Keşke Hiç Olmasaydık: Varoluşsal Nihilizmden Türkiye Gerçeklerine Bir Yolculuk

Sisifos Türkiye’de: İki Karanlık Arasında Bir Vatandaş

İnsanlık tarihi, iki büyük karanlığın arasında parlayan cılız bir kıvılcımdır. İlk karanlık, var olmanın evrensel ağırlığını temsil eder. İkinci karanlık ise doğulan coğrafyanın getirdiği somut, sosyo-politik yıkımı ifade eder. Felsefe ve edebiyat, bu iki alanı anlamlandırma çabamızın en sadık aynalarıdır. Çünkü insan, bu iki uçurumun arasında gerilen ince bir ipte yürür.

Güney Afrikalı filozof David Benatar, “hiç var olmamış olmanın kusursuzluğunu” savunur. Bu sarsıcı düşünce, Türkiye sınırlarına adım attığı an soyut bir teori olmaktan çıkar. Emil Cioran’ın kadim varoluşsal sitemi, bu topraklarda yaşayan bireyler için her sabah kaotik bir gerçekliğe dönüşür.

Birinci Uçurum: Kozmik Sessizlik

İlk uçurum yukarıdan aşağıya bakar. Yıldızların ve sonsuz zamanın içinden insana seslenir. Bu durum, varoluşun yapısal ve evrensel kusurunu oluşturur.

Benatar’ın analitik mantığına göre, dünyaya gelen her canlı kaçınılmaz bir acı paketi devralır. Hiç doğmamış olmak ise pürüzsüz bir taş gibidir. Dolayısıyla hiçlik, her zaman var olmaktan daha büyük avantaj sağlar. Çünkü ortada hazzın yokluğundan ötürü acı çekecek bir özne bulunmaz.

Ayrıca evren insanı duymaz. Evren bize karşı ne merhamet ne de gaddarlık besler. Doğanın bu kayıtsızlığı, Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı‘nda aradığı o devasa huzuru yaratır. Sofokles de yüzyıllar önce Oidipus Kolonos’ta tragedyasında aynı gerçeği haykırır. Ona göre hiç doğmamış olmak en büyük lütuftur. Bu dikey uçurumun sorusu ise nettir: “Ben neden buradayım?”

İkinci Uçurum: Coğrafi Gürültü

İkinci uçurum ise aşağıdan yukarıya doğru insanı yutar. Türkiye’de vatandaş olmanın yarattığı bu boşluk, metafizik bir sorun değildir. Aksine bu durum; faturalardan, mahkeme kapılarından ve televizyon ekranlarından sızan somut bir çamurdur.

Evrenin o rahatlatıcı kayıtsızlığından kaçarken, toplumun klostrofobik baskısıyla karşılaşırsınız. Çünkü bu topraklarda hiçbir şey anlamsız kalamaz. Giydiğiniz kıyafet, sustuğunuz an veya yüz ifadeniz bile politik bir kampa dahil olur.

Ekonomik ve hukuksal cendere, bireyi sadece “hayatta kalma” moduna hapseder. Vatandaş, entelektüel bir bunalıma girmeye bile vakit bulamaz. Üstelik adalet sistemine duyulan güvensizlik, her an haksızlığa uğrama korkusunu besler.

Edebi Sıkışmışlık

Edebiyatımız bu ağır gerçekliği çarpıcı şekilde işler. Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nde bu bürokratik absürdlüğü ironiyle anlatır. Oğuz Atay ise Tutunamayanlar‘da trajik bir sarsıntı sunar.

İki yazarın da vurguladığı gibi, birey kendi iç dünyasını inşa edemeden dış dünyanın baskısı altında ezilir. Bu yüzden buradaki temel soru “Neden varım?” değildir. Buradaki insan her gün “Yarını nasıl çıkaracağım?” ve “Burada güvende miyim?” sorularıyla boğuşur.

İki Uçurumun Kesişimi

Bu topraklarda doğan ve düşünen insan, iki uçurumun tam kesişim noktasında kırılır. Örneğin, evrensel bir metin okurken kapısının altından atılan bir icra emriyle irkilir.

Veyahut ülkenin adaletsizliğine karşı sokaklara çıkmak ister. Tam o esnada evrensel bir dalga gelir ve zihnini vurur. Kendisine “Zaten hepimiz öleceğiz, bu geçici dünyada neyin kavgasını veriyorum?” sorusunu sorar.

Bu çift taraflı körlük, trajik bir paradoks doğurur. İlk olarak evrensel pesimizm, coğrafyanın acılarını hafifletmek için bir sığınak haline gelir. İkinci olarak coğrafi gerçeklik, evrensel pesimizmi bir lükse dönüştürür. Sonuçta insan, çiğ bir hayatta kalma mücadelesine fırlatılır. Çünkü açken felsefe yapılmaz.

Üçüncü Yol: Albert Camus

İşte tam bu noktada, ezilen insan için üçüncü bir yol açılır. Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde hayatın evrensel anlamsızlığını kabul eder. Fakat intiharı ya da nihilizmi kesin olarak reddeder.

Camus, bunun yerine “Başkaldırı” etiğini koyar. Filozof, Başkaldıran İnsan kitabında bunu felsefi bir manifestoya dönüştürür. Ona göre var olmanın kanıtı, haksızlığa karşı durmaktır.

Camus’nün bu etiğini Türkiye koordinatlarına tercüme edebiliriz. O zaman karşımıza hem kozmik hem de coğrafi uçuruma kafa tutan radikal bir yaşam iradesi çıkar.

Türkiye’de Bir Sisifos

Mitolojide Sisifos, dev bir kayayı her gün dağın tepesine çıkarmaya mahkumdur. Kaya ise her seferinde aşağı yuvarlamaktadır. Türkiye’de vatandaş olmak tam olarak bu döngüdür.

Vatandaş her ay eriyen maaşı yetiştirmeye çalışır. Her gün adalet arar. Her seçimde yeni bir umuda sarılır. Fakat her seferinde kayanın aşağı yuvarlanışını izler.

Camus bize Sisifos’un o tepeye geri yürüyüşünün bir başkaldırı olduğunu söyler. Türkiye’de de her şeye rağmen ertesi sabah uyanıp işine giden, üreten ve pes etmeyen insan bir Sisifos’tur. Bu yüzden o Sisifos mutludur. Çünkü kaya ona değil, o kayaya hükmetmektedir.

Dayanışma Etiği

Camus’nün başkaldırısı yıkıcı bir eylem içermez. Aksine bu düşüncenin net sınırları vardır. Başkaldıran insan, kendi özgürlüğünü talep ederken başkasının haklarını çiğneyemez.

Bu etik, Türkiye’deki kutuplaşma cenderesine karşı en büyük panzehirdir. Birey, maruz kaldığı adaletsizliğe başkaldırırken ortak bir “biz” inşa eder. Adaleti sadece kendisi için değil, öteki mahalledeki insan için de talep ettiği an coğrafi uçurumu kapatmaya başlar.

Kozmik uçurum bize her şeyin anlamsız olduğunu fısıldar. Camus’nün başkaldırısı ise bu adaletsizliğe boyun eğmeyi reddeder. Dolayısıyla Türkiye’de hukuksuzluğa, ekonomik ranta ve liyakatsizliğe karşı gösterilen her küçük direnç, kozmik anlamsızlığa karşı insan onurunun bayrağını dikmektir.

Son Söz: Çift Katlı Onur

Gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde kozmik anlamsızlığı, ayaklarının altına baktığında ise ülkenin sosyo-ekonomik uçurumu görmek… Türkiye’de düşünen bir vatandaş olmanın felsefi özeti budur.

