden tüm sahte yüzler hayatınızdan gitsinler. Çünkü siz dürüstçe davrandıkça, vicdanınız tamamen özgürleşir. Aksi halde yalanlar, insanı zamanla robotlaşmış bir karmaşa yumağına çevirir.

Aynalar Evreni ve Kolektif Dönüşüm

Sonuç olarak siz iç dünyanızda berraklaştıkça, toplumsal bilinç de hızla değişir. Çünkü tasavvuf öğretisi dünyayı büyük bir aynalar evreni olarak tanımlar. Ayrıca bu kozmik ayna, size sizden başkasını asla göstermez. Kısacası dönüşüm yolundaki sabır, insan ruhunu saf bir altına dönüştürür. Şimdi dürüst eylemlerinizle daha huzurlu bir yaşam kurma zamanıdır.

İnsanın kendi zihinsel kalıplarına hapsolma yanılgısını kuramsal düzeyde incelemek için, bir diğer psikolojik çalışmamız olan Kendi Doğrularının Kafesinde Yaşayanlar: Mutlak Hakikat Yanılgısı başlıklı yazımızı da inceleyebilirsiniz. Zira içimizdeki maskeleri indirmek, mutlak hakikat yanılgısını kırmakla başlar.

İçimizdeki Pusula: Ahlâk ve Mutluluk Bilgeliği

İnsan dünyaya adım atar atmaz dış dünyayı fiziksel duyularıyla algılamaya başlar. Bebekler bu temel bedensel hisleri doğal olarak hemen onaylarlar. Ancak güzellik ve ahlâk gibi üstün algılar insanda zamanla belirir. Çocukların orantı, estetik ve benzerlik üzerine derinlemesine düşünmesi kuşkusuz zaman alır. Nitekim insan, zihinsel olgunluğa eriştikçe fıtri bir erdem bilincine doğru usulca yol alır.

Eğitimin Sınırları ve Fıtri Erdem

Çoğu düşünür, ahlâk duygusunu tamamen ailevi ve toplumsal eğitime bağlar. Oysa bu yaklaşım insan fıtratını göz ardı eden son derece eksik bir bakıştır. Çünkü karakter belirdiği an, doğanın asıl etkisi kendisini çok kolayca gösterir. Nitekim eğitim, güzellik ve erdem duyusunu insan ruhunda sıfırdan var edemez. Zira ahlakın gerçek kaynağı, insan doğasında zaten hazır bulunan o fıtri potansiyeldir. [1, 2, 3, 4, 5]

Dolayısıyla pedagojik süreçler, mevcut olan bu asil duyguyu sadece işleyen ve geliştiren bir araçtır. Yani doğada bir tohum yoksa, hiçbir eğitim o çorak topraktan bir fazilet ağacı yeşertemez. Sonuç olarak insanı ahlaklı kılan şey, sonradan öğrenilen katı kurallardan ziyade içindeki bu güçlü özdür. Böylece eğitimin sınırları, insanın kendi yaradılış gerçekliğiyle karşılaştığı o kritik noktada netçe beliriş gösterir.

erdemli-olma-sanati-ve-icimizdeki-mutluluk-pusulasi-felsefi

Doğal İyi ve Ahlâki İyi Arasındaki Fark

Ahlâki iyilik, içimizde doğrudan derin ve saf bir sevgi uyandırır. Buna karşılık ev, bağ, bahçe gibi maddi iyilikler ruhumuzda asla böyle bir sevgi yaratmaz. İnsanlar hiçbir çıkar gözetmeden dürüstlüğü ve cömertliği kalpten onaylarlar. Aksine maddi zenginliklere karşı ise içlerinde sıklıkla gizli bir kıskançlık beslerler. Üstelik hainlik ve nankörlük, bize doğrudan zarar vermese bile içimizde büyük bir nefret doğurur. Buna tezat olarak, büyük hastalıklar ve acılar çeken insanlara karşı her zaman içtenlikle şefkat gösteririz.