David Benatar haklı olabilir. Bu dünyaya hiç gelmemek, bir canlıyı tüm acılardan koruyacak yegane ahlaki eylemdir. Ancak bu dünyaya gelmişsek, elimizde kaderci bir pesimizmden çok daha fazlası olmak zorundadır.

Bizler, hiçliğin huzuru ile coğrafyanın gürültüsü arasında ezilen bir neslin çocuklarıyız. Ancak Camus’nün feneriyle baktığımızda, bu zorluk aynı zamanda çift katlı bir onur doğurur. Çünkü hem evrenin sağır sessizliğine hem de coğrafyanın tüm baskılarına rağmen “insan kalabilmek”, o kayayı dağın tepesine inatla çıkaran Sisifos’un en muazzam zaferidir.

Geçmişin Cephaneliği: Türk Siyaseti için Tarih

Türkiye’de egemen siyaset, tarihi geçmişi anlama, sorgulama ve ders çıkarma alanı olarak görmez. Aksine liderler, tarihi bugünün kavgalarında kullanışlı bir mermiye dönüştüren “tarih mühendisi” gibi çalışırlar. Bu mühendislik faaliyeti, halkın kolektif hafızasını manipüle ederek yapay kutuplar yaratır.

Siyasetçiler, geniş kitlelerin duygusal kırılganlıklarını sömürerek nesnel gerçekliği ideolojik illüzyonlarla ikame ederler. Bu stratejinin en kullanışlı iki laboratuvarı ise Osmanlı dönemi ile 1920-1970 arası Cumhuriyet tarihidir.

Bu laboratuvarların en verimli pazarlandığı iki kült figür ise II. Abdülhamid ve Adnan Menderes‘tir.

Türkiye’de siyaset ve tarih mühendisliği algı yönetimi

II. Abdülhamid Romantizmi: Kurtarıcı Mitolojisi ve Mukaddesatçılık İllüzyonu

Muhafazakâr ve sağ popülist siyaset, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihsel hataları, ekonomik çöküşleri ve kurumsal çözülmeleri olan etten kemikten bir devlet gibi anlatmaz. Bu anlatının merkezine yerleştirilen II. Abdülhamid, tarihsel bir aktör olmaktan çıkarılıp hatasız, kutsal ve yalnız bir kahraman olarak ikonlaştırılır.

Siyasetçiler, “Ulu Hakan” mitini, otoriter eğilimlerini, tek adam yönetimlerini ve şeffaflıktan uzak devlet politikalarını meşrulaştırmak adına referans gösterirler.

Sultan II. Abdülhamid

Bu kurgusal anlatıda Duyun-ı Umumiye’nin kuruluşu, kaybedilen devasa topraklar, dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz. “…Bu kurgusal anlatıda Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlığını kaybettiği [Duyun-ı Umumiye] süreci veya dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz.”

Bunun yerine II. Abdülhamid, “dış güçler” ve “içerideki hain jön türkler” ittifakıyla yıkılmak istenen bir kale olarak pazarlanır. Liderler bu şablonu bugüne birebir tahvil ederler. “Dün Abdülhamid’e ne yapıldıysa, bugün de bize aynısı yapılıyor.”

Halk, bu hamasi diziler ve kürsü nutuklarıyla uyutulurken; tarihsel gerçeklik yerini bir savunma mekanizmasına bırakır.

Sonuçta bugünün seçmeni, her ekonomik krizde veya diplomatik başarısızlıkta rasyonel nedenler aramak yerine, suçu doğrudan küresel komplolara atan patolojik bir reflekse hapsedilir.

II. Abdülhamid Romantizmi: Kurtarıcı Mitolojisi ve Mukaddesatçılık İllüzyonu

Muhafazakâr ve sağ popülist siyaset, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihsel hataları, ekonomik çöküşleri ve kurumsal çözülmeleri olan etten kemikten bir devlet gibi anlatmaz.

Bu anlatının merkezine yerleştirilen II. Abdülhamid, tarihsel bir aktör olmaktan çıkarılıp hatasız, kutsal ve yalnız bir kahraman olarak ikonlaştırılır.

Siyasetçiler bu “Ulu Hakan” mitini, bugünün otoriter eğilimlerini, tek adam yönetimlerini ve şeffaflıktan uzak devlet politikalarını meşrulaştırmak adına referans gösterirler.

Bu anlatıda Duyun-ı Umumiye’nin kuruluşu, kaybedilen devasa topraklar veya dönemin yoğun sansür mekanizmaları yer almaz. Bunun yerine II. Abdülhamid, “dış güçler” ve “içerideki hain jön türkler” ittifakıyla yıkılmak istenen bir kale olarak pazarlanır.

Liderler bu şablonu bugüne birebir tahvil ederler: “Dün Abdülhamid’e ne yapıldıysa, bugün de bize aynısı yapılıyor.” Halk, bu hamasi diziler ve kürsü nutuklarıyla uyutulurken; tarihsel gerçeklik yerini bir savunma mekanizmasına bırakır.

Entelektüel İhanet ve Kolektif Hafıza Kaybı

Bu tarih mühendisliğinin en acı sonucu, halkın kronik bir kimlik bunalımına sürüklenmesidir.

Siyasetçiler, II. Abdülhamid ve Adnan Menderes figürlerini dürüstçe tartışmak yerine, onları bugünün siyasi kavgalarında birer kalkana ve kılıca dönüştürürler.

Bu durum, toplumun farklı kesimlerinin birbirinin tarihsel acılarına körleşmesine neden olur. Bir taraf Abdülhamid’i överken hürriyet ideallerini yok saymaktadır. Diğer taraf Menderes’i eleştirirken askeri darbelerin yarattığı derin demokrasi tahribatını görmezden gelir.

Adnan Menderes 1950ler

Türkiye’de siyaset kurumu nesnel tarihi imha ederek yerine araçsal bir “tarih tasarımı” inşa etmiştir. Halk, kendi gerçek tarihini öğrenmek yerine, liderlerin ideolojik ihtiyaçlarına göre her sabah yeniden kurgulanan bir geçmişi tüketmektedir.

Gerçek tarih, sarayların ve meclis kürsülerinin şovenist çığlıkları arasında boğulmaktadır. Toplum, geçmişin esiri olarak bugünü ve geleceği inşa etme yeteneğini kaybetmektedir.

Peki Halk Ne Yapmalıdır?

Halkın siyasetçilerin kurguladığı tarihsel illüzyonlardan sıyrılması ve bu tuzaktan kurtulması için atması gereken somut adımlar elbette vardır.

Öncelikle, “Resmi Anlatı” ve Hamaset Filtresi Oluşturmak gereklidir. Siyasetçilerin kürsülerden veya dizilerden anlattığı geçmişi mutlak doğru kabul etmemek gerekir. Bir lider tarihi figürü övüyor veya yeriyorsa, “Bugün bu anlatıdan nasıl bir siyasi veya ekonomik fayda sağlıyor?” sorusu sorulmalıdır.

Popüler kültür ürünlerinin ticari ve ideolojik birer kurgu olduğu unutulmamalı, tarih buralardan öğrenilmemelidir. (örn. tarihi diziler, filmler) . Çapraz Okuma Yöntemi ve Kaynak Çeşitliliği mutlaka göz önünde tutulmalıdır.

Zıt Kutupları Okumak gerekir. Sadece kendi ideolojik mahallesinin yazarlarını değil; karşı mahallenin, seküler, muhafazakar veya Marksist tarihçilerin aynı dönemi nasıl ele aldığını karşılaştırmalı olarak okumak gerekir.

Akademik Kaynaklara Yönelmek gerekir. Hamaset dolu popüler tarih kitaplarına mesafe koyulmalıdır. Dipnotlu, arşiv belgelerine dayanan, uluslararası kabul görmüş yerli ve yabancı bağımsız akademisyenlerin eserleri referans alınmalıdır. (örneğin Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Kemal Karpat, Mete Tunçay gibi isimlerin metodolojik çalışmaları).

“Kutsallık” ve “Şeytanlaştırma” klişelerini yıkmak gerekir. II. Abdülhamid’i de Adnan Menderes’i de hatasız bireyler olarak görmemelidir. “yeryüzü meleği” veya mutlak bir “hain” olarak görmekten vazgeçilmelidir. Onların da her siyasetçi gibi başarıları, yapısal hataları, hırsları, dönemlerinin getirdiği çaresizlikleri olduğu idrak edilmelidir.

Tarihsel olaylar “dış güçler” ya da “iç hainler” gibi tek boyutlu şablonlarla değil; o dönemin ekonomik şartları, kurumsal kapasitesi ve sosyolojik dip dalgalarıyla analiz edilmelidir.

Bugünün Sorunlarına Odaklanarak, gündem ipoteğini re3eddetmek gereklidir.

Siyasetçiler bugünün ekonomik krizlerini, hukuksuzluklarını veya başarısızlıklarını örtmek için çözümler aramaktadırlar. 100 yıl önceki kavgaları önümüze sürdüklerinde halk, “Geçmişi tarihçilere bırakalım, siz bugünün enflasyonunu/hukukunu nasıl çözeceksiniz?” diyebilmelidir. Gündemi mutlaka bugüne çekmelidir.

Farklı toplumsal kesimler, birbirlerinin tarihsel travmalarıyla yüzleşmelidir. Siyasilerin bu acıları birbirine karşı silah olarak kullanmasına izin vermemelidir. (örneğin 1960 darbesi veya tek parti dönemi uygulamaları).

Tartışma

Sizce Türkiye’de siyasetçilerin yarattığı II. Abdülhamid ve Adnan Menderes algısı, bu figürlerin gerçek tarihsel rolleriyle ne kadar uyuşuyor?

Geçmişteki liderlerin hatasız “kutsal kahraman” veya “mutlak hain” olarak sunulması, bugünkü toplumsal kutuplaşmayı nasıl etkiliyor?

Toplum olarak siyasilerin sunduğu kurgusal tarih anlatılarından, nesnel ve rasyonel bir tarih bilincine nasıl ulaşabiliriz?

Gündelik siyasi tartışmalarda en çok hangi tarihi dönemin veya figürün araçsallaştırıldığını gözlemliyorsunuz?

Muhteşem Yüzyılın Gölgedeki Yüzü: Kanuni Dönemi Ayaklanmaları

Kanuni Sultan Süleyman dönemi genellikle büyük fetihlerle ve zenginlikle anılır. Oysa bu parlak devrin arkasında çok ciddi iç çalkantılar vardı. Padişah tahta çıktıktan sonra Anadolu ve Suriye’de büyük isyanlar patlak verdi. Böylece merkezi yönetim bu ayaklanmaları bastırmak için uzun süre uğraştı.

Siyasi Nedenler ve Eski Rejimin Direnişi

İlk büyük isyanlar doğrudan siyasi hakimiyet kavgası yüzünden çıktı. Çünkü Memlük Devleti’nin yıkılmasının ardından bölgedeki eski seçkinler güçlerini kaybetti. Canberdi Gazali 1521 yılında Suriye’de bağımsızlığını ilan etti. Nitekim eski Memlük devletini yeniden canlandırmak amacıyla büyük bir ordu topladı.

Benzer şekilde sadrazamlık bekleyen Ahmet Paşa da Mısır’da isyan başlattı. Hak ettiği makamı alamayınca bağımsız bir hükümdar gibi davranmaya karar verdi. Bu nedenle Osmanlı tarihçileri bu isyankarı “Hain Ahmet Paşa” olarak kaydettiler. Kısacası bu ilk hareketler tamamen siyasi iktidar kavgalarından kaynaklandı.

Ağır Vergiler ve Ekonomik Boyutlar

İsyanların en derin sebebi ise vergi sistemindeki adaletsizliklerdi. Zira bitmek bilmeyen seferler hazine üzerine çok büyük bir yük bindirdi. Devlet bu masrafları karşılamak için yeni arazi tahrirleri yaptı. Özellikle Anadolu’daki vergi memurları halka karşı çok sert davrandı.

Bu durum 1526 yılında Baba Zünnun isyanının fitilini ateşledi. Yozgat civarında vergisini ödeyemeyen köylüler memurlara karşı silah çekti. Dolayısıyla ekonomik darboğaz yoksul halk kitlelerini çaresiz bir direnişe sürükledi.

İnanç Kırılmaları ve Toplumsal Boyutlar

Ekonomik hoşnutsuzluk zamanla dini ve mezhepsel bir kimliğe büründü. Çünkü Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Şii ve Alevi tebaa üzerindeki etkisi sürüyordu. 1527 yılında Kalender Çelebi büyük bir göçebe kitleyi arkasına aldı.

Hükümetin tımar topraklarını ellerinden alması bu insanları çok kızdırdı. Bu amaçla binlerce insan adaletsiz düzene karşı tek bir bayrak altında toplandı. Fakat Sadrazam İbrahim Paşa asiler arasındaki ittifakı rüşvetle bozmayı başardı. Sonuç olarak toplumsal kırılmalar askeri güçle ve siyasi manevralarla bastırıldı.

İsyanların Uzun Vadeli Sonuçları

Bu iç savaşlar Osmanlı idari yapısında kalıcı hasarlar bıraktı. Çünkü Anadolu’da tarımsal üretim isyanlar nedeniyle çok büyük darbe aldı. Binlerce köylü topraklarını bırakarak şehirlere veya dağlara kaçtı. Bu nedenle tımar sistemi eski verimliliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

Ayrıca merkezi devlet taşradaki denetimini daha da sertleştirmek zorunda kaldı. Bu durum ileride çıkacak olan Celali İsyanları’nın da zeminini hazırladı. Sonuç itibarıyla iç ayaklanmalar imparatorluğun ekonomik gücünü derinden sarstı.

Akademik Açıdan Kanuni Dönemi İsyanları

Tarihçiler bu ayaklanmaları basit birer asayiş sorunu olarak görmezler. Örneğin Halil İnalcık gibi uzmanlar bu süreci yapısal krizlerin başlangıcı sayar. Aksine popüler tarih anlatıları bu iç sorunları genellikle görmezden gelir. Onlara göre Muhteşem Yüzyıl hatasız bir altın çağdır.

Buna rağmen her iki yaklaşım da ortak bir noktada birleşir. Çünkü Kanuni bu krizleri bastırmasaydı Batı’daki büyük fetihleri gerçekleştiremezdi. Sonuç olarak bugün incelediğimiz bu isyanlar imparatorluğun iç dinamiklerini anlamamızı sağlar.

Saçmalamanın Psikolojisi: İletişimde Ne Zaman Susmalıyız?

Saçmalamanın Gizli Faydaları

İnsanlar için her zaman mantıklı olma zorunluluğu, zihinsel bir hapishane yaratır. Öncelikle “saçmalamak” eylemi, beynin mevcut kalıpların dışına çıkmasını sağlar. Nitekim beyin fırtınası seanslarında en parlak fikirler, genelde başta saçma görünen düşüncelerden doğar.