Düşüncenin Yönetimi ve Kalıcı Mutluluk Sanatı

Zihnimizi ya tam bir kararlılıkla yönetmeli ya da hiç düşünmemeliyiz. Gün içindeki başıboş düşünceler yerine geceleri kaliteli bir uyku seçmeliyiz. Çünkü güçlü bir uyku, zihindeki karmaşık ve yorucu düğümleri sabahleyin usulca çözer. Kendini tanımak, kalıcı mutluluğun yeryüzündeki ilk temel kanunudur. Öyle ki mutluluk, öğrenilmesi ve öğretilmesi zorunlu olan kadim bir bilgidir.

Bu bilgeliği özellikle çocuklarımıza hayatın en başında, erkenden öğretmeliyiz. Zira gerçek mutluluk, anlık hazlar değil tüm zamanları kapsayan sarsılmaz bir güçtür. Kutlu adaleti hayat merkezine alan insan, bu içsel pusulayı asla kaybetmez. Nitekim Hz. Muhammed’in şu asil sözü bu gerçeği taçlandırır: “Bir saat adalet, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır!”

İnsanın kendi iç dünyasındaki maskeleri indirme ve samimiyete ulaşma serüvenini kuramsal boyutta incelemek için, bir diğer felsefi çalışmamız olan Dürüstlük ve İçimizdeki Maskeleri Tamamen Bırakma Zamanı başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Çünkü mutlak bir dürüstlük, içimizdeki ahlak pusulasını doğrudan canlandırır.

2016-12-04 17:47:38

Bedenin İsyanı ve Öfkenin Esareti

Beden, ani bir kriz anında tüm organlara acil tehlike sinyali gönderir. Boğazımıza kaçan küçük bir yabancı cisim bile bütün yapıyı aniden sarsar. Nitekim bu tıkanma anında her kas, vahşi bir hareketle kaskatı kesilir. Kalp ise bu kontrolsüz çırpınma haline çok hızlı bir şekilde ortak olur. Birey, fiziksel kriz anlarında kendi kontrolsüz biyolojik reflekslerinin esiri haline gelir.

Bilgece Direniş ve Kontrolsüz Öfke

Deneyimsiz düşünürler, böyle kriz anlarında insana sadece pasif şekilde katlanmayı önerir. Oysa usta bir beden eğiticisi, insanın içine düştüğü bu çaresizliğe sadece güler. İnsanlar, ne yapacaklarını tam bilmedikleri için kendilerini gereksizce kasarlar. Korku ve panik duygusu, her krizde insana sadece büyük zararlar verir.

Üstelik insanlar öksürürken, aslında ruhsal düzeyde yıkıcı bir öfke nöbeti geçirirler. Kendini öksürüğe kontrolsüzce bırakan kişi ile öfkeli insan tamamen aynıdır. Dolayısıyla her iki durumda da birey, kendi hırçın doğasının kurbanı olmaktadır.

Gevşemenin Gücü ve Zihnin Egemenliği

Fiziksel veya ruhsal bir krizi çözmek için hemen bütün bedeninizi gevşetin. Sürekli derin nefesler almak yerine, tıkayan suyu dışarı fırlatın. Çünkü doğru bedensel eğitim, korkuyu ve sıkıntıyı çok kolayca aşar. En büyük hatayı, hür düşüncemizi kör tutkulara köle ederek yapıyoruz. Vahşi coşkunluğumuz, mevcut hastalıkları ve ruhsal yaraları daha da büyütüyor.

Kısacası gerçek eğitim, rasyonel düşüncenin bedene tam olarak egemen olmasıdır. Doğal bedensel tepkileri, yıkıcı öfke davranışları ile asla bozmamalıyız. Aksine çocuklarımıza, antik heykellerin o asil ve sakin duruşunu erkenden öğretmeliyiz.

Yaralı Adalet ve Kolektif Öfke

Bireysel kargaşanın ötesinde, kamusal alandaki adaletsizlikler de insanı derinden sarsar. Bazı güçler, gözümüzün içine baka baka bizleri dürüstçe kandırıyorlar. Toplumda yitip giden masum canlar, içimizde her an büyük bir yara açıyor. Suçsuzlar içeride çürürken, asıl suçlular dışarıda serbestçe geziyor.

Sonuç olarak bu yaralı adalet mekanizması, kitlesel düzeyde bir öfke patlaması doğuruyor. Kamusal haksızlık, bireyin içindeki bedensel kargaşayı ve isyanı doğrudan tetikliyor. İşte bu yüzden, zihinsel denetimini kaybetmiş kitleler, kontrolsüz tepkilerinin kurbanı olurlar.