Aynı zamanda mantıksız konuşmak veya davranmak, aşırı stres altındaki zihni korur. Kısacası bu geçici durum, bireyin zihinsel bir duygusal boşalım yaşamasını sağlar. Dolayısıyla saçmalamak zihni tamamen özgürleştirirken, bu durumu yüzüne vurmamak da ilişkileri doğrudan korur.

Stratejik Sessizlik ve Sosyal Uyum

Ancak belirli durumlarda sessiz kalmak, bireyler için ciddi bir etik sorun yaratır. Özellikle saçmalama eylemi bir güvenlik riskine veya maddi kayba yol açıyorsa müdahale şarttır. Buna ek olarak başkasının haklarını ihlal eden durumlarda sessiz kalmak, o suça ortak olmak demektir.

Aynı şekilde toplumu ilgilendiren önemli konulardaki dezenformasyona karşı sessiz kalamayız. Zira müdahale etmediğimiz yalanlar, zamanla büyüyerek toplumsal bir bilgi kirliliğine dönüşür. Bu nedenle eğer ortaya çıkan durum bir zarara yol açıyorsa, dürüstlük nezaketin önüne geçmelidir. Böylece bireyler, ahlaki bir zorunlulukla yanlışı ifşa ederek adaleti ve toplumsal hakkı savunurlar.

Sessiz Kalmanın Etik Sınırları

Ancak belirli durumlarda sessiz kalmak, bireyler için ciddi bir etik sorun teşkil eder. Özellikle saçmalama eylemi bir güvenlik riskine veya maddi kayba yol açıyorsa müdahale şarttır. Buna ek olarak başkasının haklarını ihlal eden durumlarda sessiz kalmak, o suça ortak olmak demektir.

Aynı şekilde toplumu ilgilendiren önemli konulardaki dezenformasyona karşı sessiz kalamayız. Zira müdahale edilmeyen yalanlar, zamanla büyüyerek toplumsal bir bilgi kirliliğine dönüşür. Bu nedenle eğer ortaya çıkan durum bir zarara yol açıyorsa, dürüstlük nezaketin önüne geçmelidir. Böylece bireyler, ahlaki bir zorunlulukla yanlışı ifşa ederek adaleti ve toplumsal hakkı savunurlar.

İletişimde Maliyet ve Fayda Analizi

Bu bağlamda her saçmalığı düzeltmeye çalışmak, insanı zamanla ciddi şekilde yorar ve yalnızlaştırır. Dolayısıyla bilge insanlar, her yanlış karşısında hızlıca bir maliyet-fayda analizi yaparlar. Örneğin bilginin hayati bir önemi yoksa, susmak her zaman en rasyonel yoldur.

Çünkü insan ilişkilerinde sürekli haklı çıkmanın maliyeti, bazen o dostluğu tamamen kaybetmek olur. Fakat saçmalayan kişi değer verdiğimiz biriyse, bunu özel alanda nazikçe dile getirmeliyiz. Nitekim gerçek dostluk, hataları körü körüne örtmek değil, onları nazikçe aynalamaktır. Özetlemek gerekirse önemsiz konularda susmak ilişkiyi korur, ancak hayati konularda susmak vicdanı kirletir.

Tabiata Dönüş Sırrı: Otların Kültürel Hafızası ve Alain Corbin

Maddi ve mekanik bir modernite, doğayla kurduğumuz ilişkiyi ne yazık ki yapmacık hale getirdi. Çünkü endüstrileşme süreci, insanı doğadan kopararak onu sadece yapay şehir yaşamına hapsetti. Oysa bir çiçek veya bir tutam ot, bireyin iç dünyasında hâlâ çok farklı anlamlar taşır. İşte bu yüzden toplumsal belleği tazelemek adına kültürel hafıza kavramını yeniden tartışmak zorundayız. Nitekim Corbin, uzaklaştığımız ama asla kopamadığımız o dünyaya bugün farklı yollarla geri döndüğümüzü söyler. Zira insanoğlu, otlar üzerinden doğanın bizdeki derin yansımalarını bugün yeniden yakalamaya çalışmaktadır. Böylece modern şehir insanı, toprakla kurduğu eski ve samimi bağı yeşil alanlarda tekrar canlandırmaktadır.

Alain Corbin ile Kültürel Hafıza ve Tabiata Dönüş Sırrı

“Başlangıçta otlar vardı…” Toprağa eğilip otlar âlemini izlerseniz, size dünyanın insandan önceki hikâyesini anlatırlar. Üstelik ardından olup biten tüm insani serüvenleri de fısıldarlar. Dolayısıyla yeşil dünya, alabildiğine çeşitli duygulanışlar ve deneyimler barındıran zengin bir kültürel hafıza alanıdır.

Alain Corbin bu hikâyenin farklı anlarını şairler, yazarlar ve ressamlar üzerinden aktarıyor. Kısacası o esrarengiz dünyayla temas kuranların ruh hallerini önümüze seriyor. Sonuç olarak unutmamak gerekir ki önce otlar vardı, sonra da otlar olacak.

Doğu Batı’dan Yeni Kitap: TAZE OTLAR ÜZERİNE
Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi
Çeviren: Özcan Doğan

Doğu Batı’dan Yeni Kitap: TAZE OTLAR ÜZERİNE

Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi

Çeviren: Özcan Doğan

https://www.dogubati.com/taze-otlar-uzerine

#tarih #mikrotarih #history #alaincorbin #edebiyat #şiir #çevre #flora #iklimbilim #annalesokulu

Osmanlı Belgelerinde Düzce Kazası ve Göç Tarihi

Yazarlar kent tarihi kaleme alırken, yerleşimin coğrafyasını ve iktisadi durumunu dikkatle ele almalıdır. Nitekim araştırmacılar; bölgenin siyasal durumunu, kültürel kimliğini ve toplumsal yapısını da titizlikle incelemelidir. İşte titiz bir çalışmayla raflara çıkan sekizinci kitabımız, Düzce kazası ve çevresinin bu zengin geçmişini belgelerle önümüze seriyor. Çünkü mahalleler, hanlar, hamamlar ve ticaret hayatı kentin kimliğini doğrudan oluşturur.

Maddenin Gerisindeki Dünya ve Düzce Kazası

Ekonomik yaşamla ilgili unsurlar, sadece mal ve eşya yığınlarından ibaret değildir. Dolayısıyla bu yapılar, basit bir madde dünyası sunmazlar. Bilakis, bütün bu ekonomik birikimin gerisinde kendine özgü tavırlarıyla insan gerçeği vardır. Yazar, bu çalışmada maddi unsurların arkasındaki gizli insan hikayelerini aramaktadır.

Ayrıca kitap, Düzce bölgesine yapılan tarihi muhacir göçlerini kapsamlı şekilde inceliyor. Araştırma, Osmanlı arşiv vesikalarının güçlü ışığı altında şekillenmektedir. Bunun yanı sıra modern dünyada şehir tarihinin önemi, sadece geçmiş kronolojileri kaydetmekle sınırlı kalmaz. Aksine yerel tarih çalışmaları, mekânın ruhunu ve toplumsal kimliğin evrimini anlamamızı doğrudan sağlar. Bir kentin göçlerle, ticaretle ve mimariyle şekillenen hafızası, bugünün kültürel dokusuna da yön verir. Dolayısıyla arşiv belgeleri üzerinden bir kazanın geçmişine bakmak, kolektif belleği canlı tutan en köklü bilimsel yöntemdir. Üstelik yerel tarih çalışmalarının sosyolojik boyutlarını tam anlamak için, bir diğer makalemiz olan Çorum ve Kıbrıs Tarihi Üzerine Yeni Bir Eser başlıklı kitap tanıtımımızı da inceleyebilirsiniz. Çünkü mekân hafızası geçmişin izlerini korur.

osmanli-belgelerinde-duzce-kazasi-ve-muhacir-gocleri-kitabi

Fikirleriyle Sonsuza Kadar Payidar: Mustafa Kemal Atatürk’ü Anlamak

Evrensel Bir Gerçeğin İfadesi

Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamak aslında hiç zor değildir. Çünkü onun bedenen aramızdan ayrılışını kabullenmek, fikirlerini öğrenip hayata tatbik etmekle mümkündür. Üstelik bu yaklaşım öznel bir iddia değil, evrensel bir gerçektir. Nitekim yabancı devlet adamları da bu gerçeği açıkça tespit etmiştir.

Örneğin, ABD Başkanı John Kennedy onun hür bir Türkiye doğurduğunu belirtmiştir. Ayrıca General Mc. Arthur, Atatürk’ü çağımızın en büyük lideri saymaktadır. Bununla birlikte Fransa Cumhurbaşkanı Albert Lebrun, kurulan laik cumhuriyetin derin izler bıraktığını vurgulamıştır. Benzer şekilde Fransa Başbakanı Briand da bu modernleşmeyi olağanüstü bir mucize olarak görür.

Uçurumun Kenarından Doğan İnanç

Diğer taraftan İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Atatürk’ün ölümünü tüm Avrupa için büyük bir kayıp saymıştır. Zira düşmanlarının bile saygı duyduğu bu lider, ülkeyi uçurumun kenarından almıştır. Kısacası Atatürk, İstanbul’da yakılan bağımsızlık ateşini Anadolu’ya taşıyan gerçek önderdir. Böylece yokluk içindeki bir milleti, mavi gözleriyle yaktığı inançla yeniden ayağa kaldırmıştır.

Ancak o, kongrelerde yaşanan tüm zorluklara rağmen bağımsızlık fikrinden asla vazgeçmemiştir. Hatta “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyerek milletiyle omuz omuza bir destan yazmıştır. Sonuç olarak o, 20. yüzyılın en görkemli şaheseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarıdır. Dahası bu büyük eserin koruyuculuğunu ise Nutuk’ta Türk gençliğine emanet etmiştir.

En Büyük Miras: Akıl ve Bilim

Bilindiği gibi Atatürk, kendisinden sonraki nesillere tek bir manevi miras bırakmıştır. Şüphesiz bu kutsal miras, sadece akıl, bilim ve fendir. Yani bu sözleriyle gençliğe, aklınızı kullanarak gelecek için planlar yapın demek istemiştir. Dolayısıyla temel hedef, ülkeyi daima çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmaktır.

Aslında onun hayatı, tamamen milletine adanmış cepheler ve kitaplar arasında geçmiştir. Öyle ki bugün Anıtkabir arşivindeki 6000’e yakın kitabı notlar alarak okuduğu bilinmektedir. Bu bağlamda demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve kadın-erkek eşitliği için durmaksızın mücadele etmiştir. Demek ki devletin temellerini, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu esasıyla atmıştır.

Doğaya Saygı ve Çağdaş Vizyon

Özetle o, bu coğrafyadaki her detayın hesabını yapan vizyoner bir dehadır. Mesela Atatürk Orman Çiftliği’nin kuruluşundan, ağaç kesilmesin diye yürütülen köşke kadar bu durum görülür. Buna ek olarak “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir” diyerek fikirlerinin önemini vurgulamıştır. Zaten bu fikirleri hissetmek, şanlı geçmişimize karşı en büyük namus borcumuzdur.

Nihayetinde “Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır, fakat cumhuriyet ilelebet payidar kalacaktır” demiştir. Öyleyse bu güvenceye layık olmak için çok çalışmak ve mücadele etmek gerekir. Çünkü cumhuriyetin temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür. Sonuçta onun aydınlık yarınlar için gösterdiği hedefe hiç yorulmadan sonsuza kadar yürüyeceğiz.

Yoktan Var Edilen Bir Devlet: Milli Egemenlik Destanı

Amasya’dan Yükselen İstiklal Çağrısı

Milli Mücadelenin hazırlık safhasında bağımsızlık arzusuyla ilk olarak Amasya’da bir araya gelinmiştir. Nitekim burada kabul edilen tarihi genelgede vatanın bütünlüğü ve milletin istiklalinin tehlikede olduğu açıkça belirtilmiştir. Üstelik İstanbul Hükümetinin üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getiremediği tüm dünyaya ilan edilmiştir. Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararının kurtaracağı esası bir temel ilke olarak kabul edilmiştir.

Zira milletin içinde bulunduğu şartlara göre haklarını cihana işittirmesi hayati bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu bağlamda her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı fikri kesin olarak benimsenmiştir. Yani bu tamim, Türk milletinin egemenliği eline alması için yapılan açık bir ihtilal çağrısıdır. Dolayısıyla halk, hem işgalci devletlere hem de onlarla işbirliği yapan İstanbul hükümetine karşı ayaklanmaya davet edilmiştir.

tbmm-acilisi-ve-milli-egemenlik-destani-tarihi

Erzurum ve Sivas Kongrelerinin Programı

Diğer taraftan Erzurum Kongresi’nde, Osmanlı Hükümeti’nin iş yapamaz duruma gelmesi halinde milletin topyekûn direneceği açıklanmıştır. Ayrıca İstanbul Hükümeti yetersiz kalırsa gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümetin kurulacağı esası getirilmiştir. Şüphesiz Kuva-yı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak kongrenin temel prensibidir. Bununla birlikte manda ve himaye reddedilerek tam bağımsızlık fikri tavizsiz şekilde vurgulanmıştır.

Benzer şekilde Sivas Kongresi, Amasya’da geçen “milli kongre” ifadesini ve tüm ümitleri tek bir noktada birleştirmektir. Öyle ki Erzurum’daki “Heyet-i Temsiliye Doğu Anadolu’yu temsil eder” kaydı, Sivas’ta “tüm vatanı temsil eder” şeklinde değiştirilmiştir. Fakat İtilaf Devletleri İstanbul’u işgal ederek milletin mücadele azmini kırabileceklerini zannetmişlerdir. Buna karşın Mustafa Kemal, Türk milletinin tarihinde yeni bir dönemi başlatacak stratejik hamleleri süratle uygulamıştır.

Ankara’da Olağanüstü Meclis Hazırlığı

Nitekim Mustafa Kemal, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek bağımsızlık uğrunda hiçbir fedakarlıktan kaçınılmayacağını netçe vurgulamıştır. Zaten Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti, uşak muamelesine tahammül edemeyeceğini tüm cihana kesin olarak duyurmuştur. Bu amaçla 19 Mart 1920’de gönderilen tamim ile olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması istenmiştir. Hatta dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri de çeşitli yollardan Ankara’ya gelmeye başlamıştır.

Ancak Damat Ferit, dördüncü kez sadrazam atanarak Ankara’da meclisin toplanmasını engellemek için isyanları kışkırtmıştır. Bu yüzden Mustafa Kemal, bir yandan meclis hazırlığı yaparken diğer yandan Bolu, Düzce ve Beypazarı ayaklanmalarını söndürmüştür. Milli Mücadele Döneminde Bolu İsyan Günleri konulu makalemizden iç isyanların perde arkasını okuyabilirsiniz.