İnsanın iç dünyasında ahlaki bir denge kurmasının ve ruhsal bilgeliğe ulaşmasının yollarını incelemek için, bir diğer felsefi çalışmamız olan Erdemli Olma Sanatı ve İçimizdeki Mutluluk Pusulası başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira bedenin isyanını bastırmak, içimizdeki ahlak pusulasını doğru okumakla başlar.

2016-12-25 15:59:06

Karakter mi, Yoksa Sadece Yorgunluk mu?

İnsanlar, bebekler ağladığında hemen aceleci tahminler yapar ve onların huysuz bir tabiata sahip olduğunu iddia ederler. Oysa bu tarz çıkarımlar, biyolojik gerçekleri göz ardı eden büyük birer yanılgıdır. Çünkü bebeklerin gösterdiği hırçın tepkilerin arkasında sadece somut bir fiziksel rahatsızlık yatar. Dolayısıyla çözümü karmaşık teorilerde aramak yerine, doğrudan bedenin temel ihtiyaçlarına odaklanmalıyız.

Korku ve Tehlike Yanılgısı

Korkan insan, mantıklı kanıtlara veya rasyonel açıklamalara asla kulak asmaz. O sadece kendi hızlı kalp atışlarını dinler ve zihnini bu endişeli sese teslim eder. Bilgiç insanlar ise bu korkuyu hemen dışarıdaki somut bir tehlikeye bağlarlar. Nitekim bu kitleler, korkunun gerçek nedenini bilmedikleri için iki kere yanılırlar.

Çünkü insan önce biyolojik olarak korkar, hemen ardından kendi zihninde hayali bir tehlike icat eder. Beklenmedik küçücük bir olay bile bedende ani bir korku yaratır. İşte bu noktada asıl karakter yapısı değil, bedenin anlık fiziksel uyarılması devreye girer.

Kelimeler Yerine Sandalye Formülü

Bir insanın aniden öfkelenmesi, çoğu zaman sadece uzun süre ayakta kalmasından kaynaklanır. Böyle anlarda ona mantıklı şeyler söylemeyi veya nasihat etmeyi derhal bırakın. Aksine hemen oturması için ona rahat bir yer gösterin. İnsanları huysuz veya hırçın diye damgalamak büyük bir kolaycılıktır. Bunun yerine, onları o an fiziksel olarak rahatsız eden şeyi bulup çözmeliyiz. Zira beden rahatladığında, hırçın sanılan karakter de anında kendi asil dengesine kavuşur.

Fiziksel İkna Sanatı ve Ruh Sağlığı

Ağlayan bir çocuk, etrafındaki diğer çocukları da aniden ağlatır. Çünkü bu durum, biyolojik bir taklit mekanizmasını hızlıca tetikler. Deneyimli bakıcılar, ağlayan bir bebeği hemen yüzükoyun yatırırlar ve sakinleştirirler. Bu basit fiziksel hareketle birlikte her şey aniden değişir. İşte insan psikolojisini yöneten en etkili ikna sanatı tam olarak budur. Sonuç olarak ruh sağlığını korumak, bedensel konforu ve dengeli adımları doğru okumakla başlar.

Bedenin kontrolsüz isyanlarını ve bu durumun toplumsal öfkeyle olan psikolojik bağlarını kuramsal düzeyde incelemek için, bir diğer felsefi çalışmamız olan Bedenin İsyanı ve Öfkenin Esareti Üzerine Analiz başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira insanı tanımak, zihnin bedene olan mutlak egemenliğini anlamaktan geçer.

Okumalar: Alain, Mutlu olma Sanatı, Doğu – Batı Yayınları https://www.dogubati.com/korku

2016-12-18 17:21:59

Hınç Kültürü ve Köle Ahlakı: Modern Toplumun Gizli İntikamı

Ruhsal Bir Zehirlenme Olarak Hınç

Friedrich Nietzsche ve Max Scheler, hınç kavramını felsefe dünyasına armağan etmişlerdir. Nitekim hınç, sıradan ve basit bir öfke nöbeti değildir. Aynı zamanda bu kavramı, küçük bir intikam yemini olarak da tanımlayamayız. Zira anlık tepkiler geçicidir ve insan onları hemen unutabilir. Ancak hınç, anlık bir parlamadan çok daha büyük bir olgudur.