Üstelik Ankara’da meclisin toplanabileceği büyüklükte hazır bir bina dahi bulunmamaktaydı. Sonuç olarak İttihat ve Terakki Kulübü olarak başlanan eksik bina, halkın katkılarıyla tamamlanarak meclis haline getirilmiştir.

23 Nisan 1920: Cumhuriyetin Doğum Günü

Nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisi, milli ve dini unsurların ağırlıkta olduğu bir programla 23 Nisan 1920’de açılmıştır. Öyle ki Sinop Milletvekili Şerif Bey, milletin iç ve dış tam istiklalini üstlendiğini dünyaya ilan ederek meclisi açmıştır. Ertesi gün Mustafa Kemal, meclisin tamamen milli bir siyaset takip etmesi gerektiğini belirten uzun bir söylev vermiştir. Demek ki meclisin ilk işi, içteki tüm muhalefete rağmen ihtiyatla bir hükümet teşkil etmek olmuştur.

Aslında açılan meclis içerisindeki üyelerin her biri eşsiz ve devasa birer fedakarlık örneğidir. Mesela Batum milletvekili Ahmet Fevzi, halktan topladığı 75 lira ile Samsun’a sekiz günde gelebilmiş ve oradan at arabasıyla Ankara’ya ulaşmıştır. Dahası mecliste ışık olmadığı için uzun süre mum ve gaz lambası ışığında tarihi kararlar alınmıştır. Kısacası sekiz ay maaş alamayan milletvekilleri, bir yıl sonra bütçe açığını kapatmak için maaşlarının yüzde yirmisini devlete iade etmişlerdir.

Kurumları ve Kurallarıyla Yeni Devlet

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, kural ve kurumlarıyla yepyeni bir devlet yapısını temsil eder. Atatürk ‘ün özgün anlatımıyla bu yapı, temeli tamamen kültür olan en büyük Türk devrimidir. Buna ek olarak Namık Kemal ‘in şiirlerinde bir ideal olarak yinelenen vatan kavramı bu dönemde somutlaşmıştır. Öyle ki sınırları Lozan Barış Antlaşması’yla kesinleşen yurt, büyük mücadeleler sonunda millete kazandırılmıştır.

Zira eski dönemde Türk adının yadsındığı çok dilli ve çok dinli karmaşık bir yapı mevcuttu. Cumhuriyet, uygarlıkları dışlayan bu koyu karanlıktan sıyrılarak aydınlanmaya doğru sonsuzluğa yelken açmıştır. Bununla birlikte Kurtuluş Savaşı yıllarına kadar Türkiye’nin ilk ulusal bayramı, İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz günüydü. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan büyük sorunlar nedeniyle bu tarih umutları karşılayamaz olmuştur.

Resmi Bayramın Değişimi ve Meclis

Nitekim Mütareke İstanbulu’nda 23 Temmuz resmen kutlanıyordu fakat yeni altüst oluşlar farklı bayramları zorunlu kılmıştır. Öyleyse 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, 1921’de resmi bayram kabul edilmiştir. Böylece Türkiye’nin tek ve gerçek resmi bayramı kökten bir değişim göstermiştir. Dolayısıyla gelip dayandığımız nokta, bu tarihi kararın önemi üzerinde yeniden düşünmemizi gerektirir.

Genellikle 23 Nisan, millet egemenliğinin somut olarak gerçekleştiği gün biçiminde kabul görmektedir. Ancak o günkü zorlu koşullarda bu kavram, emperyalist egemenliği reddeden bir ulusal bağımsızlık demekti. Çünkü ulusal egemenlik anlayışı, emperyalizmin sömürgeci hedefleriyle her zaman doğrudan çatışır. Mesela Erzurum Kongresi kararlarında da milli irade unsuru, özellikle yurdun bütünlüğü için istenmektedir.

Emperyalizm Karşıtlığı ve Milli İrade

Şüphesiz milli iradeye verilen hayati önem, meşru bir kurtuluş nedenine dayanmaktadır. Öyle ki Damat Ferit Hükümeti, bu noktada büyük bir zafiyet göstererek milli iradeyi yansıtmamıştır. Buna karşılık TBMM, vatanı savunma kararlılığıyla milli iredenin tek belirme yeri haline gelmiştir. Yani ulusal egemenlik, padişahlık karşıtlığından ziyade emperyalizm karşıtlığının en gür ifadesidir.

Aslında bir ulus kendi kendini yönetme iradesi gösteremezse onu dış güçler yönetecektir. Türkler, mutlakiyet yönetiminden meşrutiyet adımlarıyla kurtularak meclis iradesini yavaş yavaş tanımıştır. Nitekim İstanbul’da toplanan son Mebuslar Meclisi, tarihi Misakı Milli’yi ilan ederek yurtsever bir duruş sergilemiştir. Fakat bu meclis, İngilizler tarafından basılarak zorla dağıtılmıştır.

Amasya Genelgesi’nden Teşkilâtı Esasiye’ye

Sonuçta Mustafa Kemal Paşa ‘nın tarihi çağrısı üzerine meclis, Ankara’da toplanmıştır. Bu adım, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan yolda en büyük viraj olmuştur. Dahası egemenliğin asla verilemeyeceğini, ancak alınacağını vurgulayan Atatürk, bu anlayışı meclis çatısı altında kurumlaştırmıştır. Zaten Amasya Genelgesi’ndeki o meşhur ilke, 23 Nisan’da nihayet asıl amacına ulaşmıştır.

Böylece ulusun istenciyle yürürlüğe konulan yasalar, meşru kaynağına tam anlamıyla kavuşmuştur. Esasen Cumhuriyet 23 Nisan 1920’de fiilen kurulmuş, adı ise 29 Ekim 1923’te konulmuştur. Öyle ki Atatürk, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nu kazandırarak ulusal egemenliği adeta bayraklaştırmıştır. Demek ki bu anayasa, egemenliğin bağsız ve koşulsuz olarak ulusa ait olduğunu net şekilde ilan eder.

Kaybedilemeyecek İstiklal ve Sorumluluk

Ayrıca Atatürk, 1923 yılında hürriyeti kaybetme korkusunu ve istiklalin derin manasını tüm cihana haykırmıştır. Ona göre bu özgürlüğün bir küçük kısmını sakat etmektense hepsini feda etmek evladır. Bu anlamlı kurallar, ulusun bağımsızlığını yine ulusun kararının kurtaracağına dair inancın yaşama geçişidir. Hatta komutanlığında “Padişahım çok yaşa!” denilmesini yasaklaması, onun vizyoner anlayışını gösterir.

Nihayetinde Cumhuriyet; 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında değişmez bir devlet biçimi olarak benimsenmiştir. Zaten Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk ulusu denir” sözüyle tarihsel bir gerçeği vurgulamıştır. Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk; partizanlıktan ve tembellikten kurtulup ahlak, adalet ve bilimle cumhuriyetin özünü korumaktır.

Emperyalist Sistemden Esaslı Bir Kopuş

Özetle 23 Nisan, Türkiye’de millet egemenliğinin ve yurtseverliğin en gür ifadesidir. Bununla birlikte bu tarihi gün, emperyalist sistemden esaslı bir kopuşun asıl adıdır. Zira Türkiye halkı bu büyük kopuşu göze aldığı için bağımsızlığına kavuşabilmiştir. Böylece küllerinden yeniden doğarak çağdaş ve uygar bir devlet kurmayı başarmıştır.