Çünkü hınç, insan ruhunu tamamen esir alan süreğen bir zehirlenmedir. Bu zehir, bireyin tüm benliğini ve düşünce dünyasını yavaşça ele geçirir. Dolayısıyla hınç duygusu, insan hayatında her an süreklilik arz eder. Üstelik bu yıkıcı duygu, zamanımızın en belirgin ahlak yasasını yani köle ahlakını oluşturur. Kısacası hınç, insanlık tarihi kadar eski ve netameli bir konudur.

Maskeli İlişkiler ve Gizli Hesaplar

Diğer taraftan insan ilişkilerinin yüzeydeki aldatıcı birliğine karşılık derinde büyük hayal kırıklıkları yaşarız. Şüphesiz bu toplumsal hayal kırıklıklarının arkasında, ustalıkla maskelediğimiz niyetler saklanır. Zira sahte samimiyetler, insanların gerçek yüzlerini gizlemeyi çok iyi başarır. Aslında her insanın, kendi iç dünyasına göre yürüttüğü gizli bir hesabı vardır.

Öyle ki en güvenli gördüğümüz limanlar bile insanı yanıltacak tuzaklar barındırır. Bu durum, toplumsal rollerin arkasındaki güvensizliği ve şüpheyi iyice besler. Böylece yüzeydeki yapay uyum, derindeki büyük fırtınayı gizlemeye yetmez. Hatta toplum mekanizması, kendisini her sabah yeniden üretme ihtiyacı hisseder. Yani herkesin bir başkasıyla göreceği gizli bir hesabı daima mevcuttur.

Modern Yaşamın Gizli Histerisi

Bununla birlikte karanlıkta, sinsi ve manevi bir öç yasası gezinir. Bu yasa, insanların gizli adımlarını ve bastırdığımız niyetlerini yönetir. Nihayetinde hınç duygusu, kendi nesnesini er ya da geç mutlaka bulur. Öyle ki yok edeceğimiz kurbanlar, modern dünyada her zaman mevcuttur. Hatta hınç, kendisini sözcüklerin arasında büyük bir ustalıkla gizler.

Dahası davranışların tutarsızlığında, kendi gizli histerisini açıkça ifşa eder. Mesela her yapay gülümsemede, esasen sisteme karşı daha büyük bir itiraz vardır. Zaten her şeyin şeffaf kılındığı iddiası, modern çağın koca bir yalanından ibarettir. Pascal da tüm insanların, doğal olarak birbirinden nefret ettiğini açıkça söyler. Çünkü bu nefret, başkasının yıkımıyla mutlu olma yanılsamasından beslenir.

Efendi Köle Diyalektiği ve Yapay İttifaklar

Bu bağlamda demokratik toplumlar, eşitliği ve adaleti hazır kalıplar halinde sunar. Fakat insanlar, bu yapay değerleri hiçbir zaman doğal bir süreç gibi kabullenmemişlerdir. Zira gruba uyum sağlamak, bireysel bir değer yaratmaktan çok daha önemli hale gelmiştir. Özellikle konumlar arasındaki en küçük boşluklar bile büyük hınç dalgaları yaratır. İlginçtir ki özgürlüğüne kavuşan kölenin ilk hamlesi, efendisini taklit etmektir.

Sonuç olarak köle, kendini köle kılan unsurları daha ağır koşullarla yeniden hazırlar. Kabul etmediği halde boyun eğer, öfkelendiğinde gülümser ve yaralandığında teşekkür eder. Yani sunulan tatlı sözler ve iltifatlar, içindeki zehri beraberinde taşır. Bugün hınç, kalabalıkları harekete geçiren dev bir kütleye ve bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştür. Anlaşılan o ki günümüz dünyası, yapay ittifaklarla kurulan bu hınç ahlakını en iyi şekilde yansıtmaktadır.

Bu satırların nereye varmaya çalıştığı sanırım anlaşıldı dostlar. Gerisi tamamen size kalmış.

Tavsiye: Doğu-Batı Dergishttps://www.dogubati.com/sayi-77-hinc?search=h%C4%B1n%C3%A7i

Güncelleme : 2016-11-20 17:47:12

Sosyolojik Muhayyile ve Allport’un 4 Koşulu ile Ayrımcılığı Aşmak

Ayrımcılık eylemini tarihsel tecrübelerin güçlü ışığı altında tamamen geriletmek mümkündür. Nitekim sosyologlar, 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde bu gerçeği ölçen çarpıcı bir deney yaptılar. Araştırmacılar, iki farklı denek grubuna da değerlendirmeleri için harfiyen aynı metni verdiler. Ancak ilk gruba yazarın erkek olduğunu söylerken, diğer gruba ise yazarın kadın olduğunu belirttiler.

Yazarın kadın olduğunu düşenler, önyargıyla hareket ederek metne çok daha düşük notlar verdi. Fakat bilim insanları aynı deneyi 1980’lerde tekrarladıklarında gruplar arasında hiçbir fark çıkmadı. Demek ki bu somut sonuç, toplumsal hayatta cinsiyetçiliğin zamanla azaldığını net olarak gösterir.

Toplumsal Değişimin Dinamikleri

Kadınlar zamanla iş yaşamına çok daha yoğun şekilde katıldılar. Üstelik kadın yazarlar kamuoyunda güçlü bir görünürlük kazandılar. Eğitim sistemi de cinsiyetçiliğe karşı kentsel bir farkındalık yarattı. Kısacası tüm bu etkenler, toplumsal yapıda ilerici bir değişimi başarıyla sağladı.

Ancak kolektif gelişmeler her an tersine de dönebilir. Bu olumsuz kırılma anlarında ayrımcılık eğilimleri topluluklar arasında hızla artar. Batı ülkelerinde tırmanan göçmen karşıtlığı, bu tehlikeli çözülmeye net bir örnektir. Çünkü dışlama pratikleri, doğrudan doğruya dönemsel süreçlere bağlıdır. Bu yüzden mücadele adına mevcut yapıları dürüstçe anlamak zorundayız. Zira kültürler ve kimlikler asla mutlak veya değişmez yapılar değildir.

Sosyolojik Muhayyilenin Gücü

Sosyoloji, bireysel kimlikler ile geniş toplumsal gelişmeler arasındaki o görünmez bağı kurar. İşte biz bu felsefi yetiye sosyolojik muhayyile diyoruz. Bu zihinsel yeti, insanlara içinde bulundukları tarihsel konumu tam olarak anlama gücü verir. Bireyler böylece pasif birer izleyici olmaktan çıkarak eyleyen toplumsal aktörlere dönüşürler. Şüphesiz sadece anlamak haksızlıkları tamamen bitirmez. Fakat yapıları bilmek, hukuksal ve eğitimsel çözümler üretmenin ilk asil başlangıcıdır.

Barışçıl Bir Toplum İçin Allport’un 4 Koşulu

Eşitlikçi bir düzen kurmak uzun ve sabır isteyen kolektif bir süreçtir. Sosyal psikolog Gordon Allport, bu mücadele için dört temel koşul sunar. Öncelikle gruplar ortak bir amaç için tam bir işbirliği yapmalıdır. İkinci olarak toplumsal taraflar tamamen eşit statüye sahip olmalıdır. Üçüncü olarak farklı kümeler arasında yakın ve uzun süreli temaslar kurulmalıdır. Son olarak meşru otorite, tüm yapılara eşit muamele etmeli ve onları hukuken desteklemelidir.

Sonuç olarak bu rasyonel ilkeler, bizlere geleceğin barışçıl yolunu açıkça gösteriyor. Demek ki ortak paydalarda birleşerek daha yaşanabilir bir hayat kurmak her zaman mümkündür.

Toplumsal baskı mekanizmalarının ve anonim buyrukların insan psikolojisi üzerindeki o derin tahakkümünü kuramsal düzeyde incelemek için, bir diğer sosyo-felsefi çalışmamız olan Ödev Duygusu ve Toplumsal Baskı Analizi başlıklı makalemizi de mutlaka incelemelisiniz. Zira kolektif önyargıları aşmak, boyun eğme alışkanlıklarımızı dürüstçe sorgulamakla başlar.

Güncelleme : 2016-05-22 18:27:34