Dolayısıyla ulusça kurtuluşumuz, 23 Nisan’ın derin anlamını zihinlerde yeniden kavramamıza doğrudan bağlıdır. Esasen tam bağımsızlık fikrini savunan gerçek “Kuvayı Milliyecilik” de bundan başka bir şey değildir. Bu bağlamda cumhuriyetin temel kurumu olan yasama organının, amacına uygun bir çizgiye gelmesini diliyoruz. Nitekim ulusal egemenliği Türk ulusu adına kullanan TBMM’nin, Atatürk’ün meclisi olduğu asla unutulmamalıdır.

Karakterimiz Olan Hürriyet ve İstiklal

Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk, 22 Nisan 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde sarsıcı fikirlerini açıkça ifade etmiştir. Yani o, “Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir” diyerek bağımsızlık duruşunu netçe ortaya koymuştur. Ayrıca kendisinin, atalarının en kıymetli mirası olan istiklal aşkı ile yaratılmış bir adam olduğunu vurgulamıştır. Şüphesiz onun çocukluğundan itibaren hayatının her safhasını tanıyanlar bu asil aşkı yakından bilmektedir.

Çünkü ona göre bir millette şerefin, haysiyetin ve namusun var olması, hürriyete sahip olmakla mümkündür. Buna ek olarak insanlığın devam etmesi, mutlak surette o milletin istiklalini elinde tutması şartına bağlıdır. Kısacası ulu önder, bu niteliklerin kendisinde var olabilmesi için milletinin de aynı değerlerle donanmasını esas bilmiştir. Sonuç olarak hürriyet ve istiklal, bu vatanda sonsuza dek sahip olmamız gereken en değerli kavramlarımızdır.

Arayıştan Geleceğe: Cumhuriyetin Sosyal Kazanımları

arayistan-gelecege-cumhuriyetin-sosyal-kazanimlari-ve-analizi

Genç Rejimin Tarihsel Kökleri

Halkın yönetime katıldığı bir rejimin bir anda var olamayacağı gayet açıktır. Nitekim ülkemizde 29 Ekim öncesinde de Meşrutiyet gibi rejim denemeleri olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın önder kadrosu, milli iradeyi savunarak iktidar mücadelesini kazanmıştır. İşte bu köklü dönüşüm, Cumhuriyetin sosyal kazanımları sürecini başlatan asıl temel güçtür. Çünkü laik, sosyal ve hukuk devleti ilkeleri toplumsal yapıyı doğrudan güçlendirmiştir.

Zira ülkemizde 29 Ekim öncesinde de Cumhuriyet sistemine yaklaşan rejim denemeleri olmuştur. Mesela çok uluslu Osmanlı’nın Meşrutiyet idareleri, beraberinde halkların egemenliğini de getirmişti. Böylece halkın reyine başvurmadan yöneten padişahın yetkileri, zamanla giderek sınırlandırılmıştır. Sonuçta Kurtuluş Savaşı’nın önder kadrosu, milli iradenin hakimiyetini savunarak iktidar mücadelesini kazanmıştır.

Cumhuriyet İnkılabının Siyasal Yönü

Aslında Cumhuriyet idaresini kuran kadro, hürriyet atmosferinde ve pek çok acı içerisinde yetişmişti. Dolayısıyla saltanatın en sancılı günlerini yaşayan bu ekibin, cumhuriyet sistemine geçmesi gayet doğaldır. Fakat genel kabulün aksine, Mustafa Kemal’in hayatı sürekli yeni sistemleri denemekle ve arayışla geçti. Öyle ki saltanatın kaldırılışı ve öğretim birliği, Türk inkılabının siyasal yönünü netçe açıklıyordu.

Çünkü bu adımlarla sadece mutlak monarşi değil, dinsel devlet yapısı da tamamen yıkılıyordu. Bunun yerine laik temellere dayalı yepyeni ve dinamik bir Cumhuriyet rejimi yükseliyordu. Nitekim Afet İnan, Atatürk’ün başarısının kaynağını bilgi, bilim, vatan ve millet sevgisi şeklinde yorumlar. Ayrıca Dietrich Gronau da bu başarının ardında sezgi gücü, dikkat ve hazırlık olduğunu söyler.

Kurumsal Sıkıntılar ve Kamplaşma

Diğer taraftan anayasanın değiştirilemeyen ilk üç maddesi, Cumhuriyetin asıl temel kazanımlarını oluşturur. Bilhassa laiklik ilkesi, son zamanlarda sanki Cumhuriyetin tek kazanımıymış gibi ifade edilmektedir. Oysaki uygulamada yaşanan sıkıntılar ve irtica korkusu, laikliğin zamanla katılaşmasına sebep olmuştur. Demek ki bu kavram, yöneticileri ve toplumu laik-demokrat şeklinde kamplaştıran bir unsura dönüşmektedir.

Benzer şekilde sosyal devlet ve hukuk devleti ilkelerinde de durum oldukça vahimdir. Çünkü halkçılığın ifadesi olan sosyal devlet yerine, bugün vatandaşını dışlayan bir anlayış gelişmektedir. Üstelik kişi başına düşen milli gelirin düşüklüğü, Cumhuriyetin ekonomik kazanımlarını unutturur cinstendir. Kısacası mevcut anayasadan duyulan memnuniyetsizlik ve yargı-siyaset ilişkileri, hukuk devleti kazanımını her an hırpalamaktadır.

Bağımsızlık Olgusu ve Avrupa Birliği

Öte yandan bağımsız olma ülküsü, Türk milletinin öteden beri vazgeçilmez karakteridir. Ancak ülkemizin modernleşme adımlarıyla Batıya yönelmesi, bağımsızlık kavramını bugün ciddi şekilde sorgulatır. Üstelik bu sürece Avrupa Birliği (AB) ve küresel ilişkileri de katarsak, cümlelerimizi daha dikkatli kurmalıyız. Çünkü AB uyum süreçleri, egemenlik haklarının bir kısmının paylaşılmasını doğrudan zorunlu kılar.

Dolayısıyla bireyselleşen ve zenginleşen modern toplumda, bağımsızlık olgusunu yeniden düşünmek ve tarif etmek zaruridir. Zira küresel ekonomik hedefler ve ABD’nin bölgedeki baskıcı yaklaşımı, tam bağımsızlık fikrini zedelemektedir. Hatta Cumhuriyetin en önemli kazanımı olan ulus devlet yapısı da gelecek vaat etmiyor. Öyle ki Türkiye, etnik temelli derin toplumsal ayrışmalara doğru hızla sürüklenmektedir.

Ulus Devlet İlkesi ve Kırılmalar

Bu bağlamda Kürtler arasındaki etnik mesele, ülkemizdeki en geniş ve derin kırılmayı oluşturur. Şüphesiz zihinsel olarak yaşanan bir Türk-Kürt ayrılığı, ulus devlet ilkesini sekteye uğratmaya devam ediyor. Zira bir grup Kürt milliyetçisi, Türk bayrağını ve resmi dili kabullenmeye yanaşmıyor. Bu durumda Cumhuriyet ideallerinin, ülkenin bilhassa Doğu’sunda tam olarak tutmadığını söylemek abartı sayılmaz.

Özetle bugün kazanım dediğimiz değerler, çeşitli siyasi sebeplerle hırpalanmış ve adeta içi boşaltılmıştır. Bunda devleti kuranlar dahil olmak üzere, 7’den 70’e herkesin çok büyük sorumluluğu vardır. Yani Cumhuriyet halkın rejimi ise, tüm kazanımları da doğrudan halka dönük olmak zorundadır. Fakat fikir hürriyetinin övüldüğü bu ülkede, ne yazık ki farklı düşüncelere saygı gösterilmemektedir.

Özüne Dönüş ve Tarihi Mesuliyet

Nihayetinde Cumhuriyetin kazanımları, anayasada kayıt altına alınmaktan öte hayata tam olarak geçirilememiştir. Oysaki bu rejim, bizlerden her zaman vicdanı hür, irfanı hür yeni nesiller ister. Prof. Anıl Çeçen ‘in belirttiği gibi, Atatürk’ün dünya görüşü özgürlükçü ve tam bağımsızlıkçı bir karakter taşır. Prof. Dankwart Rustow da Kemalist orduların din yerine vatan ve millet uğruna dövüştüğünü açıkça yazar.

Zaten ulu önder, devlet yönetimini cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde toplamaya çalıştıklarını belirtmiştir. Sonuçta Cumhuriyet, Türk ulusunun sosyolojik yapısına en uygun olan tek yönetim biçimidir. Öyleyse köktendincilik ve etnik bölücülükle gölgelenen rejimimizi, akıl ve bilimle özüne kavuşturmak hepimizin sorumluluğundadır. Kuvayı Milliye ruhuyla partizanlıktan kurtulmalı, ahlak ve adaletle yaraşır olduğumuz yüksek düzeye mutlaka gelmeliyiz.

Atatürk’ün Sanat Vizyonu: Bir Ulusun Hayat Damarları ve Kültür Devrimi

Mustafa Kemal Atatürk yalnızca bir askeri deha veya güçlü bir devlet adamı değildir. Toplumu kökten dönüştüren vizyoner bir kültür devrimcisiydi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa ederken modernleşmeyi sadece ekonomik, hukuki ve siyasi adımlardan ibaret görmedi.

Atatürk, Güzel sanatlarda ilerleyen, özgün eserler veren milletlerin çağdaş medeniyetler arasında yer sahibi olacağını bilmekteydi. Atatürk, geliştirdiği sanat vizyonuyla Türk İnkılabı’nın en önemli tamamlayıcı unsurlarını ve hayati merhalelerini bizzat şekillendirdi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sergide tabloları incelerken

Harbiye Yıllarından Çankaya’ya Sanata Adanmış Bir Ömür

Pek çok insan Mustafa Kemal’in sanata olan ilgisinin sadece devlet başkanlığı döneminde başladığını düşünür. Oysaki Lord Kinross’un tarihi biyografisinde aktardığı bir anekdot, bu tutkunun öğrencilik yıllarına dayandığını açıkça kanıtlamaktadır. Atatürk, gençlik yıllarında dostu Ali Fuad (Cebesoy) ile Büyükada’da dinlenirken şu samimi itirafta bulunur:

“Fuad, eğer matematiğin üzerinde durduğum kadar şiir ve resim üzerinde de dursaydım, Harbiye’de dört duvar arasında kapanıp kalmazdım. Mehtaplı gecede okuldan kaçıp buraya gelir ve şiir yazardım. Sabahleyin ortalık aydınlanır aydınlanmaz da resim yapmaya başlardım.”

İşte bu köklü bireysel estetik anlayışı ilerleyen yıllarda koskoca bir devletin kültür politikasını şekillendirdi.

Bu güçlü anlayış zamanla devletin kültür politikasını şekillendiren temel itici güç haline geldi.

Kopyacılıktan Özgünlüğe: Türk Sanatının Doğuşu

Osmanlı’nın gerileme dönemindeki teokratik yapı birçok sanat dalının ihmal edilmesine yol açmıştı.

Avrupa Rönesans ile dev adımlar atarken Osmanlı bu büyük gelişmelere ayak uyduramadı. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu makus talih tamamen tersine döndü.

bu doğrultuda 1932’de açılan Halkevleri, devrimleri halka yayarak Anadolu’da milli bir sanat tarzı geliştirdi.

Yeni devlet, Batı’yı kopyalamak yerine doğrudan halktan ve milli tarihten esinlenen bir yapı kurdu.

Atatürk ise bu yerli özü Batı’nın çağdaş teknikleriyle işlemeyi temel hedef olarak belirledi.

Bu doğrultuda açılan Halkevleri devrimleri yayarak Anadolu’da milli sanat tarzını başarıyla geliştirdi.

“Sanatkar El Öpmez, Sanatkarın Eli Öpülür”

Atatürk sanatçıları sıradan çalışanlar olarak değil alnında ışığı ilk hisseden insanlar olarak görürdü.

Devlet tiyatrolarının henüz kurulmadığı o sancılı yıllarda İstanbul Şehir Tiyatrosu Ankara’da temsiller verir.

Atatürk, temsil sonrasında sanatçıları Çankaya Köşkü’nde ağırlamıştır. Ayrılık vakti geldiğinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in “Sanatçılar paşamın elini öperek veda etsin” teklifine karşı şu tarihi ve sarsıcı yanıtı verir:

“Hayır, sanatkar el öpmez; sanatkarın eli öpülür!”

Nitekim ünlü İngiliz edebiyatçısı Friedrich Schiller’in “Sanatlar, hürriyet tarafından emzirilince büyürler” sözünü doğrularcasına, cumhuriyet rejimi sanatı prangalayan tüm bağları kopardı. Atatürk, sanatçıların özgürce üretebilmesi için devlet erki bizzat görevlendirmiştir.

10. Yıl Nutku ve Sanatın Hayati Ölçütü

Atatürk, Cumhuriyet’in on yıllık muhasebesini yaptığı ve gelecek nesillere vizyon çizdiği o tarihi 10. Yıl Nutku’nda bile güzel sanatlara özel bir parantez açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin Türk kültürü olduğunu ilan ederken şu ifadeleri kullanmıştır:

“Türk milletinin tarihi vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek ortaya çıkarmak millî ülkümüzdür.”

Bununla birlikte, Atatürk’e göre bir toplumun modernleşme hızının en net ölçüsü müzikteki değişimi kavrayabilmesiydi. 1 Kasım 1934’teki TBMM açılış konuşmasında, yüzyıllarca gölgede kalmış Türk ulusal müziğinin modern müzik kurallarıyla işlenerek evrensel müzik arenasına taşınması gerektiğini özellikle vurguladı.

Kurumsallaşma Hamlesi ve Kopmayan Hayat Damarları

Atatürk eğitim bilim ve kültür devrimi olmadan hiçbir sanatsal atılımın kalıcı olamayacağını gördü.

Ankara’da bir Konservatuvar ve Temsil Akademisi kurulması için yasal ve kurumsal süreçleri başlattı.

Kamutay’ın sanata desteğinin ulusun medeni üretkenliğini büyük oranda artıracağını açıkça ilan etti.

Onun şu ölümsüz sözleri, sanatın bir lüks değil, biyolojik bir soluk alıp verme meselesi olduğunu tüm dünyaya ilan etmektedir:

“Bir millet ki resim yapmaz, heykel yapmaz, bilimin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur… Bir ulus sanattan ve sanatkardan yoksunsa tam bir hayata sahip olamaz. Böyle bir ulus bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve hastalıklı bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

Ankara Devlet Konservatuvarı

Aydınlık Yarınların Estetik Mirası

Güzel sanatlarda elde edilen başarı, Atatürk için bütün devrimlerin başarılı olduğunun su götürmez deliliydi. Türkiye’nin sanat dallarında bugün kazandığı büyük uluslararası başarılar asla tesadüfi bir durum değildir.

Bütün bu kazanımlar bilim ile sanatın estetik güzelliğini birleştiren Atatürk’ün vizyonuyla gerçekleşmiştir.

Açılan aydınlık cumhuriyet yolu sayesinde bugün bu çok somut ürünleri gururla görmekteyiz.

Verified by MonsterInsights